1,5°C eşiği aşılmak üzere!

UNEP’in yeni raporu, dünyanın önümüzdeki birkaç yıl içinde 1,5°C küresel ısınma eşiğini aşabileceğine işaret ediyor. 350 Türkiye Direktörü Efe Baysal, Akdeniz Havzası’nda kuraklık ve orman yangınlarının daha da ağırlaşabileceği uyarısında bulunuyor

10 Eylül 2026 - 09:51

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) yayımladığı “Aşımı Sınırlamak” (Limiting Overshoot) başlıklı rapor, dünyanın küresel sıcaklık artışında kritik eşik olarak kabul edilen 1,5°C seviyesini önümüzdeki birkaç yıl içinde aşabileceğini ortaya koyuyor. Rapora göre en iyimser senaryoda dahi küresel sıcaklık artışının 1,8°C seviyesine ulaşması beklenirken, diğer projeksiyonlar daha yüksek sıcaklık artışlarına işaret ediyor. UNEP raporu, 1,5°C’nin aşılmasının büyük buz tabakalarının istikrarsızlaşması, Amazon yağmur ormanlarının tahrip olması ve Atlantik Meridyenel Devir Daim Dolaşımı’nın (AMOC) bozulması gibi kritik eşiklerin tetiklenmesi riskini artırdığı uyarısında bulunuyor. Raporda, karbondioksit tutma teknolojilerinin de ancak fosil yakıt kaynaklı emisyonlarda hızlı ve kalıcı kesintilerle birlikte uygulanması halinde sıcaklıkların yeniden 1,5°C’nin altına indirilmesine katkı sağlayabileceği de belirtiliyor.

İklim değişikliğiyle mücadele için kampanyalar yürüten 350.org da rapora ilişkin yaptığı açıklamada, sıcaklık artışının geçici olarak 1,5°C’nin üzerine çıkmasının kaçınılmaz hale gelmesinin iklim mücadelesinin sona erdiği anlamına gelmediğini vurguladı. Kurum, sıcaklıkların ne kadar yükseleceğinin ve 1,5°C’nin üzerinde ne kadar süre kalınacağının bugün alınacak siyasi kararlarla belirleneceğine dikkat çekti. Bu değerlendirmeyi 350 Türkiye Direktörü Efe Baysal ile konuştuk.

“SADECE BİR İSTATİSTİK MESELESİ DEĞİL”
Baysal, UNEP raporunun fosil yakıt kullanımında ısrarın dünyayı nasıl bir noktaya taşıdığını açık biçimde ortaya koyduğunu belirterek, 1,5°C eşiğinin aşılmasının yalnızca bir sıcaklık verisi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi: “Sıcaklıklarda 1,5°C eşiğinin aşılması sadece bir istatistik meselesi değil. Küresel ölçekte bakacak olursak bu eşiğin aşılması; sıcak dalgaları, kuraklık, ani yağışlarla gelen seller gibi aşırı hava olaylarının sıklığının ve şiddetinin artması demek. Küresel ısınma arttıkça, iklim sistemindeki hassas dengelerin kaybolması ve geri döndürülmesi çok zor değişimleri tetikleyebilecek kritik eşiklerin aşılması ihtimali de yükseliyor. Biz halihazırda iklim krizinin etkilerini de çok net bir şekilde bugün yaşamaktayız. Ağustos 2026’da Nepal’de buzul ve kaya kütlesinin çökmesiyle başlayan büyük sel felaketi, Himalayalar gibi iklim değişikliğine son derece hassas bölgelerin karşı karşıya olduğu tehlikeyi bir kez daha gösterdi.”

Baysal’a göre Türkiye açısından tablo ise daha da yakıcı. Akdeniz Havzası’nın iklim krizinin etkilerinin yoğun hissedildiği bölgelerden biri olduğuna dikkat çeken Baysal, “Türkiye’nin içinde bulunduğu Akdeniz Havzası, iklim krizinin etkilerinin en yoğun hissedildiği bölgelerden biri. Türkiye açısından daha sıcak bir dünya; topraklarımızda daha uzun ve şiddetli kuraklıklar, artan su stresi, tarımsal üretimde kayıplar, daha yıkıcı kontrol edilemeyen orman yangınları ve kentlerde insan sağlığını tehdit eden sıcak dalgalarının daha sertleşmesi anlamına geliyor.” dedi.

GELECEĞİMİZİ ETKİLEYECEK 
“Daha sıcak bir dünya öncelikle temel ihtiyaçlarımızı etkiliyor.” diyen Baysal şu değerlendirmelerde bulundu: “Kuraklık, aşırı sıcaklar ve düzensiz yağışlar tarımsal üretimi zorlaştırıyor; ürün kayıpları arttıkça gıda fiyatları üzerindeki baskı da büyüyor. Su kaynaklarının azalması ise yalnızca içme suyuna erişimi değil, tarımı, enerji üretimini ve geçim kaynaklarını da etkiliyor.”

Baysal, özellikle açık havada çalışanların artan sıcaklıklara karşı daha kırılgan hale geldiğini, kentlerdeki ısı adası etkisinin de sıcak dalgalarının etkisini artırdığını söyledi. Ancak iklim krizinin yükünün toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmadığını da vurguladı: “İklim krizinin etkileri herkesi eşit biçimde etkilemiyor. Krize tarihsel olarak en az katkıda bulunan düşük gelirli ülkeler ve topluluklar, çoğu zaman sonuçlarıyla mücadele etmek için en az kaynağa sahip olanlar. Aynı eşitsizlik ülkelerin ve kentlerin içinde de görülüyor. İyi yalıtılmış ve serinletilebilen bir evde yaşayan biriyle aşırı sıcakta açık havada çalışmak zorunda olan biri,  kuraklık karşısında farklı gelir kaynaklarına sahip büyük bir işletmeyle geçimini toprağından sağlayan küçük üretici aynı ölçüde korunmuyor. Çocuklar, yaşlılar ve ekonomik olarak halihazırda dezavantajlı durumda olanlar da iklim etkileri karşısında daha kırılgan hale geliyor. Dolayısıyla her ek sıcaklık artışı yalnızca çevresel bir risk değil, aynı zamanda bir adalet meselesi.”

“1,5°C’NİN ALTINA DÖNMEK MÜMKÜN”
UNEP raporunun dikkat çektiği bir diğer nokta ise 1,5°C eşiğinin geçici olarak aşılması halinde sıcaklıkların yeniden bu seviyenin altına çekilebilmesi. Baysal, bunun mümkün olduğunu ancak zaman kaybetmeden ve kalıcı biçimde emisyonların azaltılması gerektiğini söyledi: “1,5°C eşiğinin geçici olarak aşılması, yani ‘overshoot’, giderek daha büyük bir risk haline gelse de sıcaklıkların bu seviyenin altına indirilmesi mümkün. Ancak bunun için emisyonların çok hızlı ve kalıcı biçimde azaltılması gerekiyor. Bu da iklim krizinin baş faili fosil yakıtları yani kömür, petrol ve gaz kullanımını hızla bırakmamız gerektiği anlamına geliyor. Fakat burada kritik nokta şu: 1,5°C’nin üzerinde ne kadar uzun süre kalırsak, geri döndürülemez kayıp ve hasar riski o kadar büyüyor. Bazı ekosistemler ve topluluklar açısından, sıcaklık daha sonra düşse bile yaşanan kayıpları geri getirmek mümkün olmayacaktır.”

Baysal, Türkiye’nin önündeki en önemli fırsatlardan birinin ise bu yıl Antalya’da düzenlenecek COP31 olduğunu belirtti. Türkiye’nin Avustralya ile birlikte zirveye eş başkanlık yapacağını hatırlatan Baysal, şunları söyledi: “Türkiye, COP31’i fosil yakıtlardan adil ve hızlı bir çıkış için küresel işbirliğini güçlendiren bir dönüm noktasına çevirebilir. Bunun için de önce kendi politikalarıyla dünyaya güçlü ve inandırıcı bir mesaj vermeli. Yeni kömür yatırımlarından vazgeçmek, mevcut kömürlü termik santraller için adil ve planlı bir çıkış takvimi ortaya koymak ve yenilenebilir enerjiye dayalı adil bir dönüşümü hızlandırmak bunun önemli adımları olabilir. Fosil yakıt çağını geride bırakmak mümkün ve bunun için harekete geçme zamanı şimdi.”


ARŞİV