İklim değişikliğiyle mücadelede en önemli küresel platformlardan biri olan Taraflar Konferansı’nın (COP) 31’incisi 9-20 Kasım tarihleri arasında Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenlenecek. İklim Ağı’nın COP31’e ilişkin açıklamasında, bu sürecin Türkiye için “tarihi bir fırsat” olduğu vurgulanırken, mevcut iklim ve enerji politikalarının krizin gerektirdiği aciliyeti yansıtmadığı belirtildi. İklim Ağı üyesi Yeşil Düşünce Derneği Proje Koordinatörü Özge Doruk ile COP31 sürecini, Türkiye’nin hazırlığını ve iklim politikalarını konuştuk.
“İKLİM POLİTİKASINDA NETLİK YOK”
COP31’in Türkiye için önemli bir fırsat sunduğunu belirten Doruk’a göre bu süreç, yalnızca bir uluslararası toplantıya ev sahipliği yapmanın ötesinde, ülkenin iklim politikasını ve enerji tercihlerinin yönünü yeniden tanımlama imkânı taşıyor. Ancak Doruk, mevcut tabloya ilişkin değerlendirmesinde Türkiye’nin bu fırsata henüz hazır görünmediğini şu sözlerle ifade etti:
“Türkiye için COP31 önemli bir fırsat. Çünkü bu süreç, yalnızca büyük bir uluslararası toplantıya ev sahipliği yapmak değil; ülkenin iklim politikasını, enerji tercihlerinin yönünü ve karar alma biçimini yeniden tanımlama imkânı sunuyor. Bununla beraber, Türkiye şu an bu fırsata siyasi irade ve politika tutarlılığı açısından hazır görünmüyor. Ev sahipliği var, fakat bunun gerçek bir iklim liderliğine dönüşmesi için gereken içeriğin henüz olmadığını düşünüyoruz. İklim Ağı’nın da altını çizdiği gibi, mevcut iklim ve enerji politikaları krizin gerektirdiği aciliyeti yansıtmıyor; 2035 hedefi emisyonları mutlak olarak düşürmek yerine artışın süreceğini gösteriyor.”
Doruk’a göre Türkiye COP31’e diplomatik olarak hazırlanıyor olsa da iklim politikası bakımından aynı netlik söz konusu değil. Doruk bu durumu şöyle değerlendirdi: “Yeni kömür yatırımlarını dışlayan bağlayıcı bir karar yok, kömürden çıkış takvimi yok, iklim yönetişiminde sivil toplumun ve yerel aktörlerin anlamlı katılımını güvence altına alan kalıcı mekanizmalar yok. Dahası, önemli doğa alanlarını madencilik ve enerji projelerine açan yaklaşım da sürüyor. Bu tablo, ‘hazır değiliz ama hazır olmak için hâlâ zaman var’ demeyi daha doğru kılıyor.”
KÖMÜRDEN ÇIKIŞ!
Kömürden çıkış tartışmalarında mevcut yaklaşımın yetersiz olduğunu belirten Doruk’a göre Türkiye’nin artık soyut bir “enerji dönüşümü” söyleminden çıkması gerekiyor. Doruk, bu konuda atılması gereken adımları şu sözlerle sıraladı: “Burada soyut bir ‘enerji dönüşümü’ dilinden çıkmak gerekiyor. Türkiye’nin kömürden çıkışı için ilk şart, yeni kömürlü termik santral ve kömür madeni projelerinin tamamına net bir son verilmesi. İklim Ağı’nın ‘kömürü zirvede bırakmak’ vurgusu tam da bu nedenle önemli: artık kömürde büyüme değil, planlı geri çekilme dönemi başlamalı.”
Doruk’a göre kömürden çıkış yalnızca teknik bir enerji meselesi değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşüm süreci. Bu nedenle ikinci adımın adil dönüşüm programı olması gerektiğini belirten Doruk, şunları söyledi: “Belirli bir takvime bağlı adil dönüşüm programı açıklanmalı. Bu sadece santralleri kapatma meselesi değil; kömür bölgelerindeki işçilerin, yerel ekonomilerin ve hanelerin nasıl korunacağı da belirlenmeli. İstihdam kaybını telafi edecek yeni iş alanları, yeniden beceri kazandırma programları, sosyal koruma araçları ve yerel kalkınma planları olmadan kömürden çıkış toplumsal meşruiyet kazanmaz. Türkiye’nin 2035 yılına yönelik iklim hedefini ortaya koyan ulusal katkı beyanı (NDC) metninde ‘Adil Geçiş Stratejisi’nin hazırlık aşamasında olduğu belirtiliyor; sorun, bunun artık hazırlık notu olmaktan çıkıp takvimli kamu politikası haline gelmemiş olması.”
Doruk’a göre üçüncü ve dördüncü adımlar ise enerji yatırımlarının niteliği ve finansman yapısıyla ilgili: “Üçüncü adım, yenilenebilir enerjiye hız verirken bunu doğa tahribatı ve yerel adaletsizlik üretmeden yapmak. İklim Ağı’nın haklı biçimde vurguladığı nokta şu: rüzgâr ve güneş kapasitesinin artması tek başına yeterli değil; projelerin ekosistemler üzerinde en az baskı yaratacak şekilde planlanması, doğal alanları tahrip etmemesi ve yerel toplulukların yaşam alanlarını tehdit etmemesi gerekiyor. Yani kömürden çıkış, ‘kömürden kaçıp başka bir ekolojik yıkıma koşmak’ anlamına gelemez. Dördüncü olarak, teşvik ve finansman rejimi tersine çevrilmeli. Kömürü ayakta tutan kamu destekleri, kapasite mekanizmaları ve benzeri kolaylaştırıcı araçlar sonlandırılmadan geçiş hızlanmaz. Finansmanın temiz enerjiye, enerji verimliliğine, şebeke modernizasyonuna, depolamaya ve toplumsal dönüşüme kaydırılması gerekir. Bugünkü yapıda sorun sadece kömürün varlığı değil; kömürün kamu politikasıyla hâlâ korunuyor olmasıdır.”

“AZALTIM DİLİ VAR, DÜŞÜŞ YOK”
Türkiye’nin 2035 emisyon hedefinin temel sorunlarından birinin, azaltım dili kullanılmasına rağmen gerçek bir düşüş öngörmemesi olduğunu belirten Doruk’a göre mevcut hedef yapısal bir sorun içeriyor. Doruk bu durumu şu sözlerle açıkladı: “Azaltım dili kullanıyor ama gerçekte emisyonların düşmesini garanti etmiyor. Son yayımlanan sera gazı emisyonu envanterine göre, Türkiye’nin sera gazı emisyonu 2023 yılında 483 milyon ton CO2 eşdeğerinde, hükümetin açıkladığı hedef ise 2035 yılında 643 milyon ton CO2 eşdeğerine çıkarmak. Açıklanan 643 MtCO₂e seviyesi, Türkiye’nin emisyonlarını bugünden itibaren aşağı çekecek bir patika sunmuyor; aksine mevcut seviyelerin üzerine çıkılmasına alan tanıyor. Yani hedef, ‘emisyonları azaltacağız’ demekten çok, ‘daha kötü bir artışı sınırlayacağız’ anlamına geliyor.”
“Kamuoyuna iddialı bir azaltım mesajı verilirken, gerçekte emisyonların artmaya devam ettiği bir tablo ortaya çıkıyor.” yorumunu yapan Doruk, bu yaklaşımın uzun vadeli hedeflerle uyumsuz olduğunu belirterek şunları söyledi: “Eğer gerçekten net sıfıra ulaşmak istiyorsanız, emisyonların 2030’lu yıllarda hâlâ artıyor olması değil, çoktan düşüşe geçmiş olması gerekir. ‘Ne yapılmalı?’ sorusunun cevabı net: Türkiye, emisyonlarını bugünden itibaren mutlak olarak azaltmaya başlayacak bir hedef açıklamalı. Bu hedef, açık bir başlangıç noktası, net bir düşüş patikası ve sektör bazında somut yol haritaları içermeli. Özellikle enerji sektöründe kömürden çıkış için bağlayıcı ara hedefler belirlenmeden bu dönüşüm gerçekçi olmaz.Kısacası, sorun hedefin varlığı değil; gerçek bir azaltım üretmemesi. Değişmesi gereken şey de tam olarak bu: artışı sınırlayan değil, emisyonları gerçekten düşüren bir iklim hedefi.”

“BU İKİLİ YAPI SÜRDÜRÜLEMEZ”
Türkiye’nin iklim politikalarında temel sorunun enerji politikası ile iklim politikası arasındaki çelişki olduğunu söyleyen Doruk’a göre, mevcut yapı sürdürülebilir değil. Doruk, bu durumu şu sözlerle ifade etti: “En büyük kırılma noktası enerji politikası ile iklim politikası arasındaki çelişkide duruyor. Türkiye bir yandan net sıfır, iklim kanunu ve COP31 liderliği konuşuyor; öte yandan kömürden çıkış için net takvim açıklamıyor, fosil yakıt bağımlılığını sürdüren bir enerji mimarisini bütünüyle terk etmiyor ve bazı yasal düzenlemelerle doğa alanları üzerindeki baskıyı artırıyor. Bu ikili yapı sürdürülemez.”
Doruk’a göre bir diğer önemli sorun alanı yönetişim. Bu konuda da şu değerlendirmeyi yaptı:“İklim Ağı’nın özellikle işaret ettiği konu çok kritik: iklim politikasının en üst mekanizmalarında iş dünyası temsil edilirken, iklim alanında uzman sivil toplumun ve düşünce kuruluşlarının dışarıda kalması ciddi bir demokratik meşruiyet sorunu yaratıyor.”
COP31’in Türkiye açısından nasıl değerlendirileceğine ilişkin Doruk’a göre başarı, yalnızca uluslararası belgelerle değil, ülke içindeki dönüşümle ölçülmeli: “Türkiye’nin emisyonlarını bugünden itibaren gerçek anlamda azaltmaya başlayacak şekilde 2035 hedefini güçlendirmesi gerekiyor. Bu, teknik bir revizyon gibi görünse de aslında siyasi samimiyet testidir. İkincisi, kömürden çıkış konusunda net bir siyasi karar açıklanmış olmalı. Üçüncüsü, COP31 süreci başından sonuna kadar katılımcılık, şeffaflık ve hesap verebilirlik temelinde yürütülmüş olmalı. Başarı, yalnızca imzalanan belgelerle değil, bu zirvenin Türkiye’de daha demokratik bir iklim yönetişimi bırakıp bırakmadığıyla ölçülmeli.”
COP NEDİR?
197 ülkenin katılımıyla her yıl düzenlenen COP toplantısında, ülkelerin sera gazı azaltım hedefleri, uyum politikaları, iklim finansmanı, kayıp-zarar mekanizmaları ve karbon piyasalarının kuralları belirleniyor. Birleşmiş Milletler nezdinde düzenlenen "Taraflar Konferansı"nda (COP) "Taraflar" tanımı 1992 yılında ilk BM İklim Anlaşması’na imza atan ülkeleri ifade ediyor. COP, 1992 tarihli Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin (BMİDÇS) en üst karar organı olarak, küresel iklim kriziyle mücadele mekanizmalarının belirlenmesinde önemli bir rol oynuyor. Sözleşmeye taraf olan ülkeleri bir araya getiren bu zirvelerin ilki, 1995 yılında Almanya'nın Berlin kentinde düzenlendi.