Vegan akademisyenlerce hazırlanan kolektif araştırma kitabı “Kafesteki Kim?” yayınlandı. “Piyasa, Direniş ve Kültürel Üretim Ekseninde Vegan Aktivizm” alt başlığını taşıyan kitap, veganizmi, salt beslenme biçimi varsayan yaklaşımların aksine, bir mücadele olarak ele alarak, meseleye eleştirel ve çok sesli bir bakış sunuyor. Kitabın editörü Şeyma Esin Erben ile, Yeni İnsan Yayınevi’nden çıkan kitabı ve 1 Kasım Dünya Vegan Günü’nü vesile ettik, veganlık hakkında pek çok konuyu masaya yatırdık.
Vegan bir akademisyensiniz. Başka neler söylemek istersiniz kendiniz hakkında?
Kadıköy’den getirdiğimiz iki kedimizle birlikte Malta’da yaşıyoruz. Malta Üniversitesi’ne bağlı olarak akademik çalışmalarımı sürdürüyorum. Bir ayağım da İstanbul’da, özellikle de -aslen Ankaralı olmama rağmen- kendimi ait hissettiğim Kadıköy’de.
İstanbul’da öğretim elemanı olarak çalışırken doktora tezimi dijital aktivizm üzerine tamamladım. Yapay zekânın aktivizmde nasıl yer bulduğu ve tartışıldığı üzerine araştırmalar yapıyorum, sivil toplum örgütlerine dijital aktivizm konusunda destek oluyorum. Bir yandan da vegan aktivizm başta olmak üzere Türkiye’de ve Malta’da farklı toplumsal mücadelelerin içinde yer alıyorum.
Vegan Araştırmacılar Ağı’nı kurmanızın ardından bu fikir nasıl somut bir kitaba dönüştü?
Bu ağı kurarken temel fikir, etik vegan anlayışa sahip araştırmacıların bir araya gelerek bilgi üretmesi, tartışması ve akademik ve toplumsal alanlarda dayanışma içinde olmasıydı. Sosyal medyada yaptığım bu çağrı kısa sürede karşılık buldu ve üretken bir topluluk çıktı ortaya. Ben de, bu ortak üretimin devamına ilham vermesi için uzun süredir aklımda olan kitap fikrini ağa sundum. O dönemde katılmaya zamanı olan araştırmacılar da bir araya geldi. Yeni İnsan Yayınevi kitabın basımını üstlendi ve Türkçe etik vegan kaynaklara bir yenisi eklendi.

“TÜKETİCİLER DE KAFESTE”
Kitabın adı çarpıcı bir soru Kafesteki Kim? İlk bakışta akla kafesteki hayvanlar gelse de kitap boyunca bu sorunun ucunun biz insanlara ve kurduğumuz sisteme uzandığını görüyoruz. Sizin bu soruyu sorarken okurda açmak istediğiniz tartışma zemini neydi?
Veganlık, insan olmayan hayvanların binlerce yıldır süren ve büyük ölçüde sorgulanmayan köleleştirilmesine, sömürülmesine ve kullanılmasına karşı verilen türcülük karşıtı bir mücadele. Ancak hayvanları kendi çıkarları için kullanan sermaye sahipleri, politik aktörler ve kamuoyunun tanıdığı pek çok figür, veganlığı hayvan özgürlüğü talebinden kopararak bir yaşam tarzı veya beslenme biçimi olarak sunabiliyor. Böylece veganlık, politik bir mücadele olmaktan çok, satın alınabilecek ürünlerle tanımlanıyor. Oysa mesele yalnızca ne tükettiğimiz değil, hayvanları neden tüketilebilir, kullanılabilir ve sahip olunabilir varlıklar olarak gördüğümüz.
Bizi birer tüketici rolüne sıkıştıran bu düzen, başka türden bir kafes değil mi? Elbette hayvanların tutsaklığı gerçek ve fiziksel, bizim tüketici olarak içinde bulunduğumuz kafes ise bir metafor. Bu iki durumu eşitlemiyoruz. Ancak hem hayvanların sömürülmesini normalleştiren hem de veganlığı bir tüketim alanına dönüştüren sınıfsal ve ideolojik kabulleri sorguluyoruz. Bu düzenleri kim kuruyor, bundan kazanç sağlıyor? Kitabın çıkış noktası, bu sorulara hayvan hakları ve özgürlüğü penceresinden bakmak.
Kitabın dışarıdan bir akademik gözlem değil, doğrudan mücadelenin "içinden" vegan akademisyenlerle hazırlandığını söylüyorsunuz. Akademik bilginin mutfağı ile sahadaki mücadeleyi yan yana getirmek kitaba nasıl bir özgünlük kattı?
Kitap olgunlaşırken vegan bir aktivist olarak yazmakla akademik araştırmacı olarak yazmak arasında önemli bir fark olduğunu gözlemledim. Araştırmacıysanız belirli yöntemsel ve etik kurallara çok sıkı bağlı kalmanız gerekiyor. Örneğin, akademik dergiler aktivist kimliğinizin araştırmanızı nasıl etkilediğini açıklamanızı ve bulgularınızı bu kimlikten bağımsız olarak gerekçelendirmenizi isteyebiliyor. Ancak bu kitapta kendi sesinizi yükseltmek için daha çok alana sahip oluyorsunuz. Bence biz bu iki refleksi de taşıyarak akademik bilgi üretirken hayvanlar için de sesimizi yükseltebildik. Kitabın özgünlüğü de burada.
Sizce her vegan aynı zamanda bir aktivist midir ya da öyle mi olmalıdır?
Her vegan aktivist değil; herkesin böyle bir mücadeleye katılması da mümkün olmayabilir. Ancak aktivizm de yalnızca kolektif eylemlerle sınırlı değil. Gündelik yaşamda tercihlerimizle, söylemlerimizle, ilişki kurma biçimlerimizle farkında olmadan aktivizm yapabiliyoruz.
Soruyu bir de tersinden sormak gerek: Örneğin feminizmde cinsiyetçiliğe, işçi hakları mücadelesinde emek sömürüsüne karşı çıkarken, hayvanlara yönelik sömürüyü eşitlik anlayışımızın dışında bırakmak ne kadar tutarlı? Yani aktivizmi her veganın yerine getirmesi gereken bir ödev olarak görmek yerine eşitlikçi olduğunu savunan bir aktivizmin türcülükle de hesaplaşması gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye’de 2010'larda ivmelenen hayvan özgürlüğü mücadelesinin son 10 yılda görünürlük ve etki açısından farklı bir döneme girdiğini yazıyorsunuz. Bu değişimi nasıl okumak lazım?
2010'ların başı, Türkiye’de ifade ve görünürlük taleplerinin yükseldiği bir dönemdi. 2011'de “İnternetime Dokunma” eylemleri yapıldı. 2012'de sokak hayvanlarının toplanıp öldürülmesinin yolunu açabilecek değişikliğe karşı yürüdük. İstiklal Caddesi’ni doldurduğumuz, belki de Türkiye’nin en kalabalık hayvan hakları eylemiydi bu. 18 Mayıs 2013'te ilk Vegan/Vejetaryen Onur Yürüyüşü Kadıköy’de yapıldı; aynı yıl Gezi Parkı protestoları ve büyük katılımlı LGBTİ+ Onur Yürüyüşü geldi. Farklı talepleri olsa da hepsi hak mücadelelerini kamusal alana taşıyordu. Vegan hareket de bu dönemde, o güne kadar derneklerin merkezde olduğu ve ağırlıklı olarak sokakta yaşayan kedi ve köpeklere odaklanan hayvan hakları mücadelesini tüm hayvanları kapsayacak biçimde genişletmeyi amaçladı. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ve ardından ilan edilen olağanüstü hâl, toplanma ve ifade özgürlüğünü belirgin biçimde kısıtladı. Hayvan hakları eylemleri yine de devam etti. Ancak iktidarların eylemlere müdahalesinde, bu mücadelelerin hangi ekonomik çıkarlara dokunduğunun da önemli olduğunu düşünüyorum. Ekoloji hareketinde, sermaye çıkarlarıyla doğrudan çatışan eylemlere yönelik sert müdahaleleri Akbelen'de, Kuzey Ormanları'nda görüyoruz. Hayvan özgürlüğü mücadelesi de hayvan sömürüsünün ekonomik boyutunu doğrudan hedef aldığında benzer baskılarla karşılaşabilir.
Bugün hem vegan harekette hem diğer eşitlik hareketlerinde yeni talepler üretmekten çok mevcut hakları savunma dönemindeyiz; erişim engelleri ve toplanma yasakları da hem dijital alanda hem sokakta görünürlüğü daraltıyor. 2024'te gündeme gelen, kamuoyunun “katliam yasası” olarak adlandırdığı düzenleme, eylemleri artırdı. Binlerce kişi sokağa çıktı. Düzenleme 7527 sayılı kanun olarak kabul edildikten sonra da eylemler sürdü. Anayasa Mahkemesi de 2025'te ilgili hükümlerin iptal istemini reddetti. Görünürlük algoritmaların yönlendirdiği sosyal medyada ve bazı ana akım kanallarda arttı; yasal sonuç değişmedi. Bugün de sokak hayvanlarına yönelik mücadele daha görünürken vegan hareketin tüm hayvanları kapsayan talebi geri planda kalabiliyor. Bu nedenle bugünü, hareketin geri çekilmesi olarak değil, savunmanın öne çıktığı bir dönem olarak okumak gerekir. Enerjimizin büyük kısmını sansürü ve görünürlük engellerini aşmaya ayırıyoruz. Asıl mesele, sokak hayvanlarını savunurken tüm hayvanları kapsayan talebi de görünür tutabilmek.
Vegan etiketli ürünlerin artması kazanım gibi görünse de kitapta bu piyasalaşmaya şerh düşülüyor. Veganlık bir tüketim tercihine dönüştükçe, özündeki o politik ve adalet odaklı itirazını kaybetme riskiyle karşı karşıya mı?
Şöyle düşünün, hayvanların sömürülmesinden büyük kârlar elde eden şirketlerin arkasındaki sermaye sahipleri, aynı zamanda vegan ürün pazarından da kazanç sağlıyor. Yani aynı sermaye çevreleri hem hayvanların sömürülmesinden hem de bu sömürüye karşı gelişen etik bir yaklaşımın metalaştırılmasından kâr elde edebiliyor. Dahası, ellerindeki ekonomik ve dolayısıyla politik güç, reklam ve dağıtım ağları sayesinde bu pazarda da büyük avantaj elde ediyorlar. Vegan etiketler ise kimi zaman tüketime “gönül rahatlığıyla” devam etme sinyali veriyor. Hayvanları metalaştıran sisteme itiraz ederken yalnızca tükettiğimiz ürünleri değiştirirsek aynı piyasa dinamikleri içinde kalma riskiyle karşı karşıyayız. Vegan ürünlerin yaygınlaşması önemli ama veganlığın politik bir mücadele olmaktan çıkıp tüketim tercihine indirgenmesi de bir o kadar sorunlu. Bunun için yapmamız gereken tüketimle kurduğumuz ilişkiyi gözden geçirmek. Bu sorgulamayı bireysel tercihlerle sınırlamayıp toplumsal düzeye taşıyabilmek.
Toplumsal ve politik iklimin zorlayıcı olduğu, gündemin çok hızlı değiştiği dönemlerden geçiyoruz. Böyle zamanlarda hayvan hakları ‘daha acil’ görülen diğer sorunların gölgesinde bırakılabiliyor. Bu öncelik karmaşası içinde anti-türcü yaklaşımı toplumsal gündemde tutabilmek nasıl mümkün olabilir?
Anti-türcü hareketi toplumsal gündemde tutmak bu farklı mücadele biçimlerinin birbirini tamamlamasından geçiyor. Ancak daha da önemlisi, hayvan özgürlüğü mücadelesinin diğer toplumsal hareketlerle kesiştiği alanları görünür kılmak. Örneğin kadın hareketiyle, ekoloji hareketiyle kurulabilecek bağları güçlendirmek gerekiyor. Endüstriyel hayvancılık üzerinden hayvan sömürüsü ile ekolojik yıkım arasındaki ilişkiyi tartışmak da bunun bir parçası. Bu bağlar güçlendikçe toplumsal gündemdeki gelişmelere hayvan özgürlüğü perspektifinden de müdahil olmak mümkün.
Kitapta amacın yalnızca hayvanlara yönelik şiddeti teşhir etmek olmadığını, bu şiddeti sürekli üreten yapıları ve söylemleri görünür kılmak olduğunu belirtiyorsunuz. Peki bu tespitten sonra çözüm nerede başlıyor? Bireysel vicdan /tüketim tercihlerinin ötesinde, toplumsal ölçekte nasıl bir dönüşüm gerek?
Hayvanlara yönelik şiddeti ve sömürüyü doğuran gerçekten insanlardaki vicdan eksikliği mi, yoksa bunu meşrulaştıran yapısal ve kurumsal mesajlar mı? Sorunun kökenine inmek daha iyi bir ipucu veriyor. Bir insanla bir koyunu ele alalım. Mevcut düzende aralarında ekonomik, hukuki ve kültürel açıdan bir denklik görmüyoruz. Koyun, ekonomik açıdan bir kaynak, hukuki açıdan maddi değeri olan ve mülkiyete konu edilebilen bir varlık, kültürel açıdan ise dil, yemek, sanat gibi alanlarda tüketilebilir ve aşağılanabilir bir “şey” olarak görülüyor.
Dolayısıyla çözüm yalnızca insanların hayvanlara karşı daha vicdanlı davranmasını istemekte değil, bu eşitsizliği normalleştiren ekonomik, hukuki ve kültürel düzeni değiştirmekte başlıyor. Hayvanların birer kaynak veya mülk olarak görülmesini sorgulamadan, onlara yönelik sömürüyü ortadan kaldırmak da mümkün değil.

“DAHA İYİ BİR VEGANİZM”
“Daha iyi bir veganizmin yollarını aramak” ifadesi açık görüşlü ve öz eleştiriye alan açan bir yaklaşım. Hareketin kendi içindeki ezberleri, eksiklikleri veya çelişkileri de tartışmaya açtığınızı düşünüyor musunuz?
Tam da buradan geliyor “daha iyi bir veganizm” arayışı. Mücadele ederken hangi alanlara yoğunlaşmalıyız, şimdiye kadar neleri gözden kaçırdık, hangi söylemleri öncelemeli ve hangi araçları kullanmalıyız? Bunların yanı sıra kendi kabullerimizi ve çelişkilerimizi de sorgulamaya çalışıyoruz. Mesela kitapta, belki zihnimizin arka planında bizi meşgul eden ama sürekli geçiştirdiğimiz bir soruyu gündeme getiren bir bölüm var: Karun Çekem’in bölümü veganların birlikte yaşadıkları hayvanları başka hayvanlardan üretilen mamayla beslemesini tartışıyor. Sena Özbay başka bir bölümde yapay etin etik bir çözüm olup olmadığını tartışıyor. Özlem Gök ise vegan sanatçıların mesaj verme kaygısının hayvanların nesneleştirilmesini yeniden üretip üretmediğini sorguluyor. Aslında kitabın her bir bölümü farklı alanlarda çalışan araştırmacıların medya, ekonomi, kültür ve sanata dair ilgi çekici tartışmalarını taşıyor.
Vegan Piknik'in “Vegansan gel, değilsen kesin gel” çağrısı, katı sınırlar çizmek yerine kapsayıcı adımların güzel bir örneği bence. Buradan hareketle ben de size şöyle sorayım; bu kitabı veganlar mı ve/veya naveganlar mı okumalı?
Bu kitabı herkes okumalı. İnsan olmayan hayvanlarla ilgili kafası karışık olanlar okumalı, veganlığı anlamak isteyenler okumalı; vegan olmak isteyenler, veganların arkadaşları ve aileleri okumalı; öğrenciler de okumalı, meslektaşlarımız da; politikacılar da haberciler de. Biz bu kitabı bu yüzden akademik dilden mümkün olduğunca uzak bir dille yazmaya çalıştık. Özgürlük, adalet ve eşitlik kavramlarıyla derdi olan herkes okumalı.
Son söz niyetine 1 Kasım Vegan Günü mesajınızı alalım.
“Sevdiğim bir slogan var; “Vegan olmayan devrim, devrim değildir.” Burayı okuyan tüm eşitlik ve hak savunucularının insan olmayan hayvanlara ilişkin kendi konumlarını yeniden değerlendirmelerini umuyorum.”