Arthur Schopenhauer (22 Şubat 1788 - 21 Eylül 1860)
22 Şubat 1788'de dönemin Prusya kenti olan Danzig'de (bugünkü Gdańsk, Polonya) doğdu. Alman filozof, modern düşünce tarihinin en etkili isimlerinden biri olarak kabul edilir. Özellikle irade, acı, kötümserlik ve insan varoluşu üzerine geliştirdiği düşüncelerle tanındı.
Varlıklı bir tüccarın oğlu olan Schopenhauer, genç yaşta Avrupa'nın çeşitli ülkelerini gezdi. Tıp öğrenimi gördü, yeter sebep önermesi üzerine yazdığı doktora teziyle felsefe alanına geçti. İsteme ve Tasarım Olarak Dünya adını taşıyan kitabı 1819’da yayımlandı. Kendi felsefi sisteminin bütün çerçevesini tek eserde topladığı bu çalışması, o yıllarda ilgi görmedi. Schopenhauer 1820’de Berlin Üniversitesi’nde ders vermeye başladı. 1836’da Doğadaki İrade Üzerine'yi yayımladı. 1837-1839 arasında Norveç ve Danimarka bilim akademilerinin desteklediği iki yarışmaya katıldı ve İstemenin Özgürlüğü Üzerine adlı çalışmasıyla birincilik ödülüne değer görüldü; Ahlakın Temeli Üzerine adını taşıyan çalışmasıysa öne çıkamadı. Schopenhauer bu iki denemeyi 1841’de bir araya getirerek Die beiden Grundprobleme der Ethik (Etiğin İki Temel Sorunu) adıyla yayımladı. 1851’de yayımladığı Parerga ile Paralipomena ise filozofa dünya çapında tanınırlık kazandırdı. Eserleri Fransızcaya çevrildi, çalışmaları ve felsefi sistemi üzerine daha sağlığında üniversitelerde dersler okutuldu.
Schopenhauer’ın Can Yayınları tarafından yayınlanan “Mutlu Olma Sanatı” isimli kitabından bölümler paylaşıyoruz.
MUTLU OLMA SANATI
Dünyaya mutluluk ve zevk beklentisiyle dolu olarak adım atarız ve kader bizi bir şekilde yakalayıp hiçbir şeyin bizim olmadığını, her şeyin ona ait olduğunu gösterene kadar bunu gerçekleştirmeye yönelik o aptalca umudu koruruz.
(…)
Hiçbir şey kıskançlık kadar uzlaşmasız ve acımasız değildir. Yine de kıskançlık uyandırmak için durmaksızın çaba harcarız.
(…)
ve insan hep aynı olsa da her zaman kendini anlamaz, tam tersine asıl özfarkındalığını kısmen edininceye kadar kendini sıklıkla yanlış anlar. (Syf 11-13)
Dünya üzerindeki fiziki yolumuzun yüzey değil de her zaman sadece düz bir çizgi olmasından ötürü, Bir Şey'i tutup ona sahip olmak istediğimizde hayattaki sayısız başka şeyden feragat ederek bunların sağından solundan geçip gitmek zorunda kalırız. Karar veremez de yanlarından geçip giderken bizi cezbeden her şeye panayıra gelen çocuklar gibi el atarsak, o zaman bu tersine bir çaba, yani yol çizgimizi yüzeye dönüştürme çabası olur. Bundan sonra zikzaklar çizeriz, oradan oraya amaçsızca koşturup dururuz ve hiçbir şeye ulaşamayız. Ya da başka bir teşbih kullanmak gerekirse: Hobbes'un hukuk öğretisine göre, doğal durumda herkesin her şeye hakkı vardır fakat salt bir şeyde hakkı yoktur; yine de bu sonuncu durumda insan geri kalan her şey üzerindeki hakkından vazgeçerek, buna karşılık diğerleri de onun seçtiğiyle ilgili aynı şeyi yaparak belirli şeyleri elde edebilir; farklı bütün taleplerden vazgeçip diğer her şeyden feragat ederek belirli bir çabanın -zevk, onur, zenginlik, bilim, sanat ya da erdem- peşinden ciddiyetle ve mutlulukla gidebilmemizin mümkün olduğu hayatta da bu böyledir. Bu nedenle salt isteme ve yapabilme kendi içinde henüz yeterli değildir, aynı zamanda insan ne istediğini bilmelidir ve ne yapabildiğini bilmelidir. Ancak bu şekilde karakter gösterebilir ve ancak o zaman doğru bir şey yapabilir.
(…)
Zira nasıl ki balıklar suda, kuşlar havada, köstebek toprağın altında rahatsa, her insan da sadece kendine uygun atmosferde rahat eder; nitekim saray havası da herkes için solunabilir değildir. Tüm bunlara ilişkin yeterince içgörü sahibi olmadığından bazısı çeşitli başarısız denemelerde bulunacak, kendi karakteriyle bilhassa mücadele edecek ama sonunda yine ona boyun eğecektir. Kendi doğasına karşı güçlükle elde ettiği şeyse ona zevk vermeyecektir; bu şekilde kazandığı edinim ölü kalacak, hatta etik bakımdan saf, dolaysız bir güdüden değil bir kavramdan, dogmadan kaynaklanan, kendi karakterine göre fazla asil kaçan eylem, peşi sıra bencilce bir pişmanlıkla onun gözünde bile bütün değerini yitirecektir.
(…)
Ne istediğimizi ve ne yapabildiğimizi önce deneyimden öğrenmek zorunda kalırız: O âna dek bunu bilmeyiz, karakterden yoksunuzdur ve dışarıdan gelen sert darbelerle çoğu zaman kendi yolumuza gerisingeri fırlatılmak zorunda kalırız. - Nihayet öğrendiğimizdeyse dünyada karakter denen şeye, edinilmiş karaktere erişmiş oluruz. Demek ki bu, bireyselliğe ilişkin olabildiğince eksiksiz bilgiden başka bir şey değildir
İnsanın kendi güçlerini kullanmasından ve hissetmesinden başka hiçbir zevk yoktur ve en büyük acı, insanın güce ihtiyaç duyduğunda yokluğunu hissetmesidir. Güçlü ve zayıf yanlarımızın nerede olduğunu araştırınca her şekilde yarar sağlamaya çalışmak için göze çarpan doğal yeteneklerimizi geliştireceğiz, kullanacağız ve hep uygun ve geçerli oldukları yere yöneleceğiz fakat doğamız gereği yeteneğimizin az olduğu şeyler için çaba harcamaktan bütünüyle ve kendimizi zapt ederek sakınacağız; beceremediğimiz şeyi denemekten kaçınacağız. Sadece bu noktaya ulaşan kişi her zaman tam bir dirayetle tamamen kendisi olur ve kendinden ne bekleyebileceğini bildiği için asla hayal kırıklığına uğramaz.
(…)
İyi özelliklerimizi ve güçlü yanlarımızı olduğu gibi hatalarımızı ve zayıf yanlarımızı da açıkça gördüğümüzde hedefimizi buna göre belirleyip ulaşılamaz olanı kabullenerek kendi bireyselliğimize ilişkin bilgisizliğimizin, yanlış kibrin ve bundan kaynaklanan haddini bilmezliğin kaçınılmaz sonucu olan tüm ıstırapların o en acısından, kendimizden duyduğumuz memnuniyetsizlikten kişiliğimizin izin verdiği en güvenli şekilde kurtuluruz.
(Syf 14- 19)
Ölçüsüz sevinç de çok şiddetli acı da sadece aynı kişide bulunabilir. Zira her ikisi de karşılıklı olarak birbirine bağımlıdır ve ayrıca ortaklaşa olarak da ruhun neşesine bağlıdır. Az önce bulguladığımız üzere, her ikisi de mevcut duruma bakarak değil geleceğe dair öngörüde bulunarak üretilir. Fakat acı, hayat için özsel niteliktedir ve yoğunluğu öznenin doğası aracılığıyla belirlenir, dışsal olmaları nedeniyle ani değişikliklerin acının yoğunluğunu değiştirememeleri bu yüzdendir; hal böyleyken aşırı sevinç ya da acı her zaman bir yanılgıya ve kuruntuya dayanır. Sonuç olarak duygu durumunun her iki yöndeki aşırı geriliminden içgörüyle kaçınılabilir. Ölçüsüz sevinç (exultatio, insolens laetitia) hayatta bulunması hiç mümkün olmayacak bir şeyi bulmuş olma kuruntusuna dayanır: Acı veren, sürekli yeniden doğuran arzuların ya da endişelerin daimi olarak tatmin edilebileceği kuruntusuna. İnsan bu tür her kuruntudan ileride kaçınılmaz olarak vazgeçmek, kuruntu ortadan kalktığında da bunu sevincine neden olan şey kadar derin acıyla ödemek zorunda kalır. Bu bakımdan kuruntu, kişinin yalnızca düşerek inebileceği, dolayısıyla da kaçınması gereken bir tepeye benzer. Her ani, aşırı acı da tam da böyle bir yükseklikten düşüştür, kuruntunun ortadan kalkmasıdır ve dolayısıyla da ona bağlıdır. İnsan şeyleri her zaman bütün olarak ve kendi bağlamlarında net bir şekilde görmeye cesaret edebilseydi ve onlara görmeyi arzu ettiği renkleri atfetmekten kararlı bir şekilde sakınabilseydi sonuç olarak ikisinden de kaçınabilirdi. (Syf 24)
Hiçbir ani durum karşısında büyük coşkuya da büyük kedere de izin vermemek: Çünkü şeylerin değişebilirliği durumu her an tümüyle yeniden şekillendirebilir. Buna karşılık mevcut ânın tadını hep olabildiğince neşeyle çıkarmak: Bu, hayat bilgeliğidir. Oysa çoğu zaman tam tersini yaparız. Gelecek için yaptığımız planlar ve duyduğumuz endişeler ya da geçmişe özlem bizi durmaksızın öyle meşgul eder ki mevcut an neredeyse hiçbir zaman hiçbir şeyiyle dikkat çekmez ve ihmal edilir. Yine de kesin olan bir tek odur; buna karşılık gelecek, hatta geçmiş bile neredeyse her zaman düşündüğümüzden farklıdır. Böylece tüm hayat boyu kendimizi aldatırız. (Syf 35)
Hayatın ilk yarısını, ikincisinin yanında pek çok avantaja sahip olsa da, talihsiz kılan şey, hayatta muhakkak karşılaşılacağı varsayımından hareketle mutluluk arayışına çıkmaktır. Durmaksızın kırılan umudun ve memnuniyetsizliğin kaynağı budur. Hevesle seçtiğimiz figürler arasında hayalini kurduğumuz, belirsiz bir mutluluğun aldatıcı imgeleri gözlerimizin önünden geçer ve biz bunların aslını boş yere ararız.
Hayatın ikinci yarısında, sürekli tatmin bulmayan mutluluk arzusunun yerini talihsizlik endişesi alır. Buna bir çıkış yolu bulmak objektif olarak yine de mümkündür: Nihayet artık bu varsayımdan kurtulmuşuzdur, sadece huzur ararız ve olabilecek en acısız hayatı isteriz ki bu, ilkinden önemli ölçüde daha memnuniyet verici bir durum olabilir zira ikinci yarının sıkıntılarına ağır basan ulaşılabilir bir şeyi arzu etmektedir.(Syf 39)
Hayat planlarımızda en sık, hatta neredeyse zorunlu olarak dikkate almadığımız ve hiç hesaba katmadığımız şey, zamanın bizzat bizde meydana getirdiği değişimlerdir. Elde ettiğimizde artık bize uygun olmayacak şeyler için didinip durmamız ya da bir işin farkına varmadan gücümüzü çalan hazırlık çalışmalarıyla yıllarımızı harcamamız bundandır. (Syf 45)