Behice Ziya Kollar: Pakize

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Behice Ziya Kollar ile devam ediyor.

21 Temmuz 2023 - 07:07

BEHİCE ZİYA KOLLAR

Türk Basın Derneği tarafından basına emeği geçenler Mayıs 1953 yılında düzenlenen jübileye ilişkin Hakkı Tarık Us tarafından hazırlanan “Basın Hayatında 50 Yıl” adlı kitaba göre Behice Ziya, a, Servet-i Fünûn döneminin önemli yazarlarından Safveti Ziya’nın kız kardeşidir. Bu kaynaklara göre Behice Ziya 1871 yılında Emirgan’da doğdu. Emirgan Kız Rüştiye’sini bitirdi. Çeviri yapacak derecede İngilizce ve Fransızca öğrendi.  Maarif mecmuasında basılan Pakize adlı romanının yanı sıra ‘Ahvâl-i Âlem’ ve ‘Kırmızı Değirmen’ adlı tercümelerinin olduğu; Hanımlara Mahsus gazetesindeki hikâyelerinden sonra kardeşi Saffeti Ziya’nın Ziya adlı gazetesinde de birçok edebî yazısı ve tiyatro tenkitleri bulunduğu bilinmektedir. 1890’da Albert Delpit’ten yaptığı Ahvâl-i Âlem adlı çevirisiyle ilk kadın gazeteci ve çevirmenlerimizden biri olma özelliği kazanmıştır. Fatma Aliye ile birlikte ilk kadın çevirmenlerimizdendir.  Basın Hayatında 50 yıl kitabında Behice Ziya'nın jübilenin yapıldığı sırada Mersin'de bulunduğu, sağlık nedenleriyle yolculuk yapamadığı belirtilir. Behice Ziya'nın 1953 yılında yapılan jubileye gönderdiği teşekkür mesajı yazara dair son bulgudur.

 Bilinen tek romanı olan Pakize yazarın 24 yaşındayken yazdığı kitaptır.  Pakize, Osmanlı döneminde genç bir kadının dünyasını ve yaşadıklarını merkeze alan Pakize, kadının özgürleşmesi konusunu ele alır.  Roman, 1895 yılında Maarif dergisinde tefrika edilir.

KÜY Yayınları tarafından latin harflerine aktarılıp yayımlanan kitaptan kısa bölümler aktarıyoruz.

PAKİZE

Pakize henüz dört yaşındayken annesini kaybetmişti. Neyyir Bey, sevmediği karısının sonsuzluğa uğurlanmasından çok kızının öksüz kalmasına üzülmüş, o günden itibaren Pakize için hem baba hem de anne olmayı, evine bir ikinci eş getirmemeyi kesinlikle kararlaştırmıştı. Fakat Pakize sekiz, dokuz yaşlarına gelince kararından dönmek zorunda kaldı.

Kendisi memuriyetine gittiği zaman çocuk birtakım hizmetçilerin ortasında kalıp birçok münasebetsiz şeyler öğrenebilirdi. Önce evine bir Frenk kadını alıp kızını onun eline teslim etmeyi düşündü. Sonra tanıdıklarının çoğunun, kızları yalnız Frenkçe terbiye gördüğü için sonunda ne derece mutsuz olduğunu, bir Türk kızının her şeyden önce kendi terbiye ve lisanını öğrenmesi gerektiğini düşünerek bundan da vazgeçti.

Yalnız Pakize'nin terbiyesi için babasıyla görüştüğü, terbiye ve dürüstlüğünden emin olduğu, yirmi iki yaşlarında bir hanımı eş olarak aldı.

Pakize, annesine önce ilgisiz davranmaya, onu pederinin yanında görünce odasına kaçıp ağlamaya başladıysa da genç hanım tavırlarının iyiliği ve terbiyesi sayesinde çocuğu pek az zamanda kendine ısındırdı.

Pakize on yedi yaşına kadar eğitimiyle meşgul oldu. Derslerine pek çok çocuklar gibi bir görev olduğu için çalışmaz, aksine okumaktan büyük bir lezzet alırdı. Hikâyeye başladığımız zaman Pakize yirmi yaşında, yani hayatının en şaşaalı bir mevsiminde bulunuyordu.

Bazı kimseler on beş yaşındaki bir kızı ömrünün ilkbaharında bir kadın sayarlarsa da bence o yaştaki kızlar henüz çocuk olduğu ve hiçbir durum ve hareketlerinde ciddiyet olmadığı için romanda o yaşta bir çocuktan bahsetmek doğru olamaz.

Zira onlar bugün beyaz gördükleri bir şeyi yarın siyah, kapkara görürler; kendilerini bir gece sabahlara kadar düşündüren bir olay yahut bir şahıs ertesi gece zihinlerinden tamamıyla silinip kaybolur. Bir şeyi hemen severler, hatta delicesine âşık olurlar, bir hafta sonra o sevgilerinden kahkahalarla gülerek bahsederler! Kısacası on beş yaşındaki bir kızın hiçbir haline güvenilemez. Hatta biraz da aşırıya giderek derim ki "On beş yaşındaki çocuk kendine hayat arkadaşı düşünecek kadar cin fikirli olmamalıdır ki ileride kocaman bir şeytan olmasın!"

3

Pakize, babasının yanında şen görünürse de karakter olarak pek kederlidir. En ufak bir şeyin kendisine pek büyük etkisi olur.

Bir kuzunun feryadı, bir yaprağın düşüşü Pakize'yi saatlerce ağlatır! Çiçekleri âdeta aşk ile sever; başında, göğsünde bir ufak demetçik bulunmazsa vücudundan bir parça eksilmiş zanneder; bu nedenle Neyyir Bey her sabah kızına kendi eliyle bir demet çiçek götürürdü.

Bu sabah Pakize her zamankinden daha kederli olarak uyanmış, gördüğü dokunaklı rüyanın etkisiyle gözlerinde hâlâ yaşlar dolaşıyordu! Aynaya baktığı zaman “Üf yine bu sabah yüzüm pek asık!" dedi. Asabi bir gayretle saçlarını taradı. Georges Ohnet'nin¹ Chant du Cygne² başlıklı eserini alıp bahçeye bakan penceresinin önüne oturdu.

Bu eseri belki yirmi defa okumuş olduğu halde yine edebî gücüne hayran olarak tekrar tekrar okumak istiyordu. Neyyir Bey kendisini çağırdığı zaman eserin en etkileyici bir parçasını okumakta olup siyah kirpikleri ucunda titreyen yaşlar yanakları üstüne dökülmeye başlamıştı. Babasının sesini işitince hemen gözlerini sildi, biraz fazlaca kuruntulu olan Neyyir Bey'i şüpheye düşürmemek için neşeli görünmeye gayret ederdi. Fakat kederli olmasını gerektirecek bir üzüntüsü yoktu. Ancak ufak bir şeyden etkilenen gönüller asla üzüntüden kurtulamaz! (…)

Genç kız okuduğunu anlayacak kadar Fransızca ve İngilizce bildiği için Neyyir Bey, L'Illustration, Graphic gibi yabancı gazetelerle Türkçe yayımlanan gazetelerin hemen hepsine abone olduğundan Pakize en çok zamanını bunların okunmasına ayırır; gezip dolaşmaktan, kalabalık yerlerden hoşlanmazdı.

İkinci meşguliyeti de Çamlıca'daki köşklerinin oldukça bakımlı çiçek bahçesinde kendi elleriyle güzel güzel çiçekler yetiştirmektir.

Pakize geleceği düşündüğü zamanlar pek hüzünlü olurdu. Canına yoldaş olacak adam hayalinde canlandırdığı adama benzemezse çok mutsuz olacağını, daha doğrusu hayatının zehirlenip gideceğini biliyordu.

Fakat bugüne kadar o hayal edilen şahsın canlısı olabilecek hiçbir kimseyi görememiş, yani kendisini mutlu edebilecek adamı bulamamıştı.

Kendisine talip olanların hiçbiri arzusuna zerrece uygun olmadığından ve babasına sözü geçtiğinden hepsini reddetti.

 

Pakize mutluluğu evlilikte arayan birtakım saflardan değildi. Arzusuna uygun bir eş bulamasa da hiç olmazsa tek kalmaktan yakınmayıp düşüncesinin tamamıyla aksi bir fikir sahibinin hükmü altında bulunmamayı mutluluktan sayardı.

Hatta arkadaşlarıyla bu konuya dair bahse giriştiği zaman yalnız sırmalı entari giyip elmaslar takmak sevinciyle her türlü adama razı olan hanımlar derlerdi ki “Sen gereğinden fazla kibirli ve müşkülpesentsin! Senin arzu ettiğin gibi bir koca bizim memlekette bulunmaz. Vah zavallı sana acıyoruz, ömrün ziyan olacak!"

Bu sözler Pakize için cevap verilmeyecek kadar adi olduğundan manidar bir gülümsemeyle karşılık verir, konuyu hemen başka tarafa çevirirdi.

Genç kız, böyle düşünen bir kimse ile dost olamazdı. Ahbapları içinde amcasının çocuğu ve annesinin iyi görüştüğü bir hanımın kızı olan Şeref sevgisini kazanabilmişti ki bu hanımlar hakikaten dostluğa layıktılar.

Amcasının kızı İffet yazın bir kısmını Çamlıca'da geçirir, Pakize ile çalışır, o kitap okuduğu zamanlar İffet piyanonun karşısına geçip etkileyici parçalar çalarak arkadaşının aşkla ilgili hayallerini beslerdi.

Şeref Hanım da haftada en az üç defa bağa gelir, üç kız birlikte akşama kadar piyano, keman çalmakla ve ara sıra kitap okumakla vakit geçirirlerdi.

(…)

 Pakize, babasından ayrılıp odasına girdiği zaman dadısını o günkü gazeteleri getirmiş, yazı masasının üstüne yerleştirirken buldu. Hemen gazetesini alıp edebiyat kısmına şöyle bir göz gezdirdi. Kadınlar ve aşka dair bir makale dikkatini çekti. Bakalım yine Türk kadınlarını ne yolda küçümsemişler, diyerek sandalyesine oturdu. Yazar, Pakize'nin sandığı gibi münasebetsiz şeyler yazmamış, aksine pek makul fikirler ileri sürmüştü. Gazetenin dört sütununu işgal etmiş olan makaleyi birkaç kere okudu, yüzünde farkında olmadan şaşkınlık belirtileri görüldü. İmzaya bakmak ancak dördüncü defanın sonunda hatırına geldi.

Bu makale genç kızı çok etkilemişti! Müşkülpesent Pakize'yi hayran eden kişinin ismi Rıfat'mış! Kim olabileceğini düşünmeden bir daha okumaya başladı. Bu defa her cümleyi, hatta her kelimeyi ayrı ayrı dikkatlice inceliyordu. Her cümleyi güneş kadar parlak buldu. Aman ya Rabbi! Koca yazar, sevgiyi ne güzel düşünmüş ve tasvir etmiş! Düşüncelerini ne kadar parlak kelimelerle ifade ediyor!

Türkçe yazılan şeyler Pakize'yi bu kadar düşündürmemişti. Bir dakika kadar gözleri belirsiz bir ufka yönelmiş, kolları iki yanına sarkmış bir şekilde hareketsiz durdu. Ne düşündüğünü bilmiyordu!

Eğer yemeğin hazır olduğunu haber vermek üzere hizmetçi kız odasına girmemiş olsaydı ihtimal böylece birçok zaman kalacaktı.

Sofrada birkaç defa dalgınlıktan çatalını boş tabağa batırdı. Zihni hep okumuş olduğu makalenin ne kadar güzel olduğunu belirlemekle meşguldü.

Neyyir bey dedi ki:

-          Pakize’m galiba bu gece yine sabaha kadar okudun. Niçin ediyorsun kızım. Vücuduna, gözlerine acımıyor musun? Bak yüzün sapsarı olmuş, iştahın kalmamış, rica ederim artık bundan sonra erken yatmaya gayret et.

(…)

Güzel yazılmış bir bent, bir manzume Pakize için her şeyden kutsaldır! Şu fikrine en çok katılan İffet Hanım olduğu için onunla beraber bulunduğu geceler, okuduğu, yazdığı şeylerden uzun uzadıya bahsederek fevkalade bir mutluluk hissederdi.

İffet yine bir gün köşke gelmişti. (…)

Pakize, makaleyi bir kere de yüksek sesle okudu. Bu defa daha güzel buldular. Kısacası yazarı iki kızın gözünde yükseldikçe yükseliyordu. Birçok zaman da makale sahibi Rıfat Bey'in kim olabileceğini düşündülerse de makale sahibini hayallerinde canlandıramadılar. Bunun üzerine Pakize:

- Bunu yazan mutlaka ağırbaşlı biri olmalı, dedi.

- Niçin?

- Çünkü her cümlesinde büyüklük ve ağırbaşlılık görünüyor! Bak şu koca makalenin içinde adi bir tek söz bulabilir misin? Yedinci defa olarak tekrar ettiğim halde böyle bir şey göremedim. Bence bir adam, gerek erkek, gerek kadın, mükemmel sayılabilmek için biraz ağırbaşlı olmalı. Hoppa mizaç insanlardan hoşlanmam! Böyle adamların sözlerinde olduğu gibi, üstünde başında, tavır ve hareketlerinde de bir adilik vardır. Ben böylelerinden nefret ederim! Bununla beraber bir adamın yüce hislere, saf bir kalbe sahip olması, asil bir aileden gelmesine bağlı değildir. Pek çok kibar kızlarının mevkilerini muhafaza edemeyerek, güzel yüzlü bir soysuza tenezzül ettiklerini gördük, işittik.

(…)

- Ah şu makaleyi yazanı bilsem.

-Ne yapardın?

- O saygıdeğer kişiyi gördükçe içim zevkle dolardı. Vah İffet, hiçbir eser fikrimde bu kadar etki yaratmamıştı.

- Pakize'ciğim sen de biraz abartıyorsun.

-  Belki öyledir, fakat ben bu yazarın fikri kadar vicdanı da parlaktır diyorum.

- Senin gibi bir müşkülpesent tarafından bu derece takdir olunduğu için ben de kendisini gıyaben tebrik ederim.

- Bu makalenin kıymetini tamamıyla takdir edemeyecek kadar cahil olduğumu bildiğim halde mümkün olsa ben de tebrik ederdim.

- Herhalde eski yazarlardan olmalı.

-  O, şüphesiz! Bu fikir pek yeni, pek doğru bir zihnin ürünü olduğu belli.

 

(Syf 18-26)

 


ARŞİV