bell hooks (25 Eylül 1952-15 Aralık 2021)
25 Eylül 1952’de Amerika’da doğdu. Asıl adı Gloria Jean Watkins idi. Irk ayrımcılığının gündelik hayatı belirlediği bir ortamda geçen çocukluğu, ileride kuracağı feminist ve politik düşüncenin temelini oluşturdu. Eğitimini Stanford University’de tamamladı; ardından University of Wisconsin–Madison’da yüksek lisans, University of California, Santa Cruz’da doktora yaptı. Akademik kariyerini sürdürürken yazıyı yalnızca kuramsal bir alan değil, toplumsal dönüşümün aracı olarak konumlandırdı.
Adını büyük büyükannesinden alan hooks, ismini bilinçli olarak küçük harflerle yazarak kişisel kimliğini geri plana itti; odağı düşüncelerine çekmek istedi. 1981’de yayımlanan Ain’t I a Woman: Black Women and Feminism ile siyah kadınların hem ırkçılık hem de cinsiyetçilik tarafından kuşatılan deneyimlerini analiz etti. 40'tan fazla kitabı bulunan hooks, kitaplarında özellikle ırk, cinsiyet ve toplumsal sınıf konularına odaklandı. 1960'larda II. Dalga Kadın Hareketi olarak adlandırılan hareket içinde yer aldı.
Irk, sınıf ve kapitalizmi iç içe geçmiş tahakküm mekanizmaları olarak değerlendirdi; “merkez” ile “marj” arasındaki ilişkiyi sorguladı. 15 Aralık 2021’de yaşamını yitirdiğinde ardında, feminist düşünceyi kesişimsel bir zeminde yeniden tanımlayan kapsamlı bir külliyat bıraktı.
Yazarın bgst Yayınları tarafından basılan “Feminizm Herkes İçindir” isimli kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz.
FEMİNİZM HERKES İÇİNDİR
Gittiğim her yerde, kim olduğumu, ne yaptığımı merak eden insanlara yazar, feminist teorisyen ve kültür eleştirmeni olduğumu söylüyorum gururla. Filmler ve popüler kültür hakkında yazdığımı, aracın içindeki mesajı tahlil ettiğimi anlatıyorum. Birçok kişi bunları heyecan verici buluyor ve daha fazlasını öğrenmek istiyor. Neticede herkes sinemaya gidiyor, televizyon seyrediyor, dergilere göz atıyor; herkesin, algıladığı mesaja, baktığı görüntülere dair birtakım fikirleri var. Karşılaştığım bunca farklı insanın, kültür eleştirmeni olarak yaptıklarımı ve yazı yazma arzumun nereden kaynaklandığını anlaması hiç de zor olmuyor; ne de olsa insanların birçoğu bir şeyler yazmak istiyor ve yazıyor da. Ne var ki sıra feminist teoriye gelince sorular bitiveriyor. Bunun yerine, feminizmin şerri ve kötü feministler hakkında duymadığım şey kalmıyor: “Onların” erkeklerden nasıl da nefret ettiğini, “onların” doğaya ve de Tanrı'ya nasıl karşı çıkmak istediğini, “onların” topunun lezbiyen olduğunu, “onların” bütün işleri ele geçirerek karşılarında hiçbir şansı olmayan beyaz erkeklere dünyayı nasıl da zehir ettiğini duyuyorum genellikle.
Aynı insanlara hangi feminist kitap ya da dergileri okuyorsunuz, hangi feminist söyleşileri dinlediniz, hangi feminist aktivistleri tanıyorsunuz diye sorduğumda ise feminizm hakkında tüm bildiklerinin kulaktan dolma şeyler olduğunu, feminist harekette gerçekte neler yaşandığını bilmediklerini, hareketin tam olarak ne ile ilgili olduğunu söyleyebilecek kadar feminizme yaklaşmadıklarını söylüyorlar. Çoğunun gözünde feminizm, erkekler gibi olmak isteyen bir avuç öfkeli kadın anlamına geliyor. Feminizmin haklarla, kadınların eşit haklar elde etmesiyle ilgili olduğunu düşünmüyorlar bile. Kendi bildiğim, kendi yaşadığım haliyle feminizmden söz ettiğimde ise can kulağıyla dinliyorlar. Yine de konuşmalarımız sona erdiğinde benim farklı olduğumu; erkeklerden nefret eden, öfkeli “gerçek” feministler gibi olmadığımı söylüyorlar hemen. Ben de bir insan ne kadar gerçek ve radikal bir feminist olabilirse o kadar gerçek ve radikal bir feminist olduğumu temin ediyor ve eğer feminizme yakından bakmaya cesaret ederlerse feminizmin, kafalarındaki şey olmadığını onların da göreceğini söylüyorum.
(…)
Kimsenin kimseye hükmetmediği bir dünyada yaşadığımızı düşünün. Kadınlarla erkeklerin birbirine benzemediği ve hatta daima eşit de olmadığı; ama ilişkilerimizi şekillendiren yaşam felsefesinin karşılıklılık esası üzerine inşa edildiği bir dünyada yaşadığımızı düşünün. Her birimizin kendimiz olabildiğimiz bir dünyada, barış ve olanaklar dünyasında yaşadığımızı düşünün. Feminist devrim tek başına böyle bir dünya yaratmaz; ırkçılığı, sınıf elitizmini ve emperyalizmi de sona erdirmemiz gerekir. Fakat feminizm, kendini tümüyle gerçekleştirmiş kadın ve erkekler olarak özlediğimiz toplumu yaratabilmemizi mümkün kılacaktır; özgürlük ve adalet hayallerimizi gerçekleştirebileceğimiz, hepimizin “eşit yaratıldığımız” hakikatini hayata geçirebileceğimiz bir toplumda hep beraber yaşayabilmemizi sağlayacaktır. Yaklaşın. Feminizmin yaşamınıza, hepimizin yaşamına nasıl dokunup bu yaşamları nasıl değiştirebileceğini görün. Yaklaşın ve feminist hareketin derdinin ne olduğunu kendi gözlerinizle görün. Yaklaşın, şunu göreceksiniz: Feminizm herkes içindir.
(…)
Basitçe ifade etmek gerekirse feminizm cinsiyetçiliği, cinsiyetçi sömürüyü ve baskıyı sona erdirmeyi amaçlayan bir harekettir. (Syf 7-11)
Feminist doğulmaz, feminist olunur. İnsan yalnızca kadın olarak doğma imtiyazına sahip olduğu için feminist politikanın savunucusu olmaz. Siyasi tavır alışların tümünde olduğu gibi, kişi feminist politikaya tercih ve eylem yoluyla inanır. (Syf 19)
Feminist hareket kadın dostluğunun oluşması için ortam yarattı. Dostluğumuzu erkeklere karşı oluşturmadık, kadınlar olarak kendi çıkarlarımızı korumak için oluşturduk. (Syf 28)
Şu gerçekliği teyit etmek üzere cinsiyetçilik karşıtı düşünce ve pratiği hayata geçiriyoruz: Kadınlar birbirlerini tahakküm altına almadan kendilerini gerçekleştirebilir ve başarıya ulaşabilirler. (Syf 31)
Bizler kitlesel feminist hareketi yeniden canlandırmanın yollarını ararken üremeye dair haklar da feminist gündemin merkezinde kalacaktır. Eğer biz kadınlar bedenlerimizle ilgili seçim yapma hakkına sahip olmazsak, yaşamımızın diğer alanlarında da haklarımızdan feragat etme riski doğar. (Syf 43)
Kadın bedeni hakkındaki cinsiyetçi düşünceye karşı çıkmak, günümüz feminist hareketinin en güçlü müdahalelerinden biridir.
(…)
Ataerkil duyarlılıkların güzellik endüstrisini beslemesine izin vermeyi sürdürürsek, ergenlik çağındaki genç kızlar, feminist düşünürlerin güzellik ve süslenmenin değerini teslim ettiğini bilemeyecekler. Feministlerin, kadınların güzellik özlemlerini sert bir şekilde karşısına alması, feminist politikanın altını oydu. Bu duyarlılık artık daha az rastlanır olsa da, kitle medyası bunu feministlerin düşünme biçimi olarak lanse etti. Feministler, güzellik endüstrisine, modaya geri dönmedikçe ve uzun erimli, sürdürülebilir bir devrim yaratmadıkça özgür olamayacağız. Kendi bedenlerimizi, nasıl olduğu gibi kabul edip seveceğimizi öğrenemeyeceğiz. (Syf 45-49)
Sınıfsal güce sahip kadınlar, feminist platformu oportünistçe kullanırken, bir yandan da feminist politikaları yok ediyor ve sonunda kendilerini yeniden tabi kılacak bir ataerkil sistemin sürmesine yol açıyorlar. Sadece feminizme değil, kendilerine de ihanet ediyorlar. Feminist kadınlar ve erkekler, sınıf tartışmasına geri dönerken, dayanışma için gerekli koşulları yeniden sağlayacaklardır. Ardından, kaynakların paylaşıldığı ve sınıfına bakılmaksızın herkese kişisel gelişim olanağının sağlandığı bir dünyayı daha iyi tasavvur edebileceğiz.(Syf 59)
Bugün, çalışmanın kadınları erkek tahakkümünden kurtarmadığını biliyoruz. Şüphesiz erkeklerle, erkek tahakkümünün norm sayıldığı ilişkileri sürdüren birçok yüksek ücretli ve çok zengin kadın var. Bir kadın, ekonomik olarak kendine yeterli konuma geldiğinde ve özgürleşmeyi seçtiğinde, erkek tahakkümünün norm sayıldığı bir ilişkiyi sürdürmeme ihtimalinin daha yüksek olduğunu biliyoruz. Sürdürmez, çünkü bunu yapabilir. Birçok kadın, feminist düşünceyle ilişki kuruyor, özgürleşmeyi seçiyor, ancak ataerkil erkeklere ekonomik anlamda bağlılar. Onlardan ayrılmaları tamamen imkânsız olmasa da zor. Bugün birçok kadın, hareket ilk başladığında ancak bir kısmımızın bildiği bir şeyi, çalışmanın bizi illa özgürleştirmeyeceğini biliyor. Ancak bu durum, kadının özgürleşmesi için ekonomik anlamda kendine yeterli hale gelmesinin gerekli olduğu gerçekliğini değiştirmiyor. Şayet bizi özgürleştiren, çalışma değil ekonomik anlamda kendine yeterli olmaktır diyorsak bir sonraki adımı atmalıyız. Bizi nasıl bir çalışma şeklinin özgürleştireceğinden bahsetmeliyiz. ( Syf 66)
Kadınlar, yaşam kalitelerini her düzeyde yükseltmekten ziyade daha çok tüketmek için çalıştıklarında çalışma, ekonomik anlamda kendine yeterliliği sağlamıyor. Kazandıklarımız varoluşumuzu kolaylaştırmak üzere kullanılmadığı takdirde daha fazla para, daha fazla özgürlük anlamına gelmiyor. (Syf 71)
Tıpkı bu ülkenin yurttaşlarının büyük bir çoğunluğunun eşit işe eşit ücret verilmesi gerektiğine inanması gibi, çoğu kişi erkeklerin kadın ve çocukları dövmemesi gerektiğini düşünmektedir. Fakat kendilerine, ev içi şiddetin cinsiyetçiliğin doğrudan sonucu olduğu, cinsiyetçilik sona ermeden ev içi şiddetin de sona ermeyeceği söylendiğinde, bu mantık sıçramasını gerçekleştiremiyorlar. (Syf 79)
Gerçek aşkın tanıma ve kabul üzerine kurulduğunu, teşekkür, ilgi, sorumluluk, bağlılık ve bilgiyi birleştirdiğini kabul ettiğimizde, adalet olmadan aşkın olamayacağını kavramış oluruz. Bunun ayırdına vardığımızda, aşkın bizi dönüştürme gücüne sahip olduğunu, bize, üzerimizde kurulan tahakküme karşı çıkma gücü verdiğini de kavrarız. (Syf 126)
Bu ülkenin pek çok yurttaşı hâlâ erkek tahakkümüyle evdeki erkek şiddeti arasındaki bağlantıyı kuramıyor. Her sınıftan genç erkeğin aile üyelerini, arkadaşlarını ve okul arkadaşlarını vahşice öldürdüğü durumlarla karşılaşıp toplumumuz bunlara tepki vermeye davet edildiğinde, söz konusu kavrayış noksanlığı hepten su yüzüne çıkıyor. Kitle medyasında herkes bu şiddetin neden ortaya çıktığını soruyor, ama kimse bunu ataerkil düşünce sistemiyle ilişkilendirmiyor. (Syf 136)
Hepimiz biliyoruz ki dünyadaki tüm kadınlar feminist olsalar da, erkekler cinsiyetçiliklerini sürdürdüğü müddetçe yaşamlarımız kısıtlanacak ve toplumsal cinsiyetler arasındaki savaş hali bir norm olmaya devam edecektir. (Syf 139)