Bernard Malamud: Tamirci

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Bernard Malamud ile devam ediyor

23 Ocak 2026 - 10:22

BERNARD MALAMUD (26 NİSAN 1914 - 18 MART 1986) 

Bernard Malamud, 20 Nisan 1914 tarihinde Brooklyn, New York'ta doğdu. Babası Rus göçmeni bir terziydi ve ailesi Yahudi kökenliydi. Brooklyn College'da eğitim aldıktan sonra Columbia Üniversitesi'nde yüksek lisansını tamamladı. Daha sonra Oregon Üniversitesi'nde yaratıcı yazma dersleri verdi ve burada edebi kariyerine odaklandı. İlk olarak kısa öykülerle tanındı ve bu öykülerde sık sık insanın içsel çatışmalarını, ahlaki sorunlarını ve toplumsal adaletsizlikleri ele aldı.

Malamud'un edebi çıkışı, 1952 yılında yayımlanan ilk romanı “The Natural” ile gerçekleşti. Bu roman, beğeni topladı ve daha sonra aynı adla sinemaya da uyarlandı. Yazarın diğer önemli eserleri arasında olan The Fixed (Tamirci) 1967 yılında Pulitzer Ödülü'nü kazandı ve Malamud'u edebiyat dünyasında daha da tanınır hale getirdi.

Malamud'un eserleri, genellikle Yahudi-Amerikan deneyimine odaklanmıştır ve sık sık insanın iç dünyasındaki karmaşık duyguları ve etik sorunları ele almıştır. Ayrıca, eserlerinde sık sık mitolojik ve alegorik unsurları da kullanmıştır.

Yazarın Kafka Yayınları tarafından yayımlanan Tamirci isimli romanından kısa bölümler paylaşıyoruz.

TAMİRCİ

O sabah erken saatlerde Yakov Bok, tuğla fabrikasında, ahırın üzerindeki odasının küçük penceresinden bakarken, uzun paltolar giymiş insanların hızla koşuştuklarını gördü. Herkes aynı yöne doğru ilerliyordu. Eski İbranice dilinde, Vey iz mir, Vah başımıza gelenler, diye huzursuzca mırıldandı. Aksi bir şeyler olmuş olmalıydı. (…)

Avludan çıktığında, üzerinde siyah bir şalı ve kalın giysileri olan, yüzü kemikli bir köylü kadın ona yakınlarda bir yerde bir çocuk cesedi bulunduğunu söyledi. Yakov, “Nerede?”  diye sordu. “ Kaç yaşında bir çocuk?” Kadın bilmediğini söyleyerek aceleyle uzaklaştı. Ertesi gün Kievlianin gazetesi, öldürülen on iki yaşındaki Jenya Golov adlı çocuğun cesedinin tuğla fabrikasına en fazla bir, bir buçuk kilometre uzaklıktaki vadide nemli bir mağarada her ikisi de on beş yaşında olan Kazimir Selivanov ve İvan Şestinski isimli çocuklar tarafından bulunduğunu yazdı. Öleli bir hafta olan Jenya'nın bedeni bıçak yaralarıyla kaplıydı, kanı bedeni bembeyaz kalana dek akıtılmıştı. Tuğla fabrikasının yakınındaki yapılan cenaze töreninin ardından şoförlerden biri olan Richter, Yahudileri cinayetler suçlayan bir avuç dolusu el ilanı getirdi. (…) Endişelenmişti çünkü çalıştığı tuğla fabrikası Yahudilerin yaşamasının yasak olduğu Lukianovski Bölgesi’ndeydi. Orada aylardır takma bir isimle yaşamaktaydı ve oturma izni yoktu. 

(…)

Beş ay önce, kasım ayı başlarında küçük kasabaya henüz ilk karın düşmediği yumuşak bir cuma gününde cılız ve endişeli bir adam olan Yakov'un kayınpederi, bir deri bir kemik atını koştuğu külüstür yük arabasıyla çıkagelmişti. Pejmürde kıyafetleri içindeki adam, sanki sopalar ve kabartılmış havadan yapılmış gibi görünüyordu. Buz gibi evde oturmuş, beraberce son olarak birer bardak çay içmişlerdi. Ev, sadakatsiz eş Raisl'ın gidişinden iki ay sonra perişan duruma gelmişti. Şmuel altmışını çoktan aşmıştı, ak sakalı karmakarışık, gözleri çapaklıydı. Alnında derin çizgiler vardı. Elini kaftanının cebine atıp sarı bir şeker parçası çıkardı ve Yakov'a uzattı. Yakov başını iki yana salladı. Seyyar satıcılık yapan yaşlı adam, kızının drahomasıydı. Verecek bir şeyi olmadığı için mümkün oldukça yardım ve hizmette bulunurdu. Şmuel çayını şekerin içinden emerken, damadı çayı tatlandırıcısız içti. Çayın tadı acıydı ve o bunun için varoluşu suçladı. Yaşlı adam ara sıra kimseyi suçlamaksızın hayat hakkında yorum yapıp zararsız sorular sordu ama Yakov kısa cevaplar verdi, bazen de sessiz kaldı.

(…)

“Hayatımı tırnaklarımla kazanmak zorunda kaldım. İnsan sermayesi olmadan ne yapabilir? Ne yapılabilirse ben de onu yaptım ama çok bir şey değil bu. Kırılan ne varsa tamir ederim - yürek dışında. Bu kasabada her şey dökülüyor. Ama çatlakların arasından Tanrı'yı gözetliyorsa kim tavanının aktığından şikâyet eder ki? Diyelim ki tamir ettirmek istiyor, ki istemediklerini biliyoruz, bu kez de bunun parasını ödeyebilecek kim var ki? Çoğu zaman bedavaya çalışıyorum, şanslıysam bir tabak makarna veriyorlar. Bu yerde fırsat denen şey ölü doğmuş bir bebek gibi. Açıkçası kötü bir ruh hali içindeyim.”

(…)

“İnsanların bana acımasını ya da ne yapıp da böylesine lanetlendiğimi düşünmesini istemiyorum. Hiçbir şey yapmadım. Bir armağandı. Masumum. Uzun süre bir yetim olarak yaşadım. Bu mezarlıkta geçirdiğim otuz yılın ardından kendi adıma kazandığım tek şey, sahip olduğum her şeyi satarak kazandığım on altı ruble. Bu yüzden rica ederim bana merhametten bahsetme çünkü kimseye merhamet edecek halim yok.” (Syf 9-13)

“Benim anlamadığım neden Kiev'e gitme zahmetine katlandığın. Orası kiliseler ve Yahudi karşıtlarıyla dolu tehlikeli bir şehir.”

Yakov acı acı, “Başından beri aldatıldım,” dedi. “Bizzat başıma gelenleri zaten biliyorsun, askerde geçirdiğim birkaç ay dışında hep burada yaşadığımı da söylememe gerek yok. Bu kasaba bir hapishane gibi.  Hmelnitski zamanından beri hiçbir şey değişmedi. Giderek çürüyor ve Yahudiler de onun içinde çürüyor. Burada hepimiz birer mahkûmuz. Bunu sana söylememe bile gerek yok. Bu yüzden en sonunda başka bir yerde yaşamaya karar verdim. Hayatımı kazanmak istiyorum. Dünyanın en azından bir kısmıyla tanışmak istiyorum. Son yıllarda birkaç kitap okudum ve hiçbirimiz farkında olmadan neler olup bittiğini görmek çok şaşırtıcıydı.”

(…)

“Açık konuşmak gerekirse, asla tam olarak doyuramayacağı istekleri olan bir adamım. En azından burada. Buradan ayrılıp şansımı denememin zamanı geldi. Ne demişler, yerini değiştiren talihini değiştirir.” (Syf 17-18)

İtiraf etmek istemese de gitmekten başka şansı olmadığını içten içe biliyordu. Arkadaşları geride kalmıştı. Alışkanlıkları, şöyle ya da böyle en iyi hatıraları hep kasabada kalmıştı. Ama utancı da onlarla birlikte geride kalmıştı. Geçinmekte, kendinden daha az akıllı ve daha az yetenekli birçok kişiden daha başarısız olduğu için gidiyordu. (…)

Geçinmekte, kendinden daha az akıllı ve daha az yetenekli birçok kişiden daha başarısız olduğu için gidiyordu. (Syf 25-26)

Yakov, Lukianovski’deki tuğla fabrikasına birkaç kilometre uzaklıkta, Plosski’nin ticari kesiminde yer alan Bölge Adliyesi’nin iç karartıcı taş binasındaki yüksek tavanlı uzun hücresindeydi. (Syf 77)

Gençliği ellerinden kayıp gidiyordu.

Neredeyse üç aydır mahpustu. Bibikov'un öngördüğünün tam üç katı. Üstelik bunun ne zaman sona ereceğini ancak Tanrı biliyordu.

Yakov başına gelenleri idrak etmeye çalışarak neredeyse aklını yitirme noktasına gelmişti. Zavallı, zararsız bir tamircinin hapiste ne işi vardı? Bu korkunç, sonu gelmek bilmeyen tutukluluğu hak etmek için ne yapmıştı? Bu adaleti olmayan dünyada payına düşen acıyı zaten çekmemiş miydi?

Çaresizlik içinde, kasabayı terk edip kendini hapiste bulmasına dek uzanan kaçınılmaz olaylar dizisini kavramaya çalışıyor ama bu garip ve beklenmedik olayların anlamlı ve birbiriyle ilişkili olduğunu düşünmeyi başaramıyordu.

Evet, dünya böyle bir yerdi işte. Yağmur yangınları söndürüyordu ama bir yandan da sellere yol açıyordu. Öte yandan başına gelenlerin çoğu anlamsızdı. Bazı hatalar yapmıştı ama bedelini de fazlasıyla ödemişti.

Sanki karanlık gecelerden birinde altında durduğu için üzerine kalın, kara bir ağ düşmüştü. Şimdi Yakov ne yana koşarsa koşsun kendini bu yapışkan sarmaldan bir türlü kurtaramıyordu.

(...)

Kim olduğunu açıklayabilmenin açlığını çekiyordu. Yakov'du o, Pale'deki küçük bir kasabadan çıkma bir tamirci, bir yetim. Raisl Şmuel ile evlenmiş, onun tarafından terk edilmişti. Hayatı boyunca fakir olmuş, ekmeğini kazanmak için canla başla çalışmıştı. Başka açılardan da fakirdi. Yakov bu ise, hapiste ne arıyordu? Hayatı zaten bir ceza gibiyken onu bir kere daha cezalandırmak isteyen kimdi? Zararsız bir adamı hapishanenin bu kalın taş duvarları arasına neden kapatıyordu? Onlara katil olmadığını söyleyerek yalvarmak istiyordu. Bunu herkes biliyordu. Gidip kasabasındakilere sorabilirlerdi.

Yetkililerden herhangi biri, Grubeşov, Bodyanski, hapishane müdürü, hangisi olsa fark etmezdi, onu daha önceden tanısalardı asla böyle canavarca bir cinayet işleyebileceğine inanmazlardı. Masumiyeti bir kâğıda yazılı olsaydı, bu kâğıdı çıkarıp uzatır, “Alın, okuyun. Hepsi burada yazıyor,” diyebilirdi.

(…)

Adliyedeki nezarethanede geçirdiği ilk günlerde yapılan suçlama Yakov’a çok yersiz gelmiş, tamirci hayatı ve amaçlarıyla hiç örtüşmeyen bir durumda kaldığını düşünmüştü.

Ne var ki mağaraya gittiklerinde olayın alakasızlığı hakkında, gerçekler hatta deliller hakkında bile düşünmekten vazgeçmişti. “Mantık” aramanın anlamı yoktu. Ortada sadece bir Yahudi'ye, hatta tüm Yahudilere karşı yazdıkları bir senaryo vardı. Yakov da şans eseri bu olayın kurbanı oluvermişti. Suçlama yapıldığı için mahkemeye çıkarılacaktı, başka bir neden olması gerekmiyordu. Yahudi olarak doğmuş olmak, en acımasız hataları da dahil olmak üzere tarih karşısında savunmasız kalmak demekti. Rastlantı ve tarih, Yakov'u asla dahil olmayacağı bir olaya dahil edivermişti. Kişisel bir dahil oluş değildi bu, öte yandan olay nedeniyle çektiği acı ve sefalet öyle değildi. Acısı kişiseldi, canını yakıyordu ve muhtemelen asla sona ermeyecekti.

Kapana kısılmış, terk edilmiş ve çaresiz hissediyordu kendini. Ortadan kayboluvermişti ve dost diyebileceği kimsenin bundan haberi bile yoktu.   (Syf 157-159)


ARŞİV