Carlo Levi: İsa Bu Köylere Uğramadı

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Carlo Levi ile devam ediyor.

19 Haziran 2026 - 10:00

CARLO LEVI (29 KASIM 1902 - 4 OCAK 1975)

İtalyan yazar, ressam, doktor ve antifaşist siyasetçi Carlo Levi, 1902 yılında İtalya'nın Turin kentinde doğdu. Torino Üniversitesi'nde tıp eğitimi aldı ve doktor olarak mezun oldu. Ancak meslek yaşamını yalnızca tıp alanında sürdürmeyip resim, edebiyat ve siyasetle de yakından ilgilendi. 1920'li ve 1930'lu yıllarda İtalya'daki faşist yönetime karşı çıkan aydınlar arasında yer aldı. Bu nedenle 1935 yılında tutuklanarak Güney İtalya'nın Lucania bölgesine sürgün edildi.

Sürgün yıllarında bölge halkının yoksulluğunu ve yaşam koşullarını yakından gözlemleyen Levi, bu deneyimlerini 1945 yılında yayımlanan Christ Stopped at Eboli (İsa Bu Köylere Uğramadı) adlı kitapta anlattı. Eser kısa sürede büyük ilgi gördü ve modern İtalyan edebiyatının klasikleri arasına girdi.

II. Dünya Savaşı sonrasında gazetecilik ve siyasal faaliyetlerini sürdüren Levi, daha sonra İtalya Senatosu'nda görev aldı. Edebiyat, sanat ve siyasal düşünceyi bir araya getiren çalışmalarıyla 20. yüzyıl İtalyan kültürünün önde gelen isimlerinden biri olarak kabul edildi. 4 Ocak 1975'te Roma'da hayatını kaybetti ve sürgün yıllarını geçirdiği Aliano kasabasına defnedildi.

Yazarın Alfa Yayınları tarafından basılan İsa Bu Köylere Uğramadı isimli kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz.

İSA BU KÖYLERE UĞRAMADI

Savaşlarla ve tarih denilen şeyle dolu yıllar geçti. Oradan oraya sürüklendiğim için, köylülerimden ayrılırken onlara verdiğim aralarına dönme sözümü henüz tutamadım; üstelik tutabilecek miyim veya ne zaman tutabileceğim bilmiyorum. Ama kapalı bir dünyada bir odaya kapanınca, hafızamda acısıyla ve geleneklerle baş başa kalmış, Tarih ve Devlet tarafından reddedilmiş, ebedi yen sabırlı o dünyaya, köylülerin durağan uygarlıklarını sefalet ve Issızlık içinde, çorak topraklar üzerinde, ölümün karşısında yaşadığı, rahatlıktan ve yumuşaklıktan uzak o diyara geri dönmekten mutluluk duyuyorum.

"Biz Hıristiyan değiliz,” diyorlar, "İsa bu köylere uğramadı." Onların dilinde Hıristiyan, insan demek; defalarca duyduğum bu deyiş onların ağızlarında belki de hüzünlü bir aşağılık komplek- sinin ifadesinden başka bir şey değil. Biz Hıristiyan değiliz, biz insan değiliz, biz insan sayılmıyoruz, ancak hayvan sayılabiliriz, yük hayvanı gibiyiz, hatta hayvandan aşağıyız, yabani hayvanlar, şeytani veya meleksi hayatlarını özgürce yaşayan yabani hayvan- lar gibiyiz. Yine de bizler ufkun ötesindeki Hıristiyanların dün- yasına, onun ağırlığına ve aramızdaki kıyaslamalara katlanmak zorundayız. Ama bu ifadenin çok daha derin bir anlamı var, o da sembolik şeylerde her zaman olduğu gibi, kelime anlamı. Yolun ve trenin Salerno kıyılarından ve denizden ayrılıp Lucania'nın issız topraklarına yöneldiği Eboli'nin ötesine İsa gerçekten uğramadı.(…) Bu topraklara işgalciler, düşmanlar veya buraları anlamaktan âciz ziyaretçiler dışında hiç kimse dokunmadı. Mevsimler, bugün de tıpkı İsa'dan üç bin yıl öncesinde olduğu gibi, köylünün bitmek bilmeyen emeğinin üzerinden akıp gidiyor; ne insani ne de ilahi bir mesaj bu çetin yoksulluğa hitap etti. Farklı bir dil konuşuyoruz, dilimiz burada anlaşılmıyor. Büyük gezginler kendi dünyalarının sınırlarının ötesine geçmediler, kendi ruhlarının, iyiliğin ve kötülüğün, ahlakın ve kefaretin yollarında yürüdüler. İsa, Yahudi ahlakçılığının yeraltı cehennemine inerek, zamana açılan kapılarını yıkıp sonsuzluğa kadar mühürledi. Fakat günahın ve kefaretin olmadığı, kötülüğün ahlaki değil, dünyevi bir acı olduğu ve yine dünyevi şeylerde sonsuza dek var olduğu bu karanlık diyara İsa inmedi. İsa bu köylere uğramadı.

(…)

Bir ağustos günü, öğleden sonra küçük ve harap bir arabayla Gagliano'ya vardım. Ellerim kelepçeliydi ve yanımda pantolonlarının yanlarında kırmızı şeritler olan, devletin ifadesiz yüzlü, güçlü kuvvetli iki temsilcisi vardı. Buraya gönülsüzce geldim, her şeyin çirkin olmasına hazırlıklıydım çünkü daha önce yaşadığım ve Lucania'yı tanımayı öğrendiğim Grassano'dan aniden gelen bir emirle ayrılmak zorunda kalmıştım. Orada kaldığım zaman dilimi başlarda zorlu geçmişti. Buradaki bütün köyler gibi Grassano da yüksek ve ıssız bir tepenin zirvesinde beyaz bir köy; çölün yalnızlığında küçük, hayali bir Kudüs gibi. Köyün tepesine, rüzgârlı kiliseye tırmanmayı çok severdim; oradan göz alabildiğinde, her yöne doğru sonsuz bir ufka bakabilirdim, ufkun tamamı birbirinin aynıydı. Sanki beyazımsı, tekdüze ve ağaçsız bir toprak denizinin ortasındaydık. Köyler beyaz ve uzakta, her biri kendi tepesinin zirvesinde: Irsina, Craco, Montalbano, Salandra, Pisticci, Grot- tole, Ferrandina. Eşkıyaların toprakları ve mağaraları, oradan belki denize, Metaponto ve Taranto'ya kadar. Bu çorak toprağın karanlık erdemini sezmiş gibiydim ve onu sevmeye başlamıştım; yer değiştireceğim için üzgündüm. Ayrılıklarda acı çekmek benim doğamda var, bu yüzden yerleşmek zorunda kaldığım bu yeni köye karşı mesafeliydim. Ama yolculuk ve Basento vadisini çevreleyen dağların ötesinde, hakkında birçok hikâye duyduğum ve hayalimde canlandırdığım yerleri görme ihtimali beni mutlu ediyordu.  (Syf-13 -15)

Arabadan indirilip ağır işiten, sarı yüzü sivri siyah bıyıklı, avcı ceketli, zayıf, kuru bir adam olan belediye kâtibine teslim edildim, ardından belediye başkanı ve karabinyer çavuşuyla tanıştırıldım ve yola çıkmak için acele eden muhafızlarımla vedalaştıktan sonra yolun ortasında yapayalnız kaldım. Ancak o zaman köyün aslında yoldan görünmediğini fark ettim, zira köy iki vadinin arasındaki sırtın üzerinden dik bir şekilde inen tek bir sokağın etrafında solucan gibi dolanıyor, sonra iki vadi daha arasında tekrar tırmanıp tekrar iniyor ve boşluğa gelince son buluyordu. Geldiğimde gördüğümü sandığım kırsallık artık görünmüyordu. Her tarafta, üzerindeki evlerin sanki havada asılıymış gibi durduğu, beyaz kilden uçurumlardan başka bir şey yoktu; her yanda üzerinde hiç ağaç veya ot olmayan, suyun oyduğu çukurlarla, konilerle kaplı, ay yüzeyini andıran beyaz killi topraklar vardı. (Syf 17)

Köylüler için devlet gökten bile daha uzak ve kötücüldür, çünkü her zaman onların karşısındadır. Siyasi formüllerinin, yapısının, programlarının ne olduğu önemli değildir. Köylüler bunları anlamaz, çünkü bu dil onlarınkinden farklıdır ve onu anlamak istemeleri için de bir neden yok. Devlete ve propagandaya karşı mümkün olan tek savunma, tıpkı doğanın felaketleri altında bellerini büken o kasvetli teslimiyet gibi, boyun eğmektir.

Bu nedenle haklı olarak, siyasi mücadelenin ne olduğunu anlamazlar; o, Roma'dakilerin kendi aralarındaki kişisel bir meseledir. Sürgün edilenlerin düşüncelerinin ne olduğunu ve neden buraya gönderildiklerini bilmek umurlarında değildir, ama onlara iyi gözle bakarlar ve kardeşleri olarak görürler, çünkü onlar da, gizemli nedenlerle de olsa, kendi kaderlerinin kurbanıdırlar. İlk günlerde, köyün dışındaki patikada beni henüz tanımayan yaşlı çiftçilerle karşılaştığımda, eşeklerinin üzerinde durup beni selamlayıp bana sorular sorarlardı: "Kimsin sen? Nereye gidiyorsun?" "Yürüyorum," diye cevap verirdim, "Sürgünüm." "Sürgün mü? Yazık! Roma'da birileri senin kötülüğünü istemiş," derlerdi ve başka bir şey eklemeden, eşeklerini tekrar harekete geçirirken, bana kardeşçe, merhametli bir edayla gülümserlerdi.

Bu pasif kardeşlik duygusu, bu birlikte acı çekme, bu teslimiyetçi, dayanışmacı, yüzyıllık sabır köylülerin derin, ortak bir duygusudur, dini değil doğal bir bağdır. Genelde siyasi bilinç denilen şeye sahip değiller, olamazlar da, çünkü onlar kentli değiller, kelimenin tam anlamıyla paganlar. Devletin ve şehrin tanrıları, kurdun ve yaban domuzunun hüküm sürdüğü, herhangi bir duvarın insanların dünyasını hayvanların ve ruhlarınkinden veya ağaçların görünür yapraklarını karanlık yeraltı köklerinden ayırmadığı bu killi topraklarda bir külte sahip olamazlar. Köylüler, her şeyin karşılıklı etkilerle birbirine bağlı olduğu, her bir şeyin duyarsızca hareket eden bir güç olduğu, büyülü etkilerle aşılmayacak hiçbir sınırın olmadığı bu yerde gerçek anlamda bir bireysel bilince bile sahip olamazlar. Hiçbir şeyin belirli olmadığı, insanın güneşinden, hayvanından, sıtmasından ayırt edilemediği bir dünyaya gömülü olarak yaşarlar. Burada ne paganlığa eğilimli edebiyatçıların özlemini çektiği mutluluk ne de umut vardır; bunlar bireysel duygulardır, burada kahırlı bir doğanın amansız pasifliği vardır. Ama köylülerde ortak bir kaderin ve kabullenişin insani duygusu güçlüdür. Bu bilinçli bir eylem değil, bir histir; konuşmalarla ya da sözlerle ifade edilmek yerine hayatın bütün anlarında, bütün jestlerinde, bu çöller boyunca eşit şekilde uzanıp giden bütün günlerde insanlar onu yanlarında taşır.

(…)

 Mantık ya da sebep ve sonuç yoktur, sadece kötü bir kader, kötülük isteyen bir irade vardır ki o da eşyanın büyülü gücüdür. Devlet de, ekinleri yakan rüzgâr ve kanımızı kemiren ateş gibi bu kaderin biçimlerinden biridir. Hayat ancak kadere karşı sabırlı ve sessiz olmaktan ibarettir. Kelimeler ne işe yarar? İnsan ne yapabilir? Hiçbir şey. (Syf 78-79)

(…)

Büyük Savaş bile köylüleri ilgilendirmiyordu. Onu yaşamışlardı ama şimdi sanki unutmuş gibiydiler. Kimse gösterdiği cesaretle övünmüyordu, çocuklarına yaptıkları savaşları anlatmıyordu, yaralarını göstermiyordu ve çektikleri acılardan dolayı yakınmıyordu. Onlara bir şeyler sorduğumda kısa ve kayıtsız cevaplar veriyorlardı. Savaş büyük bir talihsizlikti, bütün diğer talihsizlikler gibi ona da katlanmışlardı.

O savaş da Roma'nın savaşıydı. O zaman da o üç renkli bayrak takip edildi, burada hayli tuhaf görünen, anlaşılmaz ve şiddet dolu, başka bir İtalya'nın hanedan renkleriydi onlar. O neşeli, arsız kırmızı ve o yeşil, ağaçların bile gri olduğu ve killi topraklarda çimlerin yetişmediği burada çok saçma duruyordu. Bu renkler ve bütün diğerleri asalete ait girişimlerdir, soyluların kalkanlarında ya da şehirlerin sancaklarında güzel görünürler. Köylülerin bunlarla ne ilgisi var? Köylülerin tek rengi var, hüzünlü gözlerinin ve giysilerinin rengiyle aynı; bu bir renk değil, toprağın ve ölümün karanlığı. (Syf 130)

Devletler, teokrasiler ve örgütlü ordular doğal olarak dağınık köylülerden daha güçlüdür; bu nedenle köylüler egemenlik altına alınmaya boyun eğmek zorundadır ama kendilerine tamamen düşman olan bu uygarlığın görkemini ve eylemlerini kendilerine ait gibi hissedemezler. Kalplerine yakın olan tek savaş, kendilerini bu uygarlığa, tarihe, devletlere, teokrasiye ve ordulara karşı savunmak için yaptıkları savaşlardır. Bunlar kara kumaşları altında, askeri düzen olmadan, sanat olmadan ve umut olmadan yaptıkları savaşlar, zavallı ve her zaman kaybedilmeye mahkûm savaşlar; şiddetli, umutsuz ve tarihçiler tarafından asla anlaşılamayacak savaşlar. (Syf 132)

 

 

 


ARŞİV