Cemal Süreya: Günlükler

Edebiyat hayatımızdan hatırlamalar dizimizde bu hafta Kadıköylülerin sevgili şairi Cemal Süreya'nın Günlük yazılarına ve ilk şiirine yer veriyoruz

04 Ocak 2019 - 11:22

Gazete Kadıköy, yazarlarımızın, şairlerimizin eserlerinden küçük alıntılarla oluşacak bir “köşe” açtı. Amacımız, bir edebi seçki ya da güldeste hazırlamak değil. Edebi değerlendirmelerde bulunmak hiç değil. Yalnızca bir gazete köşesi ölçeğinde kalmak üzere geçmiş edebiyat hayatından bazı ilginç satırları hatırlayıp bellek tazelemek. Bu vesileyle yazıların yer aldığı kitapları okuyucularımıza hatırlatmak.  Keyifle okuyabileceğiniz birbirinden farklı yazılar sunabileceğimizi umuyoruz.

CEMAL SÜREYA (1931 - 9 Ocak 1990)

“Hayat kısa kuşlar uçuyor”, “Özgürlüğün geldiği gün, o gün ölmek yasak” “Ben hangi şehirdeysem yalnızlığın başkenti orası” dizeleriyle milyonların şairi olan Cemal Süreya aynı zamanda Kadıköy denince akla gelen ustalardan. 9 Ocak 1990 yılında aramızdan ayrılan Cemal Süreya uzun yıllar Kadıköy’de yaşadı ve Kadıköylülerin sevgili şairi oldu.

İlk şiiri “Şarkı­sı-Beyaz” 1953’te Mülkiye dergisinde yayımlanan Cemal Süreya, kendine özgü söyleyiş biçimi ve imgeleriyle ikinci yeni şiirinin öncülerindendir.

Unutulmaz şiirleri dışında deneme ve çevirileriyle edebiyata önemli katkıları olan Cemal Süreya’nın Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan “Günlükler” adlı kitabından, özellikle Kadıköy ve Kadıköylü yazar ve şairlerle ilgili olan yazılarından bölümlerle birlikte ilk şiirini yayınlıyoruz.

1. Gün

İsmet Paşa ne demişti Lozan’daki çiçekçi kıza,

Dünyada ne varsa, iste onu demişti.

Doğru mu, bilmiyorum; ama İsmet Paşa, Lozan’da bir çiçekçi kızla ilgilenmiş. Çok inandığım biri söyledi geçende. Kızın hâlâ yaşıyor olduğunu da söyledi. Doğru olsun, olmasın, burada söz konusu olan artık benim gerçeğimdir. Yukarıdaki iki dizeyi de bunun için kurdum. Bir şiirin ilk iki dizesi olacaktı. Geliştiremedim. Ama, sanırım, bugün yerini buldu. Söze o iki dizeyle başladım.

Yine sanırım, bu yazı biçimi bana uyacak. Uyarsa yaşadığım sürece akıp gitsin. Adını sonra koymalıyım. Neye dönüşecek, belli değil. Biliyorum, sürekli yazmak bir serüven, yazmaksa bir tören. Günce değil. Tarihler belirsiz. “1.gün”, “2.gün”… ayırma çizgileri olarak da kabul edilebilir. Yine de günce. Çünkü her gün yazacağım. “3.gün”den sonra “6.gün”e geçmişsem, demek ki aradaki iki günü de yazmışım, ama yayımlamayı uygun görmemişim. Onlar yayımlandığı gün ben hayatta olmamalıyım.

9. Gün

Dağlarca, pencerenin önündeki masada bir başına oturuyordu. Çantasını yanındaki sandalyenin boynuna asmış. Sırtında bej bir ceket. Son günlerde giyimine ayrı bir özen gösteriyor. Saçlarının, özellikle de kaşlarının ağarması yüzüne ayrı bir anlam, bir yumuşama getirdi. Gözlerinin bu kadar mavi olduğunu, bakışlarının bu kadar ışıltılı olduğunu yeni ayrımsıyorum. Kar, gölü ışıldattı. Bütün bunlara karşın, sözleri eskisinden çok daha iğneli.

Ama neşeli bugün.

“Bütün şehitler toplumcudur” dizesine dayanan bir şiir üzerinde çalışıyormuş. Yazdığı bölümü birkaç kez okudu. “Bu şiir” dedi, “benim için çok önemli. Bütün şehitler toplumcu olunca, gericilerin elinden her şeyi almış oluyorum. Çünkü onlar yalnız şehitlere bel bağlamaktalar”.

Bir gün şöyle demişti: “Evet, toplum kendi yönetim biçimini kendi kurar. Ama hangi toplum? Bugünde dünkü.”

Dikkat ettim, Dağlarca içki içerken kontrolünü hiç yitirmediği gibi, belli bir dozdan sonra sanki ikinci bir kontrol daha kazanıyor.

 

15 Ekim 1984

35.Gün

Bağırdım kan gibi aktı sesim.

Özdemir Asaf’ın bu dizesini çok sevmiştim. O sıralar Haydarpaşa Lisesi’ndeydim. Şiir, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’sunda yayımlanmıştı. Aylarca oyalandım onunla. Daha sonra, 1950’de, Siyasal’a götürdüm. Yeni arkadaşlara sevdirmeye çalıştım. Bir o dizeyi, bir de yine Özdemir Asaf’ın Kaynak’ta yayımladığı “Eskimo Şiiri” çevirilerini.

Özdemir Asaf’la, 1955’te, belki de biraz daha sonra, İstanbul’da tanıştık. Dünya Kaçtı Gözüme’nin kapak baskısı için uğraşıyordu; Cağaloğlu’ndaki ufak (ama lüks) “Sanat” Basımevi’nde. Boyuna o dizeyi söylüyordum ona. Benimle yakından ilgilendi. O dize… çoktan dışına çıkmıştı o dizenin. “Boş ver onu.” Belli etmiyordu, önemsemez gibiydi de, ama yeni bir kuşağın belirmesinden iyice rahatsız olduğu her halinden belliydi. Kibarlığı bunu sadece tedirginlik düzeyinde tutmaya çalışıyordu.

Dünya Kaçtı Gözüme, onun mistisizmden “kabalistik” bir dünyaya doğru hızla yer değiştirmeye çalışmasının bir ürünü: Acemi ve beklenmedik bir dışadönüklük, utangaç bir adamın birdenbire çadır tiyatrosunda en güldürücü rolleri üstlenme çabası.

Daha sonraki kitaplarında bu çizgide rahatlamasını bildi.

Bence özgün olamadı, ayrık’lığın tatlarını yaşadı.

Kimsenin okuru, Özdemir’inki kadar türdeş değildir, diyorum. Bütün okurları birbirine benzer; şiir sevmezler, yalnız onun şiirinden tat alırlar; sofra beğenisini görselleştirmişlerdir; kış turizminin bağnaz müşterileridirler.

Özdemir’in lirizmi terk ettikten sonraki şiirlerinden lirizmi süzmek isterler. Onun şiirini okurunun yüzüyle çözmeli.

Bir Ziya Osman, bugün bir çeşmedir, oralarda bir yerde yaz kış akar durur. Yarın da akacaktır. Yanı başında şadırvanı bile vardır.

Özdemir Asaf’ın şiiri, usta bir tiyatro oyuncusunun, ölümünden sonra da aklımızdan silinmeyen rolü gibi.

Yetenek tersyüz edilemez öyle her zaman.

1 Kasım 1984

47. Gün

Ayşekadın (337 11 60): 80.000+200.000.

Altıyol, Tırnakçı Han, 5/2. Sahibinden.

Sahrayıcedid (338 78 54): 70.000, sobalı

Çiftehavuzlar (335 12 20): 70.000.

Hürriyet’ten çıkardığım kiralık ev ilanları bunlar. Bugün bağlantı kurulması gerek. Mutlaka hepsinin 4-6 aylık peşinatı da vardır. Ömrümde iki kez küçük bir daire alma olanağım oldu. İkisini de kullanamadım.

Birincisi, Avrupa’dan döndüğüm zamana rastlar; orda biriktirdiğim parayla bir Chevrolet getirmiştim. Bir arabayla bir daire değişimi yapılabiliyordu. Kullanamadım. Arabayı gümrükten çıkaracak param da yoktu. Bir yakınımın aracılığıyla bir müşteri çıktı. Gümrük vergisini o ödedi. Gelen parayla Papirüs’ü çıkardım.

İkinci olanağım (olanak denirse), emeklilik ikramiyesi. Alacağım dairenin ancak dörtte birini karşılıyordu. Geri kalan dörtte üçü borçlanmayı göze alamadım. O paraya hiç dokunmadım. Bankada duruyor. Enflasyona karşın, yine de iyi: Peşin kira, depozit vb. ödeyeceğiz ya!

Emlak komisyoncuları ilginç bir yol bulmuşlar: Kiracı gibi gidip evin durumunu, fiyatını, öbür koşullarını öğreniyorlar, kira, diyelim 60.000 lira; 65.000 lira olarak ilan ediyorlar. Yıllık kiradan aldıkları yüzde 10 komisyon onlara yetiyor. Mal sahibi de kendi isteğinden daha fazla kira ödeyen yeni müşteriden memnun.

Komisyoncuya başvurmak bana soyulmak gibi geliyor. Depozit denen şeyinse bir çeşit haydutluk olduğu kanısındayım. Cahit Kayra’ya göre ise komisyoncuya başvurmak şart.

Feneryolu’nda bir kadın evini gezdirdi. Yağlıboya ve badana, eve girmeden yaptırılacak. Ve onun yolladığı adam yapacak bu işi.

Sahrayıcedid’de ufak bir daire. Adam ve eşi Levent’ten geldiler. Bizimle birlikte üç dört kişiye daha, aynı saatte randevu vermişler. Adam komisyoncu mudur, mal sahibi midir, onu da bilmiyoruz. Bu da bir sınav. Sonunda şöyle dedi adam: “Yarın şu saatte hepiniz telefon edin. Gözümüz kimi tutmuşsa, evi ona vereceğiz.” Sanırım, gözü biraz beni tutmuştu. Ordan onurum kırılmış gibi çıktım. Aramadım.

48. Gün

Aramadım. Bu arada bizim üstat (Cahit Kayra), hem de “sahibinden” olmak üzere bir ev bulmaz mı? Sadiye Hanım’ı da böylece tanıdık.

Birlikte gittik gösterilen adrese. Sadiye Hanım, kapıyı araladı. Ufarak bir kadın. Ağabeyi Yargıtay üyesiymiş. İyi. Koşulları şunlar. İyi. Depozit, peşin kira, cam cilanın eve girmeden yenilenmesi. Bunlar da iyi. Fiyat, yetmiş. Ne yapalım, o da fena değil. Daha evi görmeden, tuttum diyorum.

Ne var ki Sadiye Hanım fazlaca kefil meraklısı. Üstadı gösterdim: “Kefilim eski enerji bakanıdır.” Sadiye Hanım hiç umulmadık bir çıkış yaptı:

- Bakan istemem!

- Müfettiş?

- Müfettiş de olmaz.

- Peki?

- Memur kefil bulun. En az üç tane. Memur, yani banka müdür yardımcısı gibi, muhasebeci gibi.

Bu konuda da anlaştık. Ertesi gün Sadiye Hanım evi gezdirdi bana. Bayağı güzel yer. Bu arada kefiller için ek açıklama da yaptı. “Banka müdür yardımcısı gibi” adamların ev ve iş adreslerini, telefon numaralarını, kaç lira aylık aldıklarını, işlerinde kaç yıllık olduklarını öğrenip kendisine sunacağım.

Sadiye Hanım’ın belirsiz memur kavramını “banka müdür yardımcısı gibi” deyimine de bitiştirerek altı kefil buldum (çünkü ayrılırken başka bir müşteri daha bulduğunu, seçim işini kefillerin belirleyeceğini, bunun için de ne kadar fazla kefil gösterirsem benim adıma iyi olacağını da eklemişti): Ankara Vali Muavini Ali Hasan Özer, İş Bankası Dış Münasebetler Müdürü Erol Sancar, Petrol Ofis Gemi İnşaat Müdürü Uğur Ünal… Bakanlığı uygun görülmeyen Cahit Kayra’yı da bu kez Yat Finansman Müessesesi’nin bir ilgilisi olarak gösterdim.

Birsen’le birlikte sevinçle Sadiye Hanım’a koştuk. Sadiye Hanım listeyi aldı ve bizi damga pulu, kira sözleşmesi kâğıdı almaya gönderdi. Bunları getirdiğimizde, listeyi geri uzattı: İş Bankası Müdürü Erol Sancar 25 yıllıkmış, yakında emekli olabilirmiş, bu yüzden sağlam kefil sayılmazmış. “Bunu tamamlayın,” dedi. “Ayrıca kefillerin sicilleri de gerek bana”.

Sadiye Hanım’ın evi hâlâ boş.

ŞARKISI BEYAZ

Ayıcılar geçti, affedilmemiş insanlar geçti

Şehirler taş yürekliydi

Şarkısı-beyaz

İnsanların büyük rüyaları vardı

İnsanlar bir ölümle öldüler ki

Sevgiler arasında şaşırıp

Bir unuttular ki deme gitsin.

 

Ben olanca kuvvetimle

Halatlara asılıyorum nafile

Ben ayrı düşmüşüm bir kere

Ayrı düşmüşüm insanlardan.

Bu yıldız tutmaz mavilikte

Ne deniz ne köpük kar eder bana.

 

Arada bir ağlamak için

Onu kocaman ellerimle sevdim.

Ölüm daha saçlarına gelmemişti

Şarkısı-beyaz

Saçlarını koynumda saklıyorum

Arada bir ağlamak için.

 

Ve suların altında mavileyin

Küstah bir çalparaydı ayağını uzatmış

Mesut hatırasına balıkların.

Ve kocaman küfürleriyle sarhoş

Yatardı yavaşlamış tüyleriyle

Gemicilerin öldürdüğü kuş.

 

Siraküzaya uğrayamadık

Torbadaki çakıllara baktım

Şarkısı-beyaz

Benimkilerin üstünde üç tane hilal

Üç tane uzun hilal vardı, upuzun

Siraküza açıklarında bahanesiz bir yaz

Çalkandık durduk.

 

Ayıcılar geçti, mağlup insanlar geçti

Rüyalar darmadağındı

Şarkısı-beyaz

Sonra dalgalar geldi dile

Sonra bir mavilik aldı her yerimizi;

Nasıl hatırlıyorsan dünyayı

öyle…

 

(Mülkiye dergisi / 1953 / Süreya’nın yayımlanan ilk şiiri)

Etiketler; cemal süreya

ARŞİV