MIGUEL DE CERVANTES SAAVEDRA (1547-1616)
1547’de İspanya’nın Alcalá de Henares şehrinde doğdu. Ekonomik sıkıntılar içinde geçen çocukluk yıllarına rağmen edebiyata erken yaşlarda ilgi duydu. Gençlik yıllarında İtalya'ya giden Cervantes, burada Rönesans kültürüyle tanıştı. 1571 yılında Osmanlı Donanması ile Haçlı Donanması arasında gerçekleşen İnebahtı Deniz Savaşı'na katıldı ve sol elinden ağır yaralandı. Bu nedenle yaşamı boyunca “İnebahtı'nın çolak kahramanı” olarak anıldı.
1575’te Cezayir’de korsanlar tarafından esir alındı ve beş yıl boyunca esaret hayatı yaşadı. 1580 yılında ailesinin ve Trinitarian rahiplerinin girişimleriyle fidyesi ödenerek özgürlüğüne kavuştu.
Serbest bırakıldıktan sonra İspanya’ya döndü ve çeşitli kamu görevlerinde bulundu. Tiyatro oyunu, şiir ve öyküler de kaleme alan Cervantes asıl ününü yaşamının sonlarına doğru hapishanede yazdığı Don Kişot ile kazandı. Alonso Quijano'nun, sadık yaveri Sancho Panza ile çıktığı maceraları anlatan eser, dönemin popüler şövalye hikâyelerine ince bir hiciv niteliği taşıyordu. Ancak zamanla yalnızca bir parodi olmaktan çıkıp insan doğasını, idealizm ile gerçekçilik arasındaki çatışmayı ve hayal gücünün sınırlarını sorgulayan evrensel bir başyapıta dönüştü.
Modern romanın kurucusu kabul edilen Cervantes 1616’da Madrid’de öldü. Yazarın Can Yayınları tarafından yayımlanan Köşecik ile Kısacık kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz.
KÖŞECİK İLE KISACIK
Kastilya'dan Endülüs'e giderken görülen meşhur Alcudia düzlüklerinin sınırında bulunan Molinillo Hanı'nda, yazın sıcak günlerinden birinde, yaklaşık on dört on beş yaşlarında iki genç karşılaştılar. Her ikisi de on yedi yaşını aşmamıştı, ikisi de sevimliydi fakat kıyafetleri oldukça yıpranmış, yırtık pırtık ve yamalıydı. Paltoları yoktu, pantolonları keten bezinden yapılmıştı, çorap yerine ise çıplak ayakları vardı. Doğrusu, ayakkabıları da görünüşlerini pek telafi etmiyordu çünkü birininki kenevirdendi ve aşınmış olması ne kadar çok giyildiğini gösteriyordu; diğerininki ise delik deşikti ve tabanı düşmüştü, öyle ki ayakkabıdan başka her şeye benziyordu. Birinin başında avcıların taktıkları yeşil berelerden; diğerininkinde ise şeritsiz, geniş kenarlı, tepesi alçak bir şapka vardı. Biri omzunda, göğsünden geçirilmiş, düğüm yapılmış açık toprak renginde bir heybe taşıyordu; diğeri ise yüksüz ve heybesizdi fakat göğsünde göze çarpan büyük bir çıkıntı vardı. Sonradan anlaşıldığı üzere, bu çıkıntı çok kullanıldığı için aşınmış, yağ ve kirden sertleşmiş, valon' adı verilen bir yakalıktı; o kadar aşınmış ve parçalanmıştı ki tamamen ipliklerden oluşuyormuş gibi görünüyordu. İçine, oval şekilli kartlar sarılıp saklanmıştı; fazla kullanılmaktan dolayı kâğıtların uçları aşınmıştı ve daha uzun ömürlü olmaları için uçları kesilmişti, bu şekilde kullanılıyorlardı. İki delikanlı da güneşten yanmıştı; tırnakları uzundu, elleri de pek temiz değildi, biri yarım bir kılıç diğeri ise vaquero adı verilen sarı kabzalı bir kovboy bıçağı taşıyordu.
İkisi de hanın önünde bulunan bir sundurmanın altında serinlemek için dışarı çıkıp karşılıklı oturdular. Yaşça daha büyük görünen, küçük görünene sordu:
“Asilzade beyefendi, nerelisiniz ve nereye yolculuk ediyorsunuz?”
Yaşça küçük görünen soruya şöyle cevap verdi:
“Şövalye beyefendi, nereli olduğumu da nereye gittiğimi de bilmiyorum.”
Bunun üzerine yaşça büyük görünen şöyle dedi:
“Doğrusu, gökten inmiş birine benzemiyorsunuz ve burada, bu handa yaşıyor olmanız da mümkün olmadığına göre, mecburen yolunuza devam edeceksiniz demektir.”
“Öyle,” diye yanıtladı yaşça küçük görünen, “ama size doğruyu söylüyorum çünkü doğduğum yer benim memleketim değil; orada sadece, beni evladı olarak istemeyen bir baba ve bana üvey evlat muamelesi yapmaktan çekinmeyen bir üvey annem var. Yürüdüğüm yolu talihim şekillendirecek. Bu sefil hayatı sürdürmem için bana gerekli olan şeyleri verecek birini bulduğum yerde kalacağım.”
“Peki, herhangi bir mesleğiniz var mı?” diye sordu yaşça büyük görünen.
Yaşça küçük görünen cevap verdi:
“Bir yabantavşanı gibi hızlı koşmaktan, bir alageyik gibi zıplamaktan ve makasla çok zarif kesimler yapmaktan başka bir şey bilmem.”
“Bunlar harika, kullanışlı ve oldukça işe yarar beceriler,” dedi yaşça büyük görünen. “Belki de bir zangoç size Kutsal Perşembe günü sunağı için kâğıttan çiçekler kestirir ve karşılık olarak Azizler Günü'nde toplanacak olan zekâtı verir.”
“Benim kesimlerim o türden değil,” diye yanıtladı yaşça küçük görünen, “ama babam, Tanrı'nın lütfuyla, bir terzi ve çorapçıdır; bana tozluk biçmesini öğretmiştir. Bildiğiniz gibi bunlar ayak kısımları olan yarım çoraplardır ya da gerçek adıyla tozluklardır. Esasen öyle iyi kesip biçerim ki kötü talih beni köşeye sıkıştırmasaydı bu işte usta olabilirdim.”
“Böyle hadiseler ve daha beterleri hep iyi kimselerin başına gelir,” dedi yaşça büyük görünen, “ve iyi yeteneklerin en hızlı kaybolanlar oldukları hep kulağıma gelmiştir; fakat yine de talihinizi düzeltecek kadar gençsiniz. Yanılmıyorsam ve gözlerim beni yanıltmıyorsa, sizin başka gizli yetenekleriniz var ama bunları açığa çıkarmak istemiyorsunuz.”
“Evet, var,” dedi yaşça küçük görünen, “ancak bunlar alenen gösterilecek türden yetenekler değil, sizin de tahmin edeceğiniz gibi.”
Buna karşın yaşça büyük görünen şöyle dedi:
“Size şunu söyleyeyim, benim kadar iyi sır tutan bir genç bulmak zordur; bana kalbinizi açmanız ve sizi buna mecbur bırakmak adına, önce ben size kendi kalbimi açmak isterim çünkü talihin bizi burada tesadüfen karşılaştırdığını düşünmüyorum. Bugünden itibaren hayatımızın son gününe kadar gerçek birer dost olacağımızı düşünüyorum. Asilzade beyefendi, ben ünlü yolcuların birbiri ardına geçtikleri yer olmakla nam salmış olan Fuenfrida'da doğdum; adım Pedro del Rincón; babam saygın bir kişidir, Kutsal Haçlı Seferi'ne hizmet eden biri, başka bir deyişle halk arasında bulero ya da buldero olarak bilinen, Kilise adına af belgeleri satıp günahların bağışlanmasını sağlayan bir memurdur. Bazı günler ona işinde eşlik ederdim, yaptığı işi öyle iyi öğrendim ki af belgelerini dağıtma konusunda en iddialı olan kişiye bile bin basarım. Ancak bir gün af belgelerinin kendisinden ziyade parasına ilgi duymaya başladım ve bir çuval parayı kucaklayıp soluğu Madrid'de aldım. Orada, bir insana sunulabilecek en büyük keyif ve eğlencelerle birkaç gün içinde çuvalın içini boşalttım ve çuvalı da yeni evli damadın özenle katlanmış mendilinden daha kırışık bir halde bıraktım. Parayı korumakla görevli olan memurlar peşime düştüler, yakalandım, gözümün yaşına bakmadılar ama o beyler benim genç yaşımı göz önünde bulundurup beni bir zincire bağlamakla ve arada sırtımı kırbaçlamakla yetindiler, sonra da dört yıllığına Madrid Sarayı'ndan sürüldüm. Sabır gösterdim, boyun eğdim, kırbaçlara ve dayağa göğüs gerdim, sürgüne gitmek üzere yola koyuldum, her şey o kadar hızlı oldu ki bir binek hayvanı arayacak vaktim bile olmadı. Eşyalarım arasından en gerekli gördüklerimi yanıma aldım; bunlar arasında bu iskambil destesi de vardı." (O sırada, daha önce yakalık içinde taşıdığını söylediğimiz desteyi çıkardı.) "Bu desteyle Madrid'den buraya kadar hanlarda ve kervansaraylarda yirmi bir¹ oynayarak hayatımı kazandım. Siz beyefendi, onların her ne kadar yıpranmış ve kötü durumda olduklarını düşünseniz de onları bilen birinin elinde olağanüstü bir yetenek sergilerler; her el sonunda bir asın altta kalmasını sağlarlar. Eğer bu oyunda tecrübeliyseniz, ilk kâğıdınızda kesin bir as olduğunu bilmenin ne denli bir avantaj olduğunu bilirsiniz çünkü as hem bir hem de on bir görevi görür; bu sayede, oynanan sayı yirmi biri bulunca, paranız cebinizde kalır. Bunun dışında, bir büyükelçinin aşçısından quínolas ve parar (halk arasında andaboda denilen) oyunları konusunda bazı hileler öğrendim. Tıpkı sizin tozluk biçme işinde usta olduğunuz gibi, ben de kumar oyunları biliminde ustayım. Bu sayede açlıktan ölmeyeceğimden eminim çünkü her nerede olursa olsun bir çiftliğe gittiğinizde, kâğıt oynayarak vakit geçirmek isteyen biri mutlaka karşınıza çıkar. İkimiz bunu hemen denemeliyiz. Ağımızı atalım ve buradaki katırcılar arasından bir kuş yakalayabiliyor muyuz diye bir bakalım. Yani demek istediğim, ikimiz gerçekten yirmi bir oynuyormuşuz gibi davranalım; biri gelip de üçüncü olmak isterse, o kişi parayı kaybedecek olan ilk kişi olacaktır."
“Tanrı sizi korusun!” dedi yaşça küçük görünen, “Bana hayatınızı anlatarak büyük bir incelik gösterdiniz; bu yüzden ben de size kendi hikâyemi anlatmaya mecburum artık. Kısaca anlatacak olursam, hikâyem şöyledir:
Ben, Salamanca ile Medina del Campo arasında bulunan dindar bir yerde doğdum; babam bir terziydi, bana da mesleğini öğretti ve keskin zekâm sayesinde kesip biçme işinden yankesiciliğe atladım. Köy hayatının sıkıcılığı ve üvey annemin bana karşı sergilediği sevgisiz tavırlar nedeniyle köyümü terk ettim, mesleğimi icra etmek için Toledo'ya gittim ve orada harikalar yarattım; başörtüsünün altında asılı duran hiçbir kutsal yadigâr ya da ne kadar iyi saklanmış olursa olsun, Argos'un' gözleriyle korunsa bile, hiçbir para kesesi yoktur ki ellerim onu yoklamasın ya da makasım onu kesmesin. O şehirde dört ay kaldım ve bu süre zarfında hiçbir zaman yakalanmadım, polis tarafından tutuklanmadım, muhbir tarafından ihbar edilmedim. Fakat sekiz gün kadar önce, çift taraflı bir casus, yeteneklerimden hâkime bahsetmiş, o da maharetlerime hayran kalıp beni görmek istemiş; fakat ben kendi halinde bir insan olduğum ve böylesine saygın insanlarla çalışmak istemediğim için onunla karşılaşmamaya gayret ettim, bu nedenle şehirden öyle büyük bir aceleyle ayrıldım ki ne bir binek hayvanı, ne biraz para, ne de bir yük arabası tedarik edebildim.”
“Bunları unutalım gitsin,” dedi Rincón, “ve artık birbirimizi tanıdığımıza göre, bu gösterişli sözlere ve kibirli hareketlere gerek kalmadı: Açıkça itiraf edelim, cebimizde beş kuruşumuz yoktu, hatta ayağımıza geçirecek ayakkabımız bile yoktu.”
“Dediğiniz gibi olsun,” dedi adı Diego Cortado (yaşça küçük görünenin adı buydu), “dostluğumuz ebedi olacaksa, onu kutsal ve övgüye değer bir törenle başlatalım, Rincón Bey.”
Böylece, Diego Cortado yerinden kalktı ve Rincón'u samimi bir şekilde sıkıca kucakladı, Rincón da onu aynı şekilde kucakladı; ardından ikisi de evvelce bahsedilen, toz ve samandan temiz ama kurnazlıktan daha kirli olan kartlarla yirmi bir oynamaya başladılar. Birkaç el oynadıktan sonra, Cortado da hocası Rincón gibi desteyi kesip birliyi bulmaya başlamıştı.
O sırada, bir katırcı serinlemek için kapı önüne çıktı ve oyuna üçüncü kişi olarak katılmak istedi. Onu memnuniyetle kabul ettiler ve yarım saatten kısa bir süre içinde ondan on iki real ve yirmi iki maravedi (eski İspanyol para birimi)kazandılar. (Syf 11-16)
Rinconete daha çocuk sayılırdı ama yaşına rağmen çok akıllıydı ve iyi huyluydu. Babasıyla birlikte af kâğıtları satmak için dolaştığı zamanlarda güzel konuşmayı öğrenmişti. (…) Cariharta'nın, Repolido'nun Tarpeyalı bir denizci ve Ocaña kaplanı olduğunu söylediğinde aslında Hirkanya kaplanı demek istediğini anlamıştı; özellikle de yirmi dört real kazanmak için çektiği çileyi, Tanrı'nın bir sadaka olarak kabul etmesini ve günahlarını bağışlamasını istemesi onu çok güldürmüştü. Bu ve benzeri binlerce saçmalıkla birlikte çokça yanlış ve tuhaf söz de işitmişti ama onu en çok şaşırtan şey, bu insanların hırsızlık, cinayet ve Tanrı'ya karşı işledikleri günahlarla dolu bir hayat yaşamalarına rağmen hiç aksatmadan ibadetlerine devam etmeleri ve bu sayede cennete gideceklerine dair sarsılmaz güvenleriydi. (Syf 56)