Clarice Lispector: Yaşam Suyu

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Clarice Lispector ile devam ediyor.

06 Ağustos 2026 - 11:41

CLARICE LISPECTOR (10 Aralık 1920-9 Aralık 1977)

Brezilya edebiyatının en büyük yazarlarından kabul edilen Clarice Lispector Ukrayna'da bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Daha çocuk yaşta 1. Dünya Savaşı'nın yıkımının ortasında kalmış ülkesinden Brezilya'ya götürüldü. Rio'da hukuk eğitimi aldığı sırada ilk öykülerini kaleme aldı. 23 yaşında ona edebiyat çevrelerinde ün kazandıran ilk romanı “Yabani Kalbin Yakınlarında”yı yayımladı. İçsel bir monolog şeklinde yazılan kitap Brezilya edebiyatında hem biçim hem de içerik yönünden büyük bir kırılma yarattı.

1959 yılına kadar diplomat eşi ile birlikte Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde ve Amerika'da bulundu. 1959'da Rio'ya dönüşüyle birlikte öyküleri ve romanları üzerinde yeniden çalışmaya başladı. Sırasıyla büyük mistik romanı “G.H.'ye Göre Tutku”yu ve ardından da başyapıtı olarak nitelenen “Yaşam Suyu”nu yayımladı. 1966'da geçirdiği trafik kazası, 1977'ye kadarki hayatını acılar içerisinde geçirmesine neden oldu. “Yıldızın Saati” 1977 yılında, Yaşam “Nefesi” ise 1978 yılında yayımlandı.

Lispector 2000'li yıllarda özellikle Amerikan edebiyat çevrelerinde yeniden keşfedildi ve yapıtları yeniden çevrilmeye başlandı. Kitapları büyük bir ilgi ve hayranlıkla karşılandı. 2015 yılında tüm öykülerinin İngilizcede yayımlanmasıyla birlikte Brezilya'nın en büyük kadın yazarı olarak selamlandı ve yeni keşfedilmiş klasiklerin yazarı olarak dünya çapında bir üne kavuştu.

Yazarın Monokl Edebiyat tarafından yayımlanan “Yaşam Suyu” isimli kitabından bölümler paylaşıyoruz.

YAŞAM SUYU

Çok derin bir mutlulukla. Büyük bir şükranla. Çok şükür, diye bağırıyorum, insanın ayrılık acısından attığı en karanlık çığlıkla, şeytani zevkle karışık çok şükür. Çünkü kimse beni durduramaz artık. Akıl yürütmeye devam edebilirim -aklın deliliği olan matematik okudum- ama şimdi doğrudan plasentadan beslenmek istiyorum. Hâlâ biraz korkuyorum: teslim olmaktan, çünkü bir sonraki an meçhul. Bir sonraki an, onu ben mi yapıyorum? Nefesle birlikte yapıyoruz onu. Arenadaki matadorun öz güveniyle.

Sözüm sana: Şu ânın dördüncü boyutunu yakalamaya çalışıyorum, o kadar hızlı ki gitti bile, şimdi yeni bir an olduğu için, o da çoktan gitti. Her şeyin var olduğu bir an var. Şeyin olmaklığını elimde tutup kavramak istiyorum. Bu anlar nefes alıp verdiğim havada süzülüyor: gökte sessizce patlayan havai fişeklere dönüşüyorlar. Zamanın atomlarına sahip olmak istiyorum. Doğasında kavramanın yasak olduğu şimdiyi kavramak: şimdi kayıp gider, an da öyle ve ben tam şu saniyede sonsuza kadar şimdideyim.

(…)

Bir kuş gibi havaya şükranımı sunuyorum. Şarkım kimseye ait değil. Hiçbir tutku acı içinde kıvranmaz ve aşkın ardından şükran gelmez. (Syf 9-10)

Sana, öğrenen biri gibi yazmak istiyorum. Her ânın fotoğrafını çekiyorum, resmedermiş gibi sözcükleri derinleştiriyorum, bir nesneden çok, onun gölgesi gibi. Neden diye sormak istemiyorum, nedenini her zaman sorabilir ve cevapsız kalabilirsin: cevapsız bir sorunun ardından gelen gebe sessizliğe teslim olmayı becerebilecek miyim? Yine de benim için bir gün bir yerlerde büyük cevabın var olduğunu hissediyorum.

İşte asıl o zaman nasıl resmedeceğimi, nasıl yazacağımı bileceğim, o tuhaf ama samimi cevaptan sonra. Dinle beni, sessizliği dinle. Sana söylediğim şey hiçbir zaman sana söylediğim şey değil, başka bir şey. (Syf 14)

Yeterince cesur muyum? Şimdilik öyleyim: çünkü uzaktan acı çekmekten, aşk cehenneminden geliyorum ama şimdi bağımsızım senden. Uzaktan geliyorum -gülle gibi ağır bir soydan. Yaşama ağrısından gelen ben. Bunu istemiyorum artık. İstediğim mutluluğun heyecanı. Mozart'ın tarafsızlığı. Ama aynı zamanda uyuşmazlık da istiyorum. Özgürlük? Benim nihai sığınağım, kendimi özgürlüğe zorladım ve bunu bir yetenek gibi değil de kahramanlık gibi taşıyorum: kahramanca özgürüm. (Syf 16-17)

Deli gibi kendi fazlalıklarımı kontrol altına alıyorum, saçmalıklarım beni güzellikleriyle boğuyor. Evvelim, neredeyseyim, aslayım. Ve bütün bunları seni sevmeyi bırakınca kazandım. (Syf 19)

Şaka yapmıyorum. Ciddiyim. Özgürüm çünkü. Bir o kadar da basitim.

Sana özgürlük veriyorum. Önce sıvı keseni yırtıyorum. Sonra da göbek bağını. Sen de kendince hayattasın artık. (Syf 37)

Bir anda fark ettim ki yaşamak için düzene ihtiyacı yok insanın. Takip edilecek bir motif yok ve motifin kendisi de yok zaten: doğdum. (Syf 39)

Hiçbir şey zamana boyun eğmekten daha zor değil. (Syf 52)

Tuhaflık çekiyor beni: ben de kara şemsiyemi açıp kendimi yıldızların parladığı bir dans ziyafetine atıyorum. İçimdeki asi sinir, eğilip bükülen. Sabah saatleri gelene ve beni kanı çekilmiş hâlde bulana kadar. Erken saatler iyidir, beni için için yiyorlar. Fırtına beni çağırıyor. Ben de onu takip ediyor, kendimi parçalıyorum. Eğer hayatta önüme serilen oyuna girmezsem, türümün intiharında kendi hayatımı da kaybedeceğim. Hayatımın oyununu ateşle koruyorum. Benim ve dünyanın varoluşu akıl yoluyla doğmadığında kendimi kaybediyorum ve gizli bir gerçeğin peşine düşüyorum. Eğer kanıtlanırsa gerçeği tanır mıyım? (Syf 42)

Her küçük karıncanın içine koca bir dünya sığıyor, eğer dikkat etmezsem gözümden kaçacak bir dünya. Örneğin: içgüdüsel bir düzen duygusu, ses ötesi bir dil ve cinsellik duygusu doluyor karıncaya. Şimdi bakacak tek bir karınca bulamıyorum. Bir katliam yapılmadığını biliyorum, olsa duyardım.

Dünyayla ilgilenmek aynı zamanda çok sabır istiyor: gün boyunca bir karınca gelsin diye beklemek zorunda kalıyorum. (Syf 66)

Ah, her şey ne kadar da belirsiz. Ama yine de Düzen'in bir parçası. Sana bir sonraki cümlede ne yazacağımı bile bilmiyorum. Hiçbir zaman nihai gerçeği söylemez insan. Gerçeği kim biliyorsa bir adım öne çıksın. Ve konuşsun. Pişmanlıkla dinleyeceğiz. (Syf 68)

Tam şu anda kalbimin göğsümde kontrolsüzce çarptığını duyuyorum. Kendini tekrar duyuruyor çünkü son birkaç cümledir sadece kendi yüzeyimle ilgiliyim. Yani varoluşun temeli alıp götürüyor her şeyi ve düşüncenin izlerini siliyor. Deniz kumdaki dalga izlerini siliyor. Tanrım, ne de mutluyum. Mutluluğu mahveden korku sadece.

Korkuyorum. Ama kalbim de atıyor. Açıklanamaz sevgi kalbi daha hızlı attırıyor. Tek teminat doğmuş olmam. Sen, ben olmanın bir şeklisin ve ben de sen olmanın; bunlar benim imkânlarımın sınırları.

Uğruna ölmeye değer bir zevk içindeyim. Seninle konuşurken tatlı bir yorgunluk. Ama beklemek de var. Beklemek gelecek hakkında açgözlü olmak demek. Bir gün beni sevdiğini söylemiştin. İnanmış gibi yaptım ve yaşadım, bir günden diğerine, coşkulu bir aşkta. Ama özlemle hatırlamak tekrar veda etmek gibi.

Fantastik bir dünya çevreliyor beni ve ben oluyor. Küçük bir kuşun çılgın şarkısını duyuyorum, parmaklarımın arasında kelebekler eziyorum. Bir kurdun yediği elmayım. (Syf 71)


Sanki çarpık bir gerçeklik algılıyorum. Eğimli bir kesitten görülen bir gerçeklik. Ancak şimdi hayatın eğimini hissettim. Eskiden sadece doğrudan ve paralel kesitlerden bakardım. Sinsi, çarpık çizgileri fark etmedim. Şimdi hissediyorum ki hayat başka. Yaşamak sadece boşalan kaba duygular değil -daha büyüleyici ve narin, bunun için de o halis hayvani gücünü yitirmiyor. Bu aşırı derecede çarpık hayat üzerine ağır pençemi geçirdim, varoluşun o en eğik ve tesadüfi ama aynı zamanda kurnazca ölümcül yönleriyle solmasına sebep oldum. Rastlantının kaçınılmazlığını ve bir tutarsızlık olmadığını anlıyorum.

Eğik bir hayat çok samimi. Düşünen duyguyu kuru sözcüklerle incitmemek için bu samimiyet hakkında daha fazla konuşmayacağım. Bu çarpıklığı kendi engelsiz özgürlüğü içinde bırakmak.

Bir de nazik bir gurur olan bir yaşam biçimi biliyorum, hareketlerdeki zarafet, hafif ve sürekli öfke, uzun ve eski bir tarihten gelen kaçınma becerisi. Bir isyan işareti olarak hafif ve tuhaf bir ironi. Hayatın bir de terasta, kışın soğuğunda, yünlere sarılmış hâlde kahve içmek gibi bir yanı var.

Rüzgârda açılan ve yavaşça yerde salınan hafif bir gölge gibi bir yaşam biçimi de biliyorum: değişken bir gölge, açık bir günde havaya yükselme ve düşler: yeryüzünün zenginliğini yaşıyorum.

Evet. Hayat çok oryantal. Hayatın o uzak ve hassas özgürlüğünü sadece şansın kaçınılmazlığı tarafından seçilen bazı insanlar tattı. Bu bir vazoda çiçekleri düzenlemeye benziyor: neredeyse gereksiz bir bilgi. Hayatın o kaçan özgürlüğü hiçbir zaman unutulmamalı: bir koku gibi hep mevcut olmalı. (Syf 73-74)

 


ARŞİV