Czesław Miłosz: Tutsak Edilmiş Akıl

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Cleslaw Milosz ile devam ediyor.

08 Ocak 2026 - 12:55

CZESŁAW MIŁOSZ  (30 Haziran 1911- 14 Ağustos 2004)

Czesław Miłosz, 1911’de Litvanya’da doğdu; çok-dilli, çok-kültürlü bir çevrenin etkisiyle edebiyata yöneldi. Varşova Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı, gençlik döneminde sol düşünceye yakın durdu. İlk şiir kitabı 1933’te yayımlandı. 

 II. Dünya Savaşı yıllarında yeraltı edebiyat çevrelerinde faaliyet gösterdi ve Varşova’nın yıkımına tanıklık etti. Savaş sonrası dönemde Polonya Halk Cumhuriyeti adına diplomat olarak görev yaptı. Daha sonra irtica etti. 1960’lardan itibaren ABD’de Berkeley Üniversitesi’nde Slav Edebiyatı dersleri vererek akademik çalışmalarını sürdürdü. Hayatının büyük bölümünü sürgünde geçirdi; vatanına duyduğu bağ ile rejime yönelik kırgınlığı arasında keskin bir gerilim taşıdı.

1980’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Miłosz, 20. yüzyılın tanığı olarak eserlerinde totalitarizm, bireyin özgürlüğü, inanç ve kuşku temasını merkezine aldı.   2004 yılında Kraków’da hayatını kaybetti.

Yazarın Monokl Yayınları tarafından yayımlanan “Tutsak Edilmiş Akıl” isimli kitabından bölümler paylaşıyoruz. 

TUTSAK EDİLMİŞ AKIL

İtiraf ediyorum, kötülükle savaşanlara - amaç ve araç seçimlerinin doğru veya yanlış olup olmadığına bakmaksızın- haddinden fazla saygı duyarım. (Syf 19)

Devletin örgütlenmiş makinesinin baskısı, ikna edici kanıtların baskısıyla kıyaslandığında solda sıfır kalır. (Syf 25)

İnsan, içinde yaşadığı düzeni doğal düzen olarak kabul etmek eğilimindedir. İşe giderken gördüğü evler ona insan aklının ve ellerinin bir eseri gibi görünmekten ziyade, toprağın kendi bağrından çıkardığı kayalarmış gibi görünür. Şirketinde ya da ofisinde yaptığı işlerin önemli olduğunu ve dünyanın uyumlu işleyişini belirlediğini düşünür. Onun ve çevresinin giydiği kıyafetler, tam da olması gerektiği gibidir ve hem onun hem de eşinin dostunun Roma tunikleri ya da Orta Çağ zırhlarını da yine aynı güzellikle taşıyabilecekleri düşüncesi onu ancak güldürür. Bir bakanın ya da bir banka müdürünün sosyal konumu ona önemli ve kıskanılası bir şeymiş gibi gelir; önemli miktarda paraya sahip olmak ise huzurun ve güvenin teminatıdır. Kedilerin uyukladığı ve çocukların oynadıkları, kendisinin iyi bildiği bir sokakta yoldan geçenleri yakalayıp hemencecik öldürülecekleri ve kancalara asılacakları bir mezbahaya sürüp götürecek bir süvarinin elinde kemendiyle ortaya çıkabileceğine inanmaz. Mahrem kabul edilen fizyolojik ihtiyaçlarını da olabildiğince gizli saklı, gözden uzakta ve aslında her topluluğa özgü olmayan bu gelenek üzerine pek kafa yormadan halletmeye alışkındır. Kısacası, sanki biraz Altına Hücum'da kulübesinin içinde dolanıp dururken, onun bir uçurumun kenarında asılı olduğundan hiç kuşkulanmayan Şarlo gibi davranmaktadır.

Ancak bombaların paramparça ettiği pencerelerden dökülmüş cam kırıklarıyla kaplı kaldırımları olan; panik içerisinde boşaltılmış bürolardan dışarıya saçılan kâğıtların rüzgârda uçuştuğu bir sokaktaki daha ilk gezintisi, o güne kadarki alışkanlıklarının sözde doğallığına olan güvenini zayıflatıverir. Üzerlerinde bunca çok damga bulunan, “gizli” ve “çok gizli” ibareli bu evraklar, bak nasıl da uçuşuyorlar! Onca kasa, anahtar, onca tombiş müdür gıdısı, konferans, hademe, puro, gerilim içinde daktilolarına tıklayan onca sekreter kız vardı hani! Ama işte, rüzgâr bu evrakları sokakta savurup duruyor, isteyen herkes tutup yerden alabilir ve okuyabilir onları, ne var ki kimsenin canı bunu yapmak istemiyor; halletmeleri gereken, örneğin bir somun ekmek kotarabilmek gibi, daha acil meseleleri var. Ve dünyanın yıkıldığı falan yok, dönmeyi sürdürüyor işte. Ne tuhaf. İnsan sokakta ilerlemeyi sürdürüyor ve bir bombayla ikiye yarılmış bir evin önüne gelip duruyor. İnsan evlerinin mahremiyeti, ailelere has kokular, onların arı kovanı sıcaklıkları, sevginin ve nefretin hatırasını saklayan mobilyalar! Ve şimdi her şey ortalıkta; ev iskeletini gösteriyor, asırlardan beri durduğu yerde duran bir kaya değil bu: Sıva, harç, tuğla ve üçüncü katta, bir zamanlar içinde banyo yapmış olanların hatırasını yağmurun yıkayıp götüreceği, tek başına ve şimdi belki yalnızca meleklerin işine yarayacak beyaz bir küvet. Kısa bir süre öncesine kadar zengin olan ve pek sayılıp sevilen ev sahipleri tüm varlıklarını yitirmişler; şimdi tarla tarla geziyor ve biraz patates için köylüye avuç açıyorlar. Paranın değerinin günü gününe uymuyor -banknotlar boş yere basılmış kâğıtlar yığını oluyor. Dumanı tüten molozların üzerinde ufak bir oğlan çocuğu oturuyor ve elindeki tel çubukla yangınlardan artakalanı karıştırırken, düşmanın sınıra yaklaşmasına bile izin vermeyecek kadar yürekli bir büyük önderi anlatan bir şarkı söylüyor. Geride şarkısı kalmış hâlâ, ama önderin kendisi birkaç gün içinde tarih olup gitmişti.

Daha sonra yeni yeni alışkanlıklar edinmek gerekir. Eskiden, vatandaşın biri akşamleyin kaldırımda bir cesede denk gelecek olsa hemencecik telefona koşardı; oraya bir yığın meraklı toplanır; böyle olmuştur, yok şöyle olmuştur diye fikirler beyan edilir ve yorumlar yapılırdı. Şimdi ise aynı vatandaş, kara bir su birikintisinde yatmakta olan bu kuklanın yanından hızla geçip gitmesi ve gereksiz sorular sormaması gerektiğini biliyor. (…)

Hangi dünya “doğal”dır? Savaştan önceki mi yoksa savaş sırasındaki mi? Her ikisi de doğal, diye düşünür insan, eğer ona her ikisini de görüp yaşama şansı verilmişse. Değişime uğramayan bir kurum, bir gelenek ve bir alışkanlık yoktur. İnsanların yaşadığı her şey, içinde bulundukları tarihsel biçimlenmenin armağanıdır. Gelip geçicilik ve sürekli dönüşüm, olguların bir özelliğidir; insan ise şekillendirebilecek bir yaratıktır. (Syf 36-39)

Propaganda, halk demokrasisi ülkelerinin vatandaşlarını, Batı'daki hukukun yöneten sınıfların çıkarlarına hizmet veren bir kurgu olduğuna inandırmaya çalışır. Belki de bir kurgudur bu, ama iktidardakilere öyle çok da rahatlık veren bir kurgu değil. Biri mahkûm edilmek istenildiğinde, gerçekten suçlu olduğunu kanıtlayabilmek için bayağı bir terlemek gerekir; avukatlar mümkün olan bilumum hukuksal hinliğe başvururlar; dava temyizlerde, yargıtaylarda vs. uzar da uzar. Kanun kisvesi altında işlenen suçlar da olur elbette. Yine de oralarda hukuk, hem yönetenler hem de yönetilenler için bugüne değin bağlayıcı olagelmiştir ki, bu da nasıl kabul edildiğine bağlı olarak ya bir güç ya da zaaf sayılabilir. (Syf 43)

… insan aklının ortaya koyduğu bir yapıt, çıplak, sert bir gerçeklik deneyine dayanabilmelidir. Dayanamıyorsa, hiçbir değeri yoktur. Gerçekte bir değeri olan tek şey, ani bir ölüm tehdidiyle karşı karşıya kaldığı anda insan için var olma yetisinde olan şeydir. (Syf 50)

Deneyim, Doğulu aydına hayati adımlarını özenle ölçüp biçmeyi öğretmiştir. O, dikkatsizce yapılan bir konuşma ya da haddinden coşkulu yazılmış bir makale yüzünden uçuruma düşen pek çoklarını görmüştür. Eğer İmparatorluk çökerse, ortaya çıkan karmaşada hayatta kalabilmenin ve çalışmayı sürdürebilmenin yeni araçlarını arayacaktır.

(…)
Günlük yaşamda rol yapmayla tiyatrodaki aktörlüğü birbirinden ayıran şey, herkesin herkese karşı oynaması ve bunu herkesin bilmesidir. Birinin oynaması onu küçültücü bir şey olarak görülmez ve alışılmışın dışında bir davranış sayılmaz. Fakat oyunu oynaması önemlidir çünkü rolünün içine iyi girebilme yeteneği kişiliğinin, rolünü üzerinde kurduğu bölümün onda yeterince iyi gelişmiş olduğunun kanıtıdır. (Syf 61-63)

Mademki -diye akıl yürütür insan- kendimi, değişimine hiçbir etkimin olamayacağı şartlar içinde bulmuşum, üstelik bir kez yaşanıyor ve yaşam da durmadan akıp gidiyor, öyleyse yaşamamı, olabilecek en iyi şeye dönüştürmeye çalışmalıyım. Ben, denizin dibindeki bir kayaya yapışıp kalmış bir deniz kabuğuyum. Üzerimde fırtınalar kopar, büyük büyük gemiler geçer üzerimden ama benim çabam o kayaya tutunup kalmak içindir çünkü suya kapılıp da yüzeye çıkarsam ölür giderim ve benden geriye tek bir iz kalmaz. Profesyonellik Takiyesi işte böyle ortaya çıkar. (Syf 76)

Kendi yaşamını kurtarmak için çocuğunu ölüme bırakan bir kadını kınamak kolaydır. Ama rahat kanepesine kurulmuş okurken, o şanssız kardeşini kınayan kişi, kendisi ölümle yüz yüze kalacak olsa, içinde korkunun sevgiden daha güçlü bir duygu halini alıp almayacağını düşünmelidir. Bunun yanıtı belki evet, belki de hayırdır -ama bunu kim baştan kestirebilir? (Syf 125)

 


ARŞİV