David Herbert Lawrence: Yüzbaşı’nın Bebeği

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta David Herbert Lawrence ile devam ediyor.

26 Şubat 2026 - 13:34

DAVID HERBERT LAWRENCE (11 EYLÜL 1885–2 MART 1930)

David Herbert Lawrence İngiliz romancı, şair, oyun yazarı, denemeci ve ressamdır.  Lawrence, İngiltere’nin Nottinghamshire bölgesinde, bir maden işçisi babayla öğretmen bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İşçi sınıfı ile eğitimli orta sınıf arasındaki gerilim, hem kişisel yaşamını hem de edebi üretimini derinden etkiledi. Bu sınıfsal ikilik, eserlerinde sıkça karşılaşılan temel temalardan biridir.

Eğitimini öğretmenlik üzerine tamamlayan Lawrence, genç yaşta yazarlığa yöneldi. Birinci Dünya Savaşı yıllarında yazdıkları ve pasifist duruşu nedeniyle İngiliz devleti tarafından yoğun biçimde izlenen ve sansüre uğrayan bir yazar oldu. Hayatının son yıllarını İtalya, Avustralya, Meksika ve Fransa gibi farklı ülkelerde geçirdi. Eserleri, 20. yüzyıl İngiliz edebiyatında devrim niteliğinde kabul edilir ve toplumsal değerler, modernleşme, cinsellik ve insan ruhu üzerindeki etkileri gibi konuları işler. Yazdığı eserlerde sanayi devriminin bireyler üzerindeki etkisini ve modern toplumun getirdiği baskıları ele alan Lawrence, özellikle cinsel özgürlük ve kişisel ilişkiler konularında tabu sayılan temaları işler.

Lawrence’ın edebiyatı yaşamı boyunca sıkça sansüre uğramış ve özellikle Lady Chatterley’s Lover müstehcenlik gerekçesiyle yasaklanmıştır.

Lawrence, edebi üretiminde olduğu kadar sanatsal çok yönlülüğü ile de tanınır; yaşamının ilerleyen yıllarında resim yapmaya başlamış ve bu alanda da dikkat çekmiştir. Yazarın İthaki Yayınları tarafından yayımlanan Yüzbaşı’nın Bebeği isimli kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz. 

YÜZBAŞI’NIN BEBEĞİ

Yüzbaşı kapıyı arkasından usulca kapatırken, “Merhaba sana!” dedi. Hannele ona hızlı bir bakış attı ama ne cevap verdi ne de yerinden kalktı.

Yüzbaşı paltosunu hızlı ama sessiz hareketlerle çıkarıp kancalara asmaya gitti. Hannele, Yüzbaşı’nın ayak sesini duyunca tekrar dönüp ona baktı. Yüzbaşı tıpkı oyuncak bebek gibiydi; uzun, ince, asil, üniformalı bir adam. Yüzbaşı yüzünü Hannele’ye döndüğünde kara gözleri fal taşı gibi açılmış gibiydi. Siyah saçları şakaklarından beyazlamaya başlamıştı; ilk beyaz dokunuşlar…

Hannele bebeğini dikiyordu. Yüzbaşı tek kelime etmeden yazı masasının sandalyesini tekerlekleri üzerinde döndürerek çekti ve dizleri neredeyse Hannele’nin dizlerine değecek şekilde oturdu. Sonra bacak bacak üstüne attı. Kaliteli ekose çoraplar giymişti. Bilekleri ince ve zarifti, kahverengi ayakkabıları bedeninin bir parçasıymış gibi görünüyordu. Yüzbaşı birkaç dakika boyunca karşısında oturmuş dikiş diken Hannele’yi seyretti. Kadının altın, solgun altın ve gölge tonlarıyla dolu yumuşak, narin saçlarına ışık düşüyordu. Hannele başını kaldırmadı.

Yüzbaşı sessizce küçük, çıplak görünümlü kahverengi elini oyuncak bebeğe doğru uzattı. Kollarının dirseklerinden bileklerine kadar olan kısmı siyah kıllarla kaplıydı.

Hannele Yüzbaşı’ya baktı. Hannele’nin yüzünün Yüzbaşı’nınkinin aksine bu kadar canlı ve ışıltılı görünmesi tuhaf bir şeydi.

“Onu görmek ister misin?” diye sordu Hannele, doğal bir İngilizceyle.

“Evet,” dedi Yüzbaşı.

Hannele elindeki pamuk ipliğini kopardı ve kuklayı Yüzbaşı’ya uzattı. Yüzbaşı bir bacağı diğerinin üzerinde, bebeği bir elinde tutmuş, kara gözleriyle gizemli bir gülümsemeyle oturuyordu. Kusursuzca tek bir yana doğru taranmış saçları simsiyah ve parlaktı.

Yüzbaşı sonunda, hâlinden memnun, ahenkli bir sesle, “Aynen bana benzetmişsin,” dedi.

“Ne?” dedi Hannele.

“Aynen bana benzetmişsin,” diye tekrarladı Yüzbaşı.

“Umurumda değil,” dedi Hannele.

Yüzbaşı’nın yüzünde bir gülümseme belirdi. “Ne, umurunda değil mi?” Yüzbaşı’nın soru-cevaplama tarzı oldukça tuhaftı; dikkatinin yalnızca yarısı cevabındaymış, alttan alta başka bir şey düşünüyormuş gibi.

“Çok geç kalmadın mı?” diye sormaya cüret etti Hannele.

“Evet. Epey geç kaldım.”

“Neden geç kaldın?”

“Şey, aslına bakarsan albayla konuşuyordum.”

“Benim hakkımda mı?”

“Evet. Senin hakkında.”

Yüzbaşı’nın yüzüne bakarken oturduğu yerde Hannele’nin beti benzi attı. Fakat Yüzbaşı’nın esmer yüzünde endişe olup olmadığını anlamak imkânsızdı.

“Can sıkıcı bir şey mi var?” diye sordu Hannele.

“Şey, evet. Oldukça can sıkıcı. Seninle ilgili demiyorum. Fakat benim için oldukça mahcup ediciydi.”

Hannele dikkatle Yüzbaşı’yı izliyordu. Fakat Yüzbaşı başka bir şey söylemedi.

“Konu neydi?” diye sordu Hannele.

“Ha, şey… Aslında beklediğim bir şeydi. Seninle ilgili haddinden fazla şey biliyor gibiydiler – yani seninle ve benimle ilgili. Kimsenin zerre umurunda olduğundan değil, anlarsın ya, gayriresmî olarak. Sorun şu ki, anlaşılan resmî tebligatta bulunmak zorunda kalacaklar.”

“Neden?”

“Ha, şey… Görünüşe bakılırsa karım tümgenerale mektuplar yazıyormuş. Tümgeneral, karımın aile dostlarından biridir; karımı doğduğundan beri tanır. Sanırım karımın kulağına bazı dedikodular ulaşmış. Aslında bunları duyduğunu ben de biliyorum. Bana mektubunda bunu yazmıştı.”

“Peki ona ne diyeceksin?”

“İyi olduğumu söyleyeceğim – endişelenmemesi gerektiğini.”

(…)

Yüzbaşı, tek kolunda tuttuğu bebeğe tuhaf, keskin, koyu renkli, görmeyen gözlerle bakıyordu. Bebek, kendisinin olağanüstü bir kopyasıydı; saçlarının düzgün ayrımından kara gözlerinin kendine özgü dikişine kadar aynıydı.

Hannele, “Ne kadarlığına?” diye sordu.

Yüzbaşı önce belirsizlikle, sonra kesinlikle, “Bilmiyorum. Bir aylığına,” diye cevapladı.

“Bir aylığına mı!” Hannele, Yüzbaşı’ya bakarken gözlerinin önünden silindiğini görür gibi oldu.

“Peki, gidecek misin?” diye sordu.

“Bilmiyorum. Bilmiyorum.” Yüzbaşı başı eğik hâlde kalakalmış, sanki belli belirsiz düşüncelere dalmıştı. “Bilmiyorum,” diye tekrarladı. “Ne yapmam gerektiğine karar veremiyorum.”

“Gitmek istiyor musun?” dedi Hannele.

Yüzbaşı kaşlarını kaldırıp ona baktı. Yüzbaşı ona doğrudan bir insanın bakışından çok dolaylı, ikincil bir görüşe sahipmiş gibi bakan kara gözleri ve o tuhaf, keskin, görmeyen bakışlarıyla baktığında, Hannele’nin kalbi erirdi. Yüzbaşı kendisine baktığında Hannele onun ne gördüğünü asla bilemezdi.

Yüzbaşı kısa keserek, “Hayır,” dedi. “Gitmek istemiyorum. İngiltere’ye gitmek için en ufak bir arzu bile duyduğumu sanmıyorum.”

“Neden?” diye sordu Hannele.

Yüzbaşı, “Tam olarak bilmiyorum,” dedi. Ardından tekrar Hannele’ye baktı ve gözlerinde tuhaf, beyaz bir ışık parlıyormuş gibi görünerek, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle, “Sanırım nedenini bilecek biri varsa o da sensin,” diye ekledi.

Hannele’nin yüzüne memnun ama yarı korkmuş bir ifade yerleşti.

Nefesi kesilmiş hâlde, “Benden ayrılmak istemediğini mi söylemeye çalışıyorsun?” diye sordu.

“Evet. Sanırım bunu söylemeye çalışıyorum.”

“Ama emin değilsin?”

Yüzbaşı, “Hayır, eminim, oldukça eminim,” dedi ve yüzünde o tuhaf gülümseme asılı kaldı, gözlerindeyse o garip ışık parıldadı.

Hannele gözlerini kaçırarak, “Benden ayrılmak istemediğinden mi?” diye kekeledi.

“Evet, senden ayrılmak istemediğimden oldukça eminim,” diye tekrarladı Yüzbaşı.

 ( Syf 11-15)

Hannele yine de huzursuzdu. İçinde, başka bir şeyler olabileceğine dair pusuda bekleyen bir şüphe vardı. Bu yüzden huzursuzca sahanlığa çıkıp Yüzbaşı'nın gelip gelmediğini anlamak için kapıda kulak kabarttı.(Syf 31)

Hem Alexander Hepburn yalnız yaşayacak bir adam değildi. Bilgenin biri, tüm dertlerimizin, yalnız kalamadığımız için başımıza geldiğini söyler. Yalnızlık gayet iyidir. Hepimiz yalnız kalabilmek zorundayız, yoksa kurban olmaktan öteye geçemeyiz. Ama yalnız kalabildiğimiz zaman, yapılacak tek şeyin bir başkasıyla -veya bazen aynı kişiyle yeni bir ilişki başlatmak olduğunu fark ederiz. İnsanların hepsinin ayrı ayrı yerlerde telgraf direkleri gibi dikilmesi gerektiği fikri saçmalıktır.

(…)

Aşk! Bir erkeğin belli hırsları olmadığında aklı tıpkı pusulanın iğnesinin sürekli kutba dönmesi gibi aynı yere geri dönerdi. Ah o bıktırıcı sözcük: Aşk. Ne çok anlama geliyordu. Karısı için hissettiği şeydi. Ona âşıktı. Ama böyle bir aşkı yeniden yaşamak zorunda olma düşüncesi karşısında korkudan ürperirdi. Orada burada tanıştığı korkunç güzel, kalplerini vermeye hazır taze, fevri genç kızlara karşı hissettiği şey de aşktı. Ah, evet, onların yarım düzinesine âşık olabilirdi. Ama olmasa daha iyi olacağının da farkındaydı.

Sonunda Yüzbaşı, Hannele'ye yazdı ama cevap alamadı. Bu yüzden Mitchka'ya yazdı, ama yine bir cevap gelmedi. Bu sebeple de bilgi almak için yazdı - ama iki kadının Münih'e gittikleri dışında bir bilgi gelmedi.

Bu meseleyi şimdilik orada bıraktı. Ona göre, Hannele tam olarak umut dolu bir aşkı temsil etmiyordu. Daha çok zorlu bir kaderi temsil edebilirdi. Onu taparcasına sevmiyordu. Ona karşı taparcasına sevmenin zerresini bile hissetmiyordu. (Syf 76-77)

Alexander, Hannele'yle karşılaştığında ağustostu. Hannele basma kumaştan bir şemsiyenin altında yürüyordu; üzerine küçük, kırmızı çiçekleri olan mavi, pamuklu bir elbise giymiş ve kırmızı, ipek bir önlük takmıştı. Şapkası yoktu, kolları çıplak, yumuşaktı ve kısa elbisesinin altında beyaz çorapları vardı. Herr Regierunstrat geniş ve hazırcevap hâliyle yanındaydı, yeni bir espriye gülüyordu.

İnce, yazlık bir takım giyip hasır bir şapka takmış olan Alexander, yirmi bin kroneni cebine tıkıştırarak bankadan çıkıyordu. Hannele'yi Amtsgericht'ten yanında gün ışığının arkasından Herr Regierungsrat'la birlikte gelirken gördü. Hannele gülüyordu, Alexander'ı fark etmedi.

Hannele onu Alexander şapkasını çıkarıp kendisini selamlayana kadar fark etmedi. Ancak tam o an siyah, düzgün, parlak kafasını gördü ve beti benzi attı. Siyah, düzgün, sık saçlı o başını... Derken o mavi Avusturya günü gözlerinin önünde büzüşüp tüm önemini yitirir gibi oldu.

 


ARŞİV