Dursun Akçam: Ölü Ekmeği

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Dursun Akçam ile devam ediyor

14 Mayıs 2026 - 12:33

DURSUN AKÇAM (1930- 19 Eylül 2003)

1930 yılında Ardahan’ın Ölçek köyünde doğan Dursun Akçam, 1950’de Kars’taki Cılavuz Köy Enstitüsü’nden mezun oldu. Altı yıl köy öğretmenliği yaptıktan sonra yüksek öğrenimini Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nde tamamlayarak ortaokul öğretmenliğine başladı. Ardahan, Kırıkkale ve Ankara’da görev yaptı.

1965’te Millî Eğitim Bakanlığı tarafından bir süreliğine İngiltere’ye gönderildi. 12 Mart döneminde TÖS’ün ikinci başkanı olması nedeniyle görevinden uzaklaştırıldı ve üç buçuk yıl açıkta kaldı. 1974’te yeniden öğretmenliğe atanarak Atatürk Lisesi’nde, ardından Olgunlaşma Kız Enstitüsü’nde çalıştı; ancak yeniden görevden alınınca öğretmenliği bıraktı.

Demokrat Gazetesi’nin kurucuları arasında yer aldı ve 1978–1980 yılları arasında başyazarlığını üstlendi. 12 Eylül darbesi sonrası gazetenin kapatılmasıyla yurtdışına çıkmak zorunda kaldı; 12 yıl sonra, 1992’de Türkiye’ye döndü.

İlk yazısı “Köy Notları” 1952’de Varlık dergisinde yayımlandı. Milliyet gazetesinin 1962’de düzenlediği “Bir Memleket Gerçeği” konulu röportaj yarışmasında “Analarımız” adlı yazısıyla birincilik kazanarak geniş kitlelerce tanındı. 1963’te Ankara’da İmece dergisini kurdu.

Kuzeydoğu Anadolu’nun köy ve kasaba yaşamını yalın, etkili ve toplumcu bir dille anlatan Akçam; gazetelerden dergilere, oradan da kitaplara uzanan üretken bir yazın yaşamı sürdürdü. Öykü kitaplarının yanı sıra Analar ve Çocuklar (1965), Doğunun Çilesi (1966), Kanlı Dere’nin Kurtları (1975), Kan Çiçekleri (1977), Altta Kalanlar (1979), Dağların Sultanı (roman, 1985) ve Sevdam Ürktü (1992) gibi birçok önemli eser kaleme aldı. 

Yazarın Literatür Yayınları tarafından yayımlanan Ölü Ekmeği kitabından aynı isimli öyküyü paylaşıyoruz.

ÖLÜ EKMEĞİ

Karşı yamaçta kazları güdüyordu. Kazlarla birlikte biz de otlarla karnımızı doyurmaya çalışıyorduk. Ekinler daha sararmamıştı. Açharmanı çıkmasına çok vardı...

Peli'nin Meco, ağzındaki yemlik tomarını çiğneyerek yaklaştı. Bir bana, bir köye doğru bakıyordu. Bir şeyler söylemek istiyordu fakat ağzı boş olmadığı için pek anlaşılmıyordu. Aldırmadığını görünce avurtlarını boşalttı, yutkundu.

Çok uzak değildi köy bize. Evimiz kıyıda bir tümsek gibiydi. Bütün köy evleri, irili ufaklı tümsekler gibiydi. Kapımızın önünde büyük bir tezek ateşi vardı. Boz duman katmer katmer havaya yükseliyordu:

“Sana diyorum itoğlit!” dedi, “Sizin evi görüyor musun?”

“Essahtan ataş yakmışlar!”

“Yakmışlarsa bunun bir sebebi var!” dedi Meco.

Ne sebebi olabilirdi? Çocukların evcilik oyunlarında yaktıkları ateşe benzemiyordu. Yoksa çöplüğü mü tutuşturmuşlardı? Ama çöplüğün gübresi ilkbaharda tarlaya taşınmıştı. Yanacak bir şey kalmamıştı. Belki de anam çamaşır yıkayacaktı? Öyle olsaydı benim haberim olurdu. Çamaşır yıkanacağı zaman bir hafta öncesinden hazırlık yapılırdı. Bakkaldan sabun alınırdı, kürüne su taşınır, doldurulurdu... Sabahleyin de anam soyardı üstümüzü, öyle salıverirdi. Çıplak otlatırdım kazları. (…)

“Evinizde hasta var mıydı?” diye sordu İso.

“He, kardeşim Ali hastaydı!” Meco çok rahat kestirip attı: “Ola ki kardaşın Ali ölmüştür!” Bir tuhaf oldum: “Nereden biliyorsun?”

Meco kendinden emin tavırla:

“Bilmiyecek nesi var, Ali'yi çimdirmek için ölü suyu ısıtıyorlar!”

Belki de doğruydu. Birisi öldüğü zaman evin önünde bolca tezek ateşi yakarlar, su ısıtırlardı. İmam önüne peştemalını bağlar ölüyü çimdirirdi. (…)

Meco, evin önündeki kalabalığı göstererek: “Anam avradım olsun Ali ölmüştür!” dedi.

İçimde karışık bir duygu. İyi olurdu Ali'nin ölmesi, ben de istiyordum! Başsağlığına gelen komşular ekmek getirirlerdi, yumuşak yumuşak buğday ekmeği! Bir yutuşta inerdi boğazımdan aşağı. Pişi de getirirlerdi, ortası delik kırmızı pişiler! Fatmanın kızı Güsi görürdü, ona hiçbir lokma vermeyecektim, inadına gözünün önünde yiyecektim! O da bana vermemişti. Anası öldüğü zaman onlara da pişi getirmişlerdi. Güsi pişiyi eline alarak çöplüğün başına çıkmıştı, sevincinden hopur hopur oynuyordu, “Anam öldü, bize pişi getirdiler!” diyor, bize inat olsun diye gözümüzün önünde yiyordu. Ucundan kırıp bir lokma bile vermedi, “Sizin de anaz ölsün, size de getirsinler!” diyordu. (…) Ağzımın dolusu lokmalarla karnımı doyururdum! Sahi Ali ölseydi!

On üç mü, on dört mü doğurmuştu anam, sayısını kendisi de bilmiyordu. Ölen ölmüş kalan sağlar dokuzduk. En küçüğümüz Ali, anamın hesabına göre beş yaşındaydı. Ben bir yaş büyükmüşüm Ali'den.

Sıtmalı çocuklar gibi sapsarıydı Ali. Bacakları eğri kayın çubuklarına benziyordu. Kaburga kemikleri bir bir sayılırdı. İnce boynu üstünde iri bir kafası vardı. Sanırdınız ki iki kafayı birbirine eklemişler. Gövdesini tartan ayçiçekleri gibi öne, arkaya, yana düşerdi kafası Ali'nin. Neneme göre anamın son dünyası Ali'nin kafası, teknedeki hamur kazıntılarından yapıldığı için ustalar iyi tutturamamışlardı!

Anam, hepimizden çok sever görünürdü Ali'yi. Eline geçen yumurtayı, kuşağı arasına sakladığı ekmeği Ali'ye yedirirdi gizlice. Yine de iflah etmiyordu, sarı sarı köpükler kusuyordu Ali!

Bir gün kazları otlatmaktan yeni dönmüştüm. Açtım. Başım dönüyor, ağzımdan su akıyordu. Sırtımı ocağın taşına dayamış, kaynamakta olan evelik (gübreli topraklarda yetişen bir çeşit geniş yapraklı otların kurutulmuşu) çorbasının pişmesini bekliyordum. Ali de karşımda oturmuş kulağını tencerenin sesine vermişti. Pantuş kedi, yavrularını toplamış Ali'nin önünde yatıyordu.

Kapı açıldı. Anam usul adımlarla evin gerisine dek geldi, beni görünce durdu. Bir süre öte beriyle oyalandı. Sonra Ali'ye seslendi:

“Bala can, dışarı çık, kazlara bak, hayvanlar ekine girmesin!” dedi.

Ali bahane bekliyormuş gibi yerinden sıçradı, kulaklarını dikerek kedinin fareye gitmesi gibi koştu. Anam da arkasından gitti. Anlaşılan Ali'ye yine bir nevale verilecekti. Anam hep böyle yapardı, bizim haberimiz olmasın diye Ali'yi dolaylı yollardan çağırarak ayırırdı yanımızdan:

(…)

Ben yerimden kalkmaya hazırlanırken anam geldi: “Kazları iyi doyurmamışsın!” dedi.

Oysa o gün kazları çok iyi doyurmuştum. Boğazları tulum gibi sarkıyordu. Anamın beni oyalamak istediğini anladığım için üstünkörü yanıtlar verdim. Sonrasını dinlemeden sessizce çıktım. Zaman yitirmeye gelmezdi, Ali nevalesini yiyip bitirebilirdi! (…) Çukurda yüzükoyun dürümü yerken yakaladım Ali'yi. Kartal gibi üstüne saldırdım, bir pençede aldım dürümü elinden. İçine taze çökelek konmuş, yumruk kadar bir ekmek parçasıydı. Ali danalar gibi böğürerek evin yolunu tuttu. Anama haber verecekti. Dürümü iki lokmada indirdim mideme. Gözlerim ışıklandı, dünyam değişti sandım. (…)

Anamın sesiyle irkildim:

“Ola domuzun dölü!”

Yay gibi yerimden fırladım. Anam bağırıyordu:

“Ola yeme sabinin lokmasını geri ver!”

Lokmaları çoktan eritmiştim. Koştu yetişemedi, arkamdan taş atıyordu:

“Zehir olsun canına, aç kurt! Hain it! Sen akşama eve gelirsin!”

Evin üstündeki yamaca çıktım, kayaların arasına saklandım. Anam eve döndü, Ali de arkasından... Bu kez öbür kardeşlerim çıktı damın üstüne, beni gözetliyorlardı. İyice saklandım. Baktılar, baktılar göremediler.

Karanlık iyice bastırdı. (…)

Anamın sesi karanlıkları yardı geçti, bütün korkularım uçtu. Anam, damın üstünde karanlığa ünlüyordu:

“Ola gel, nerdeysen çık gel! Vallah da bir şey demeyeceğim, billah da! Ekmek gözümü tutsun dövmeyeceğim, Kuran çarpsın bir fiske vurmayacağım!”

Yüreğim doldu, kendimi fazla tutamadım, ağladım. Anam sesime gelerek buldu beni:

“Ali çok zayıf balam, sizin gibi otlarla idare edemiyor! Boğazı daralmış. Böyle giderse ölecek yavrum!” dedi. Sesi ağlamaklıydı. Gözlerini leçeğinin ucuna sildi. Beni kolumdan çekerek götürdü.

O günden sonra Ali'nin bakışları değişti bana karşı. Hiç yanımda durmuyor, benimle oynamıyordu! Çok geçmedi, bu olaydan birkaç gün sonra yatağa düştü. Yemiyor, içmiyordu. Sigara kâğıdına dönmüştü. Komşulardan sahan sahan ödünç aldığı unları anam Ali'ye çorba yapıyordu. Kaşık ucu ile içirilen çorbaları kusuyordu Ali. Cansız, dilsiz yatıyordu.

Meco “Ola, anam avradım Ali ölmüştür, sahiden ölmüştür. İnanmazsan millete bak, herkes oraya toplanmış!” gözünü ayırmıyordu bizim kapıdan:

Kalabalık gittikçe çoğalıyordu. Kadın, erkek, kız-kızan kaynaşıyordu. Köylüler bugünler boştu. Birkaç tarla hergetmişler (nadas yapmışlar), çifti çubuğu bırakmışlardı. Biçin ayının gelmesini bekliyorlardı. Kimileri vurmuş, Sinekdağı'na tırpan ırgatlığına gitmişti. Geriye kalan köylüler işsizdi. (…) Oysa Meco kanısında direniyordu:

“Ali ölmüştür arkadaş! Önce ben haber verdiğim için müjdemi isterim!” dedi.

Ölüye nasıl bir müjde verilirdi, şaşkın şaşkın yüzüne baktım!

“Ne andaval andaval bakıyorsun oğlum! Şimdi size ölü ekmeği gelecek, pişi gelecek, buğday ekmeği gelecek! Yalnız yemek yok, ben de payımı isterim!”

Meco da biliyordu, demek bol ekmek getireceklerdi, pişi getireceklerdi! Ama Meco'ya neden verecekmişim? Fatmanın kızı Güsi kimseye verdi mi? Meco'nun da kardaşı ölsün, onlara da getirsinler! Pişinin hepsini birden yiyip bitirmezdim. Artanı başkasına verene dek saklar kendim yerdim! Ancak Ali küçüktü. Çocuklara getirilen ölü ekmeği nasıl olurdu?

“Arkadaş Ali büyük ölü değil ki çok ekmek getirsinler, pişi getirsinler! Ali'ye ola ki arpa ekmeği getirirler. O da ancak bana, kardaşlarıma yeter!”

“Ölü ölüdür arkadaş! Hiç getirmez olurlar mı? Hem de öyle çok getirirler ki!” Kollarını yanlara açarak “Nah şu kadar!” dedi. “Nereden biliyorsun?”

“Kışın emücemin oğlu ölmüştü ya, işte o zaman gördüm. Sahan sahan getirdiler, buğday ekmeği, pişi!”

Sevincimden daha da duramadım. Meco'ya karşılık vermeden kazları önüme katarak yola düştüm. Meco da topladı kazlarını peşimden geliyordu. Neye geliyordu pisboğaz çocuk! Ölseydi bir lokma vermeyecektim. Ancak bize yeterdi. Onun da kardaşı öldüğü zaman bize vermesindi. Geriye dönerek bağırdım:

“Arkadaş boşuna gelme!”

“Sana ne, geleceğim!”

Şimdi onunla kavga etmenin zamanı değildi. Avucunu yalayacaktı! Kazlar devrile devrile yürüyordu. Bir iki çubuk salladım. (…) Meco, kazlarını daha hızlı sürerek beni geçmeye çalışıyordu.

“Yavaş git ola itoğlit!” diye çıkıştım.

“İtoğlit adındır!” karşılığını verdi.

Kazları köyün altındaki dere suyuna dökerek koştum. Meco da öyle yaptı. Bu çocuk da açıkgözdü. Zorla ekmeğime ortak olmak istiyordu. Anama söyler, dövdürürdüm!

Evin önünde köylüler kaynaşıyordu. Tezek korunun üstüne konulmuş isli bir kazanda su ısınıyordu. Süleyman usta mertekleri yontuyordu. Yanda ölülerin taşındığı uzun tekne biçimindeki araç duruyordu. Köylüler bana alttan alttan bakıyor, hiç ses çıkarmıyorlardı. Demek Ali gerçekten ölmüştü. Acaba hiç ekmek getiren olmuş muydu? Eve girdim, ağlamaklı sesler geliyordu. Komşu kadınların gözleri yaşlıydı. Bacım beni görür görmez üstüme koştu, kucağına bastırdı:

“Kardaş can! Kardaşlarını koyup giden bahtı kara kardaşım can, Ali can!” diyor, kanlı gözlerinden yaşlar akıtıyordu.

Niye bu denli ağlıyordu bacım? Yoksa ekmek getiren olmamış mıydı? Anamın ağıtını duydum birden. Sekide başı dizlerinin üstüne düşmüş bir halde ağlıyordu:

“Koyunum benim! Gün görmeyen yavrubalam! Ahir nefesinde babasını görmeden göçen balam!”

Babam tırpan ırgatlığına gitmişti Sinekdağı'na. Kazanacağı parayı banka borcuna verecekti. Sonra yine borç alacaktı. Açlığımızı, çıplaklığımızı giderecekti. İkinci yıl yine ırgatlık edecek, borcumuzu ödeyecekti.

Anam, durmadan saçını, başını yoluyor, dizlerini dövüyordu. Kadınlar anamı teselli etmeye çalışıyorlardı:

“Ağlama bacım, ağlama, ölünün üstüne ağlamak günahtır!” “Ağlama bacım, ağlama, Ali'nin kaderi, bütün çocukların kaderi!”

“Ağlama kız ağlama! İyi ki öldü de kurtuldu. Vay gününe yaşasaydı ne görecekti?”

“Ağlama anam ağlama, Allah bizi de küçükken öldürseydi, bu günleri görmezdik! Günaha girmeden cennete giderdik! Safa Ali'nin canına, melaike iken gitti!”

Anam, bacım herkesten çok ağlıyordu. Bu kadınlar ne duruyordu? Niye ölü ekmeği getirmiyorlardı! Anam, bacım ekmekleri görseler belki ağlamazlardı! Gözlerimle tereği aradım. Üstü örtülü yabancı bir tabak gördüm. İçi şişkindi. Üstüne torba örtülmüştü. Ola ki ekmekti. Pişi de olabilirdi. Çabaladım, ulaşamadım tereğe. Birisi gelip veremez miydi? Anama baktım, göremiyordu beni. Ağıtını kesmiş, başı elleri arasında sallanıyordu. Ali'yi anamın önünde sırtüstü uzatmışlardı. Yüzünü bir bez parçası ile örtmüşlerdi. Anam, “Balam can!” dedi, örtüsünü açtı, alnından öptü. Suratı bomboz, hareketsizdi. Çenesini kara çitle bağlamışlardı. Gözleri yarı açık, bir noktaya bakıyordu. Göz kapakları hiç oynamıyordu!

Hasan Dadaş, telaşla girdi içeri. Etrafını çevirenlere sessizce bir şeyler söyledi. Herkes yerinde çakılmış kalmıştı. Tüm sızlamalar, ağlamalar durdu, çıt çıkmıyordu. Hasan Dadaş kefen parası bulamamıştı! Bekir dayının sesi birden yıldırım gibi yardı ortalığı:

“Ola git, Bakkal Şemo'ya söyle, itoğlu itlik etmesin, çocuğun kefenliğini tekmil versin! Babası bugün yarın ırgatlıktan döner, verir borcunu!”

Hasan Dadaş, koşarak çıktı. Benim gözlerim üstü örtülü tabakta kalmıştı. Selvi Hala geldi, örtüyü açarak bir bazlama ekmek çıkardı verdi. Yumuşak çavdar ekmeğiydi. Bir çocuğa çavdar ekmeği ancak münasip görülürdü. Yine de belli olmazdı, bakarsın sonunda pişi de getiren olurdu! Ekmeği yuvarlak bir dürüm yaptım. Yiye yiye dışarı koştum. Lokmalar ses çıkararak karnıma iniyordu.

Meco, nerde var, nerde yok arkamdan yetişti:

“Ola hani benim payım! Müjdemi isterim arkadaş, müjdemi!” diyordu.

Göğsüme bastırmıştım ekmeği, vermeyecektim. Meco yalvarmaya başladı:

“Ola ne olursun bir lokma ver, ölen kardaşın Ali'nin hayrına bir lokma!”

Daha başka çocuklar da istiyordu. Ekmek beni doyurmazdı. Onların da kardaşları ölsün, onlar da bana vermesinler! Meco avlunun karanlık yerinde sıkıştırdı. Baktı olmayacak, omuzlarım arasına bir yumruk attı arkadan, yüzükoyun düştüm. Dürümü karnımın altına sakladım. Yediğim yumruğun acısını duymuyordum. Çok çabaladı, alamadı. Sırtıma bir tekme daha vurdu. Küfür ederek uzaklaştı:

“Senin ananı! Benim de kardaşım ölende sana bir lokma vermeyecem, gözlerin önünde yiyeceğim!” dedi.

Dışarıda kocaman bir aydınlık vardı. Güneş ekinleri, otları, cümle canlıları okşuyor, başakları olgunlaştırıyordu. Yamaçlarda danalar, kuzular otluyordu. Bir bölük turna gökte kanat açmış yavaştan uçuyordu... Bir kartal damın üstündeki civcivlere saldırdı. Anaç tavuk kanat çırparak karşı koymak istedi. Çocuklar taş attı, kartal avını alamadan havalandı.

Bekçi Asker cami minaresinden “tebligatını” yapıyordu: “Tahsildar gelmiştir! Her kim ki, hökümetin borcunu ödemezse mapusa atılacak!”

Ali'nin ölümünü geç duyan Safiye Bibi aşağı mahalleden acele adımlarla geliyordu. Meco, çocukları çevresine toplamış yumruğunu sallıyordu. Onların da kardeşleri öldüğü zaman bana ekmek vermeyeceklerdi!


ARŞİV