EDITH HAMILTON (12 Ağustos 1867- 31 Mayıs 1963)
1867’de Dresden’de, Amerikalı bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Çocukluğunun önemli bir bölümünü Amerika Birleşik Devletleri’nde geçiren Hamilton, küçük yaşlardan itibaren Antik Yunan ve Roma kültürüne ilgi duydu. Bryn Mawr College’da klasik filoloji eğitimi aldı ve 1894’te mezun oldu. Ardından Almanya’da Leipzig ve Münih üniversitelerinde klasik filoloji üzerine çalışmalar yaptı. Ancak dönemin kadınlara yönelik akademik sınırlamaları nedeniyle doktora eğitimini tamamlayamadı. 1896’da Baltimore’daki Bryn Mawr School for Girls’ün ilk müdürü oldu ve uzun yıllar burada öğretmenlik ve yöneticilik yaptı.
1922’de eğitimcilikten emekli olduktan sonra çalışmalarını yazarlık üzerine yoğunlaştırdı. 1930’da yayımlanan The Greek Way adlı eseriyle Antik Yunan düşüncesini, edebiyatını ve insan anlayışını modern okuyucuya aktardı. Ardından 1932’de The Roman Way’i yayımladı. Ancak Hamilton’ı dünya çapında tanınır hâle getiren eseri, 1942’de yayımlanan Mythology (Mitologya) oldu. Yunan ve Roma mitolojisindeki tanrıları, kahramanları ve efsaneleri klasik kaynaklara dayanarak sade ve edebî bir dille anlatan bu eser, mitolojinin geniş okuyucu kitlelerine ulaşmasında önemli bir rol oynadı.
Yaşamının son yıllarında da yazmayı sürdüren Hamilton, 1963’te Washington D.C.’de 95 yaşında öldü.
Hamilton’un Varlık Yayınları tarafından yayımlanan, çevirisini Ülkü Tamer’in yaptığı “Mitologya” isimli kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz.
MİTOLOGYA
Bazı kişilere göre, Yunan ve Roma mitologyası, bize insan soyunun yüzyıllar önce neler düşünmüş, neler duymuş olduğunu gösterir. Böylece, doğayla ilişkilerini son derece azaltan uygar insandan çıkarak doğayla kucak kucağa yaşayan insana varabiliriz. Mitologyayla ilgilenişimizin asıl sebebi de budur belki: Dünya gençtir; insanlar doğanın ortasında, toprağa bağlıdırlar; günlerini ağaçların, denizlerin, tepelerin, çiçeklerin arasında geçirirler. Gerçekle gerçek dışı pek ayrılmamıştır daha; korularda dolaşan delikanlılar, ağaçlar arasında ansızın bir nymphe'ye rastlarlar, duru bir kaynağa eğilen genç kızlar sularda bir naiad'ın yüzünü görüverirler.
(…)
Yunanlılardan günümüze gelen en eski belge, Homeros'un İliadası'dır. Buna dayanarak Yunan mitologyasının İsa'dan bin yıl kadar önce Homeros'la başladığını söyleyebiliriz. Homeros'un belli başlı özelliklerinden biri, sağlam, akıcı, zengin bir dil kullanmasıdır. Bu, kendinden önce gelmiş olan Yunanlıların, düşüncelerini rahatça anlatabilmek için oturmuş bir dil varlıkları olduklarını gösterir: Büyük bir uygarlık belirtisi.
Yunanlarla birlikte, insanoğlu evrenin en önemli varlığı oluvermiştir. Daha önce insanoğluna pek aldıran yoktu. Yunan'ın yarattığı tanrılar bile insan biçimindedir. Mısırlı, hayal gücünün neler yaratabileceğini göstermek istermişçesine, tanrısını kedi başlı bir kadın olarak düşünmüş, taşlardan dev gibi yaratıklar çıkarmıştı ortaya. Sözgelişi, cansız, kocaman bir sfenkse tapmıştı. Mezopotamyalının tanrılarının da insanla ilgisi yoktu: Kuş başlı adamlar, boğa başlı aslanlar. Bir başka deyimle, yaratıcının yalnız kendi kafasında bulunan gerçekdışı varlıklar.
Eski Yunan'dan önce insanlar o tanrılara taparlardı işte. Aradaki büyük değişikliği anlamak için bir Zeus'un, bir Apollon'un heykelini göz önüne getirmek yeter. İnsan biçimindeki ölümsüzler, aslında dünyaya akılcı bir düzen getiriyorlardı.
Saint Paul, görünmeyeni anlayabilmek için görünene başvurmak gerektiğini söylemişti. Günümüze kalan Yunan eserlerinde, bu düşüncenin somut örneklerini bulabiliriz. Yunan, Apollon'un heykelini yapmak isteyince, gözlerini spor oyunlarına katılan atletlere çevirmiş, şiirini kurarken doğrudan doğruya insanla, onun yaşamasıyla ilgili görüntüler bulmuştu.
Tanrılar, insana benzeyince gökyüzü de eve benzer tabii. Yunanlar, Olympus'daki ölümsüzlerin neler yiyip neler içtiklerini, nasıl eğlendiklerini bilirlerdi. Korkmasına korkarlardı onlardan; ama Mera, kocası Zeus'u başkasıyla sevişirken suç üstünde bir yakalasın, gülmekten katılırlardı. Tanrılarla insanlar arasında bir içtenlik sürüp giderdi.
Yunan mitologyasının yarattığı “mucize” budur: insancıl bir dünya; her şeyi bilen, her şeyin üstündeki o Bilinmeyen Varlık'ın saldığı bunaltıcı korkunun silinişi… (Syf 7-8)
Yunan mitologyası daha çok tanrılarla, tanrıçalarla ilgili öykülerden meydana gelmiştir: ama Yunanların Kutsal Kitap'ı olarak okunmamalıdır. Çağdaş mitologya anlayışına göre, gerçek bir mythos'un dinle doğrudan doğruya hiç ilgisi olamaz, asıl ilgisi doğayla kurulmuştur. İnsanların, hayvanların, ağaçların, çiçeklerin, güneşin, ayın, yıldızların, fırtınaların, depremlerin nasıl olduğunu anlatır o öyküler. (Syf 9)
EROS İLE PSYKHE
Bu öykü, İ.S. ikinci yüzyılda yaşamış olan Latin yazar Apuleius tarafından anlatılmıştır. Bu yüzden, Aphrodite'nin adı Venüs, Eros'un adı da Cupido olarak geçmektedir.
Çok eskiden, bir kralla üç kızı vardı. Kızların hepsi güzeldi, güzeldi ya, en küçükleri Pyskhe'nin eşi benzeri yeryüzünde yoktu. Bazıları tanrıçaların, hatta Aphrodite'nin bile onun yanında sönük kaldığını söylerlerdi. Psykhe'nin adı ölümlüler arasında olduğu kadar, ölümsüzler arasında da yayılmıştı. Dünyanın her tarafından onu görmek, ona sunular sunmak için insanlar gidiyordu kralın sarayına. Bu, en çok Aphrodite'yi kızdırıyordu. Tapınakları boşalmış, kentleri ıssızlaşmış, bir zamanlar ateşlerin yandığı yerleri soğuk küller kaplamıştı. Halk, yüz çevirmişti tanrıçadan.
Aphrodite, Psykhe'yi cezalandırmak için bir yol düşündü; oğlu Eros'u çağırdı yanına. "Gücünü kullan," dedi; "ünlü oklarından birini Psykhe'nin yüreğine sapla. Dünyanın en iğrenç, en çirkin yaratığına tutulsun."
Bunları söylerken bir şeyi unutmuştu Aşk tanrıçası: Oğlunun da Psykhe'ye tutulabileceğini. Eros, güzel kızın yüzüne bakar bakmaz, ancak kendi oklarının yaratabileceği bir ateşin yüreğini sardığını duydu. Bir şey demedi annesine, sevgisini anlatmadı; Aphrodite, dileğinin yerine getirildiğini sanarak, rahatladı.
Bir süre geçti; Pyskhe kimseye tutulmuyordu. Değil iğrenç bir yaratık, çirkince bir insanoğluna bile gönlünü kaptırmıyordu. Ablalarının ikisi de evlendi. Psykhe'yi kimseler istemedi; herkes onun güzelliğinin eşsiz olduğunu söylüyor, ama evlenmeye gelince bir başkasıyla evleniyordu. Psykhe'nin annesiyle babası, sonunda Apollon'un tapınağına gidip bakıcıdan bilgi aldılar. Korkunç şeyler söyledi Apollon; Eros, gidip derdini tanrıya anlatmıştı. Psykhe'ye kara elbiseler giydirilmesini, kayalıklı bir tepeye tek başına bırakılmasını, kanatlı, çirkin bir yılanın gelerek onu kendisine karı olarak alacağını bildirdi.
Bütün saray, yaslara büründü, ama tanrıların sözünden çıkılır mıydı hiç? Kara elbiseler giydirdiler Psykhe'ye, onu tepeye götürdüler. Güzel kız, cesaretini yitirmemişti. "Daha önce ağlasaydınız," dedi. "Bu kadar güzel olmama ağlasaydınız. Biliyordum, ölümsüzler güzelliğimi nasıl olsa çekemeyecekti. Hadi, gidin artık; sonumun geldiğine seviniyorum." Annesiyle babası üzüntüyle saraya döndüler, günlerini ağlayıp sızlamakla geçirdiler.
Karanlık tepede otururken tatlı bir rüzgâr başladı. Zephyros'du bu. Ağlayan, titreyen Pskyhe'yi havaya kaldırdı. İnce soluğuyla çiçeklerin, çimenlerin kapladığı bir çayıra taşıdı onu. O kadar sessiz, o kadar sevimli, rahat bir yerdi ki çayır, Pskyhe'yi uyku bastırdı.
Uyandığı zaman bir sarayın yanında buldu kendini. Altın sütunlarla, gümüş duvarlarla yapılmış bir saraydı; Psykhe, tam eşikten girerken bir ses duydu: "Korkma, gir, burası senin sarayındır." İçeri girdi Psykhe, yıkandı, temizlendi; çeşit çeşit yemeğin, çiçeğin süslediği masaya oturdu. "Biz, senin uşaklarınız," dedi ses, "ne istersen yapacağız."
Yemek yerken, akşama kocasının da kendisiyle birlikte olacağını biliyordu Pyskhe. Öyle oldu. Yatağına çekilince birinin gelip yanına uzandığını, kulağına tatlı tatlı fısıldadığını duydu. Kocasını görmedi, ama korkunç, çirkin bir canavar olmadığı besbelliydi onun.
Günler böylece geçiyordu. Gündüzleri tek başına oturan, kocasını hiç görmeden yaşayan Psykhe, mutluluk içindeydi. Bir gece kocası, "Kardeşlerin, senin bırakıldığın tepeye tırmanıyorlar," dedi. "Onları görmemelisin. Onlarla konuşmamalısın. Yoksa başımıza büyük bir kötülük gelir. Ayrılmak zorunda kalırız." Psykhe, kardeşlerini görmeyeceğine dair söz verdi kocasına. Ama ertesi gününü de ağlamakla geçirdi.
Akşam oldu, kocası yine geldi. Karısının üzgün olduğunu anlamıştı. "Peki," dedi, "kardeşlerini buraya göndereceğim, ama onların dediklerini yapma."
Ertesi sabah Zephyros, Psykhe'in kardeşlerini saraya getirdi. Üç kardeş, sevinç içinde kucaklaşıp mutluluk yaşları döktüler. Ablalarına büyük bir şölen verdi Psykhe, eşsiz ezgiler dinletti. Onun zenginliğini gören iki kardeşin yüreklerini bir ateş, bir kıskançlık kapladı. Kocasının kim olduğunu sordular ona. "Yakışıklı bir delikanlı," dedi Psykhe. "Şimdi avda." Sonra, ablalarının avuçlarını, altınla, değerli taşlarla doldurarak Zephyros'u çağırdı, onları yine tepeye götürmesini söyledi.
O gece kocasına yine yalvardı Psykhe; kardeşlerini görmek istediğini söyledi. "Onların söyleyeceği şeyi yapmamaya söz verirsen görürsün," dedi kocası. Psykhe, söz verdi.
Böylece, üç kardeş zaman zaman buluştular. Kötü yürekli ablalar, Psykhe'ye, kocasının kanatlı bir yılan olduğunu, bir gün kendisini yiyeceğini söylediler. Bir kuşku kapladı Psykhe'nin içini. Kocası, çirkin birine benzemiyordu, benzemiyordu ya, neden karısının kendisini görmesine izin vermiyordu? Gündüzleri neden kaçıyordu kendinden? Bu işin içinde bir şey vardı mutlaka. Karar verdi: Kocasını görecekti.
Ablaları, ona akıl verdiler. "Geceleyin yatağının yanına bir lambayla bir bıçak saklarsın,” dediler. “Önce lambayı yakarsın, sonra da ışıktan yararlanarak bıçağı kocanın yüreğine saplarsın. Sakın çekineyim deme. Biz buralarda olacağız. Birlikte kaçarız."
Akşama kadar Psykhe düşündü durdu. Sonunda, öldürmeden önce kocasının yüzünü görmeye karar verdi.
Geceleyin kocası uyuyunca usulca kalktı. Sakladığı lambayı yakarak yatağın üstüne tuttu. Karşısında, yeryüzünün en yakışıklı delikanlısı duruyordu; böylesi, belki göklerde, ölümsüzler arasında bile bulunamazdı. Eli titredi Pskyhe'nin; kocasını öldüremeyecekti. O anda lambadan sıçrayan bir damla yağ, delikanlının omuzuna düştü. Delikanlı, hemen fırladı yataktan; tek kelime bile söylemeden kaçıp gitti.
Psykhe de, kocasının arkasından dışarıya fırladı. Bir ses geldi kulağına: “Güvenin olmadığı yerde, Aşk yaşayamaz!”
“Aşk tanrısı!” diye düşündü Psykhe. “Demek benim kocam. Aşk tanrısı Eros'un ta kendisiymiş! Ne yaptım ben?”
(Syf 66-69)