E.F. BENSON (24 Temmuz 1867- 29 Şubat 1940)
Viktorya Dönemi İngiltere’sinin entelektüel aristokrasisi içinde dünyaya geldi. Cambridge’deki King’s College’da aldığı arkeoloji eğitimi, ona Atina ve Mısır’daki antik kalıntıların arasında geçmişin gizemlerini inceleme imkânı sundu. 1893 yılında yayımlanan ilk romanı Dodo ile edebiyat dünyasına giriş yaptı. Benson’ın yazın hayatı, İngiliz üst orta sınıfının sahte nezaketini, bitmek bilmeyen rekabetlerini ve toplumsal hırslarını keskin bir mizahla eleştirdiği iki ana evreye ayrılır. Yazın hayatının en parlak dönemi, 1920’lerde hayat verdiği ve İngiliz edebiyatının unutulmaz karakterleri arasına giren “Mapp ve Lucia” serisiyle başladı. Rye kasabasındaki yaşamından esinlenerek kurguladığı bu eserler, dönemin taşra aristokrasisinin absürt çatışmalarını incelikli bir hicivle resmetti.
Edebi dehası sadece mizahla sınırlı kalmayan Benson; Henry James’in hayranlığını kazanan, modern korku edebiyatına yön veren ve bizzat “Spook Stories” (Hayalet Hikâyeleri) adını verdiği öyküleriyle türün ustalarından biri kabul edildi.
Yazarın, Çevirmenler Meslek Birliği tarafından hazırlanan ve Koridor Yayıncılık etiketiyle okura sunulan “Kedi Öyküleri” seçkisinde yer alan “Pisicik” isimli öyküsünden bölümler paylaşıyoruz.
PİSİCİK
Pisicik'e dair hadiselerin başlangıcı dokuz yıl kadar önceki mayıs ayına denk geliyor. O sıralarda bir taşra kasabasının yeşillikler içindeki dış mahallesinde yaşıyordum. Evin arka tarafındaki yemek odam, yaklaşık bir buçuk metre yükseklikte tuğla duvarlarla çevrilmiş küçük bahçeye açılıyordu. Bir sabah orada kahvaltı yaparken, iri yapılı siyah-beyaz bir kedinin, sert fakat ciddiyetini belli eden suratıyla, pür dikkat beni gözlediğini gördüm. O sırada bir iktidar boşluğu söz konusuydu ve (kedi biçimli) bir ev sahibemiz yoktu; bu cüsseli, tatlı yabancının, vasfımı kestirmek amacıyla beni mülakata tabi tuttuğunu derhal anladım. Müstakbel ev sahibesi, kendisine bağlamayı düşündüğü hane sakiniyle erkenden yakınlaşmaktan hiç hoşlanmayacağı için, doğrudan kediyle ilgilenmeyip dikkatlice, düzgünce kahvaltı etmeyi sürdürdüm. Kedi kısa bir teftişin ardından sessizce çekilip, hiç arkasına bakmadan uzaklaştı. Reddedildiğimi ya da kedinin mevcut evinde kalmaya karar verdiğini sandım.
(…) Ertesi ve ondan sonraki birkaç sabah boyunca aynı tedirgin edici, fakat düşmanca olmayan incelemeye maruz kaldım; ardından kedi, pusuya yatabileceği çiçek tarhları ve acil durumlarda tırmanabileceği birkaç ağaç var mıdır diye bakmak üzere bahçeyi turladı.(…) Ertesi gün kararını vererek duvardan aşağı atladı, otların üzerinde tırıs gidip yemek odasına girdi, alelacele bayrak direği misali havaya diktiği arka ayağının etrafında kıvrılarak, sabah bakımını yapmaya koyuldu. Çok iyi bildiğim üzere bu, beni tatminkâr bulduğu ve bir an önce göreve başlamama izin verdiği anlamına geliyordu. Ben de bir fincan tabağına onun için süt koydum; büyük bir lütufkârlıkla hepsini içip bitirdi. Sonra gidip kapının yanı başına oturdu, evin geri kalanını teftiş edebilmesi için kapının açılmasını arzu ettiğini belirtmek maksadıyla “Ey-ey-ey-ey,” dedi. Bunun üzerine merdivenden aşağı, mutfağa doğru seslendim: “Burada bir kedi var, galiba biraz kalmak niyetinde. Rahatsız etmeyin onu.” İşte asıl Pisicik'in -ben henüz bilmesem de- eve girişi böyle oldu.
(…)Pisicik'in annesi son evinin sakinlerinden memnun değilmiş belli ki; hiç kuşkusuz onları temelli terk edip kendine yepyeni hizmetkârlar bulmaya karar vermiş. Bir kedi herhangi bir karara vardığı zaman, buna engel olabilecek şey yoktur dünyada; ancak ölüm ya da kapısı-penceresi açılmayan bir odaya kapatılmak, kafasına koyduğu şeyi yapmaktan alıkoyabilir onu. (…) Tatlı sözle veya zorbalıkla bir köpeğe istediğiniz şeyi yaptırabilirsiniz; lakin ne etseniz, bir kediyi hedefinden milim saptıramazsınız. Onu defetsem başka bir eve giderdi, fakat asla kendi evine dönmezdi. Zira birçok köpeğe, ata, başka hayvanlara sahip olsak dahi, kedilere sahip olduğumuzu düşünmek büyük bir hatadır. Kediler bizi istihdam eder ve şayet onları tatmin edersek, bizi benimsemeye dek vardırırlar işi. Zaten sonradan anlaşıldığı üzere, Pisicik'in annesi temelli olarak benimle kalmak niyetinde değildi; bir süreliğine sükûnetli bir mesken aramıştı kendine.
Derken, yeni ev sahibemiz tedbirli tedbirli alt kata inip mutfağı, bulaşıkhaneyi, kileri teftiş etti. (…) O sırada ben de içeride, tilki teriyeri cinsinden genç bir hanım olan Jill'le oturuyordum ve elbette Pisicik'in annesinin beklediğini bilmiyordum. Nihayetinde dışarı çıktığımda, oracıkta oturduğunu gördüm. Jill de gördü ve hevesle ona doğru koştu; dövüşmek değil konuşmak için; çünkü Jill kedileri sever. Ama Pisicik'in annesi bunu bilmiyordu, o yüzden ne olur ne olmaz diyerek Jill'in kafasının önce bir yanına, sonra öteki yanına tokadı patlatıverdi. Kızmamıştı, güçlü ve kararlıydı sadece; daha en baştan, konumu hakkında hiç şüphe kalmamasıni arzu etmişti. Bunu yaptıktan sonra Jill'in açıklamada bulunmasına izin verdi, Jill de kısa kuyruğunu titretip kediyi oyuna davet eden tavırlar takınmak suretiyle açıkladı durumu. Pisicik'in annesi birkaç dakika sonra onunla oynamaya razı oldu. Sonra evin geri kalanını görmediği aklına geliverince üst kata çıktı ve yemek saatine dek orada kaldı.
İlk sabahı geçirme şeklimiz, Pisicik'in annesinin karakterini anlamamı sağladı ve hemencecik, isminin geçmişten bu yana Martha olduğu kanaatine vardık. Evimizi ilhak ettiği doğruydu fakat bunu açgözlülükten ya da saldırganlıktan değil, sırf bahçe duvarındaki nöbet yerinden bakınca bizimle ilgilenecek ve evi çekip çevirecek birine ihtiyaç duyduğumuzu gördüğü için yapmıştı; ev sahibeliğine ilişkin her hususta kendisinin ne kadar muhteşem olduğunu bilmezden gelememişti. Her sabah, kahvaltı esnasında merdivende ayak sesleri duyulur duyulmaz (çok rahat işitilirdi hizmetçinin adımları) Martha, balığının ya da sütünün yarısında olsa dahi kapıya koşar, açılıncaya dek “Ey-ey-ey-ey” der, sonra hizmetçinin arkasından gidip her bir yatak odasında oturarak, lazımlıklar gereğince boşaltılmış mı, yataklar iyice düzeltilmiş mi bakardı. Böyle denetimler sırasında bazen başka işleri çıkar, mesela ön kapının zili çalınır, Martha kapının güzelce açılıp açılmadığını görmek için hızla aşağı inerdi. (…)
Martha'nın, hangi odada doğum yapacağına karar vermek için evi tekrar inceden inceye teftiş etmesi gerekiyordu. O sabah odunlukta uzun zaman geçirdi, doğumun orada olmasını umut ettik; banyoda uzun zaman geçirdi, doğumun orada olmamasını umut ettik. Sonunda kilerde karar kıldı, kararı iyice pekiştiğinde onun rahatını sağladık. Ertesi sabah üç adet benekli, gözleri görmeyen yaratık vardı orada. Bunlardan birini yedi; bir sebebi yoktu zannımızca, belki Jill'in yemek isteyeceğinden korkmuştur dedik. Yavru Jill'in değil kendisinindi, bu yüzden yemişti onu.
Martha'ya hürmetsizlik etmek istemem, fakat bence yanlış bir sorumluluk almıştı. Anne olmaya hiç kalkışmamalıydı. İkinci yavrunun üzerine yatarak, onun da ölümüne sebep oldu. Sonra annelikten iyice ikrah ederek çekip gitti, bir daha da görünmedi. Öldürmediği biricik çocuğu terk etmişti; ona memnuniyet vermek için onca uğraşan bizleri terk etmişti; sepetin içinde, hâlâ gözleri görmeyen ve hayatın yaşanmaya değer olup olmadığını henüz bilemeyen Pisicik kalmıştı.
Pisicik en başından itibaren tıpkı annesi gibiydi, fakat ondan epey fazlası vardı. Vaktini ya da kuvvetini öksüzlüğüne yazıklanmakla geçirmeyip, bir kuş tüyüyle ona verdiğimiz sütü inanılmaz miktarlarda tüketti. Yedinci gün, gözleri tam olması gerektiği gibi açılınca hepimize gülümseyip Jill'e tısladı. Jill ise itidalle onun burnunu yalayıp, gayet açık seçik, “Biraz büyüdüğünde, istediğin her şeyi yapmaya daima hazır olacağım,” dedi. Jill, çöpçü haricinde herkese bunun gibi sözler söyler.
Pisicik çok geçmeden, doğduğu yataktan kalkıp yalpalayarak kilerde gezmeye başladı. Kendi ayakları üzerinde çıktığı bu ilk seyahat dahi amaçsız değildi, nitekim sık sık düşmesine karşın doğruca perdenin püskülüne gitti ve uzun müddet püsküle baktıktan sonra küçük patisiyle yokladı onu; daha beşiğinden yeni çıkmışken, ömrü boyunca hep ciddi amaçlar peşinde olacağının işaretini verdi böylece.(…) Pisicik ayrıca, gerçekten dünyadaki yegâne kedi değilse de aslında öyle olmasının icap ettiğine dair değişmez inancını, galiba annesinden miras almıştı; kendi ırkından hiç kimsenin evde ya da bahçede boy göstermesine müsaadesi yoktu. Görevlerini her zaman titizlikle yerine getirse de bunlardan bazıları kanımca epey sıkıcı geliyordu kendisine; bununla beraber kedileri kovma işinden elbette büyük haz alıyordu. Milletinden birini gördüğünde kuyruğu seğirip kürek kemikleri titreşir halde hemen pusuya yatardı; avı başka tarafa bakıyorsa otların arasındaki heyecanlı, saklı ilerleyişini ertelemek suretiyle kendi kendini kızıştırarak eziyet çeker, şayet cepheden taarruz etmesi gerekiyorsa hiddetle sıçrayarak atılırdı. Nihai an yaklaşırken, hırıltısındaki tutkunun ve gücün, kurduğu pusuyu bozmamasına şaşardım.
Jill, Pisicik'in yabancıları def etme görevi esnasında onun başına epey dert oldu maalesef. Zira Jill yabancıları kovmaktan ziyade, onlarla oyun oynamayı tercih ediyordu ve aklından geçen şey, mütecavizlere münasebetsizce hoş geldiniz diyerek önlerinde hoplayıp zıplamaktı. (…)
Ama pisicik yüksek görev bilinci ve ahlaki nitelikler bakımından annesine benzese de, Martha'da bulunmayan bir şey vardı kendisinde: tılsım dediğimiz tanımlanması imkânsız çekicilik ve koca bir yürek. Daima halinden memnun ve sevecendi; görevlerini en ciddi hayvan türü açısından tebessüme yakın sayılacak bir tutumla yerine getirirdi. (…)
Pisicik gösterişsiz bir yavruydu şüphesiz; lakin alt mertebedeki ırkımızın birçok çocuğu gibi, o da büyüyünce çok güzelleşti. Geniş, güçlü sırtında siyah bir eyer bulunuyordu; fakat bu eyer, tabiri caizse yerinden kayarak vücudunun sol yanında siyah bir şerit oluşturmuştu. Sol yanağında bir parça düzensiz siyahlık, kuyruğunda siyah bir şerit vardı, kuyruğunun ucu da siyahtı. Bedeni bunların haricinde, kar rengi uzun bıyıklarının altından çıkardığı dilini saymazsak, bembeyazdı. Fakat tılsımı -Pisicik'in ayırt edici özelliği- bu büyüleyici renklerden bağımsızdı. (…)
Pisicik, tıpkı eski Yunanlar gibi ne hasta olurdu ne de pişman; hasta olmaması sağlamlığından, zindeliğindendi; pişman olmamasıysa, hiçbir zaman pişmanlık duyacağı bir şey yapmamasındandı. Jill'le birlikte yaşadığı ve bahçeden kovduklarıyla yaptığı kısacık, sancılı mülakatlar haricinde hiç kedi görmediği için, köpek misali diğerkâm bir sevecenlik kazanmıştı: bir ayrılığın ardından eve döndüğüm zaman, beni karşılamak üzere kuyruğu dimdik halde sokağa fırlardı; üstelik valizlerin indirilişini takip etmek maksadıyla değil, yalnızca bana hoş geldin demek için. Böylece sekiz yoğun ve mesut sene geçti; ardından, bir acı şubat sabahında, Pisicik ortadan kayboldu.
Haftalar geçti, hâlâ iz yoktu ondan. Kış bitip mayıs ayı geldiğinde, geri döneceğinden umudu keserek yeni bir kedi edindim: topaz renginde gözleri olan genç bir maviş İran kedisi. Bir ay daha geçti; trajedinin ikinci perdesi açılırken Agak (ismini zarif yürüyüşünden almıştı), karakterindeki tılsımdan ziyade olağanüstü güzelliğiyle, yakınlığımızı kazanmış durumdaydı artık.
Bir sabah kahvaltıya oturmuştum, bahçeye çıkmak için kullandığımız kapı ağzına kadar açıktı, Agak da pencerenin önündeki bir koltuğa kıvrılmıştı (zira soylu bir kökeni olduğundan, Pisicik'in ve Martha'nın aksine hiç ev işi yapmazdı). O sırada çimenlerin üzerinden, zar zor tanıyabildiğim bir kedinin yavaşça geldiğini gördüm. Sıskası çıkmıştı, tüyleri karışmış ve kirliydi ama Pisicik eve dönmüştü işte. Sonra birden beni gördü, minik bir sevinç çığlığıyla açık kapıya doğru koştu. Derken Agak'ı gördü, zayıf ve ince olsa da birden içinde eski görev duygusu uyanıp, Agak'ın koltuğuna zıpladı. Kendi döneminde hiçbir kedinin eve girme hakkı yoktu, böyle bir şey asla olmamalıydı ona göre. Ben onları ayıramadan odanın içinde, bahçeye uzanan bir muharebe başladı; Pisicik görev duygusunun etkisindeydi, Agak ise sıradan bir sokak kedisinin kendi evinde ona saldırmasından ötürü kızgın ve şaşkın haldeydi. En sonunda Pisicik'i zapt edip kucağıma aldım. O esnada Agak, mazur görülebilecek bir öfkeyle sövgüler, lanetler yağdırıyordu. Nereden bilecekti bunun Pisicik olduğunu?
Bir daha hiç kavga etmediler, fakat bu hadisenin ardından on beş gün perişanlıkla geçti; perişanlığı çeken Pisicik'ti. Agak güzel olsa da kalpsizdi ve evde kaç kedi barındırdığım umurunda değildi: yeter ki onu tacize yeltenmesinler, yemeğini ya da minderini gasp etmesinler. Ama Pisicik, esrarlı bir sebeple evini Agak'la paylaşmak ve onunla dövüşmemek zorunda olduğunu anlasa da çok sevecen bir mahluktu ve minik ruhu, kıskançlığın acısıyla haraptı. (…) Agak'la aynı ortamdayken, ne kadar okşansa, ilgi görse yine de avunmazdı; o yüzden yemesi bitince genellikle Agak'ı odadan çıkarırdık. Böylece Pisicik, akbabadan kurtulmuş Prometheus misali biraz soluklanırdı; herkesin halinden memnun olup olmadığını görmek için yine masanın çevresinde dolaşır, yüksek adımlarla ve dimdik kuyruğuyla, yeni yemek tabaklarının taşınmasına refakat ederdi.
Belki aptalcaydı fakat zaman içinde ikisinin dost olacağını umut ediyorduk; bir düşüncem de hemen Agak'a başka bir ev bulmaya çalışmaktı. Ama bir yandan da elimizden geleni ardımıza koymayıp Pisicik'i ilgiye boğduk; kendisini çok sevdiğimizi (ki doğruydu bu), Agak'a karşı duygularımızın ise hoşlanmaktan ve takdirden ibaret olduğunu ona hissettirmeye çalıştık. Fakat biz umut etmeyi sürdürürken Pisicik artık bu yükü taşıyamaz hale geldi ve tekrar ortalıktan kayboldu. Jill bir müddet özledi onu, Agak ise hiç mi hiç özlemedi. Fakat biz geride kalanlar, Pisicik'i hâlâ özlüyoruz.