Fazlı Necip: Saraylarda Mecnunlar

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Fazlı Necip ile devam ediyor.

13 Ocak 2023 - 07:55

FAZLI NECİP (21 Nisan 1864- 19 Haziran 1932)

1864’de Selanik‟de doğan Fazlı Necip, Selanik Düyun-ı Umumiye İdaresi sandık emini Abdurrahman Nafiz Efendi‟nin oğludur. Annesini küçük yaşta yitirdi. İlk ve orta öğrenimini Selanik’te tamamladı. Bir süre avukatlık yaptı. 1882’den itibaren İstanbul gazetelerine yazı göndermeye başladı. Yazdıkları, devrin tanınmış isimlerinin dikkatini çekti, Recaizade Mahmut Ekrem ile mektuplaşmaları ve dostluğu böylece başladı. Aynı dönemde Selanik’te çıkan Gonca-i Edeb dergisinde de yazdı. 1909’a kadar Selanik’te kalan Fazlı Necip, gazeteciliğin yanı sıra öğretmenlik de yaptı. 1895-1909 arasında kendi çıkardığı Asır gazetesinin başyazarıdır. 1909’da Matbuat-ı Dâhiliye Müdürlüğü'ne tayin edildi, İttihat ve Terakki iktidardan düşünce 1912’de bu görevinden alındı.

Fazlı Necip’in ilk yazıları Gonca-i Edep, Envâr-ı Zekâ, Mir’at-ı Âlem, Tercüman-ı Hakikat, Gayret gibi gazete ve mecmualarda çıktı. Ancak onu edebiyat dünyasına kazandıran, Beşir Fuad’ın Victor Hugo eseri hakkında Tercüman’ı Hakikat’e yazdığı yazı oldu. 31 Ağustos 1895’te ilk sayısını çıkardığı Asır’da tefrika ettiği ilk romanı Bir Gençliğin Güzârı’dır. Roman dışında tarihi fıkralar, hatıralar ve yazı dizileri de yayımlayan yazar 19 Haziran 1932’de hayatını kaybetti.

Fazlı Necip’in İthaki Yayınları tarafından yayımlanan Saraylarda Mecnunlar isimli kitabından kısa bölümler aktarıyoruz.

SARAYLARDA MECNUNLAR

Yol soracak birini arıyorlardı. Bu tenha mahallenin bostanlar, bağlar arasından geçen kaldırımsız dar sokaklarında kimseler görünmüyordu.

Güneş havayı kızdırmış, etrafa altın renkli ateşler saçmıştı.

Kırk beşlik tahmin olunabilen, göbeğini kısa bacakları üzerinde güçlükle taşımaya çalışan Zeynel Ağa durdu. Uçlarına sırmalı dallar ve budaklar işlenmiş çevresiyle (mendil) terini silerken yanındaki tellala, “Burada bir parça dinlenelim,” dedi. Parmağıyla büyük çınar altında kurumuş bir çeşme gösterdi. Oraya doğru yürüdüler, büyük mermer yalağın iki kenarına oturdular.

Karşıda, biraz uzakta, yüksek kale duvarları görünüyor; duvarın ardından hafif bir lodos esintisinden doğan dalgaların sahile çarptığı işitiliyordu. Zeynel arkadaşına sordu:

“Daha Davutpaşa’ya gelmedik mi?”

“Geldik efendim, işte buraları Davutpaşa bostanları.”

“Peki, gideceğimiz köşk nerede?”

“Etrafta görünen köşklerden biri olacak, fakat hangisi?”

“Bana mı soruyordun? Ben bilsem seni yanıma alır mıydım?”

Uzaklardan, ağaçların arasından gelen bir ses işitildi:

“Bal! Leziz bal! Güneş damlası, cennet şebnemi, bin çiçek rahiyası, huriler busesi, bal! Bal! Leziz bal!”

Tellal yerinden fırladı:

“İşte bir satıcı… Bunlar bütün mahalleyi tanırlar. Ondan öğreniriz,” diyerek sesin geldiği tarafa koştu.

Yumuşak bir ses, tatlı nağmelerle yaklaşıyordu. Nihayet, iki bağın hendekleri arasındaki dar yoldan meydana çıktı. Bir elinde sepeti, diğerinde terazisi, hafif adımlarla yürüyen bir gençti. Boyu fidan gibi, yüzü güzeldi. Gözlerinde zekâ nuru parlıyordu. Elbisesi düzgün, bir resim, bir hayal gibiydi. Satıcıdan çok bir cengâvere benziyordu.

Tellal işaret etti, çağırdı. Zeynel Ağa’nın yanına geldiler. Balcı küçük, hafif sepetini yere koydu. Malını satmaya önem vermiyor gibi görünüyordu. Zeynel Ağa sordu:

“Buralarda esirci Cezayirli Abdüssamed’in evi varmış, biliyor musun?”

Balcı hararetle, büyük, siyah gözlerini açtı ve güzel gözlerinde bir şimşek çaktı:

“Aaa! Siz de mi orasını arıyorsunuz? Fakat bilir misiniz, orası belalı bir evdir. Orada bir afet var.”

“Ne afeti?”

“Gönül afeti… Yüzü görülmeden sesi bile canlar yakan bir afet… Ona tutulanlar benim gibi divane olurlar…”

“Pek güzel bir kız mı bu?”,

“Bir kız, belki bir melek. Öyle bir ses, öyle güzel…”

“Sen kızı gördün, tanıdın mı?

“Uzun macera…”

Zeynel Ağa gencin sözlerine hayret ediyor, şimdi ona dikkatlice bakıyordu:

“Sen gerçekten balcı mısın? Sesin, nağmelerin güzeli hal ve hareketlerin kibar… Gözlerinde zeka nurları parlıyor. Bu meziyetlerle saraylarda yaşamaya layıkken nasıl oluyor da sokaklarda satıcılık yapıyorsun? Satışın bile esrarengiz… Bana bu muammayı anlatır mısın?

“Sırrımı size açmadan evvel, ben de sizin kim olduğunuzu öğrenmeliyim. Hani, sizin de orasını arayışınız?”

Zeynel Ağa kahkahalarla güldü:

“Sevdiğin kıza ben rakip olmam evlat… Benim halimde, yaptıklarımda hiç esrar yok… Ben Mısır Valisi Maksut Paşa’nın kâhyasıyım. Paşaya bir cariye satın almak istiyorum. Bu tellal, Abdüssamed’in evinde satılık pek güzel cariyeler bulunduğunu haber almış. Evi bulmak, cariyeleri görmek istiyoruz.”

“Onu siz alır mısınız? Abdüssamed onun için binlerce altın istiyor. Ödenemeyecek bir hazine…”

“Mısır Valisi’nin serveti sonsuzdur oğlum… Ben pek güzel, pek pahalı bir cariye arıyorum.”

Güzel balcının çehresini bir bulut sardı. Ümitsiz, düşünceli bir tavırla çeşmenin yıkılmış mermerlerinden bir parçasına çöktü. Şimdi yalvarır gibi bir bakışla Zeynel Ağa’nın yüzüne bakıyordu. Deminki neşesi uçmuştu. Söyleyecek söz bulamıyordu. Zeynel sordu:

“Hani ya bana maceranı anlatacaktın?”

O, biraz düşündükten sonra cevap verdi:

“Sen mert bir adama benziyorsun. Yalnız kalırsak…”

O zaman Zeynel tellala emretti, “Sen biraz uzaklarda dolaş,” dedi.

“Ben Sultan İbrahim’in, daha doğrusu onun cinci hocasının belasına, haksızlığa uğramış bir vezirin oğluyum. Şu karşıdaki bahçeler arasında güzel bir köşkümüz, uşaklarımız, cariyelerimiz, şanımız, şerefimiz vardı. Zevk içinde yaşardım. Bir gün evimize geldiler. Babamı tutup aldılar, götürdüler. Hiçbir şey, hiçbir sebep bilmiyor, anlamıyorduk. Ertesi gün felaket haberleri geldi. Babamı sarayda boğmuş, idam etmişlerdi. Bütün mallarımıza el koydular. Bizi sokağa attılar. Azatlı kölemiz ve lalam biraz yaşlı oldukları için kurtulmuştu. Lalamın evine yerleştik.

Annem babamı çok severdi. Bu felaketin acısına tahammül edemedi. Bir ay içinde söndü, öldü gitti. Ben lalamın evinde kimsesiz, öksüz kaldım. İşte böyle güya bal satıyor, mahallelerde serseri serseri geziyorum.

Bir gün kale duvarının dışarısında, sahillerde dolaşırken esirci Abdüssamed’in oturduğu köşkten insanı büyüleyen bir ses işitmiştim. Durdum. Kalın kale duvarlarını aşarak sahillere dağılan bu ses bilmediğim bir tarzda, anlamadığım bir dilde şarkı söylüyordu. Bu sese âşık oldum.

(…)

Bu emsalsiz nağmelerin sahibi olan kızı görmek için günlerce, haftalarca esirci evinin etrafına dolaştım. O kadar dikkatleri üzerime çektim ki; bir gün iki yeniçeri azgını beni tehdit ettiler.

(…)

O güzel sesli güzel kızı görmek, tanımak hevesi ruhumu büyülerken tehlikelerden korkuyor, geceleri oralarda dolaşamıyorum. Cariyeyi satın alabilecek param da yok. Bu güzel kızı kaçırmayı düşündüm. İşte onun için gördüğünüz gibi bir satıcı kıyafetine girdim. Sabrediyor, fırsat bekliyorum. Çünkü ben onsuz yaşayamayacağım. En yanık, etkileyici sesimle nağmeler icat ediyor, köşkün etrafında dolaşarak bal satıyorum.”

“Biz şimdi cariye beğenmek, satın almak için oraya gidiyoruz. Beraber gelir misin? Belki kızı görürsün!”

Genç âşık Zeynel Ağa’nın ellerine sarıldı. Kendisine gösterdiği bu şefkate karşılık minnet ve şükran hisleriyle öptü.

“Mademki bana merhamet ediyorsunuz, onu satın alırsanız beni de alınız. Ben de onunla beraber gitmek, onun etrafında yaşamak için köle olmaya, köle gibi Mısır’a gitmeye razıyım,” dedi.

Zeynel Ağa sordu:

“Ben vezirlerin çoğu tanırım. İdam edilen babanız kimdi, sorabilir miyim?

“Babam Trabzonlu İslam Paşa’ydı. Sultanzade Mehmet Paşa’ya çok yardımcı olmuştu. Paşa, sadrazam olduğu zaman minnetten kurtulmak için babamın idamına razı oldu.

“Ya! İslam Paşa mı? Tanırım. Hatta onun iyiliklerini bile gördüm. Öyleyse seni esir gibi değil, evlat gibi yanıma alıyorum.”

Abdüssamed’in oturduğu köşkün büyük cümle kapısından girdiler. Bakımsız bırakılmış bahçeler; esrarengiz, derin ağaçlıklar arasından geçtiler. En üst kat pencereleri denizi görebilmek için kale duvarlarını aşmış, filizi boyalı nakışlı, muhteşem bir binanın önüne geldiler. Burası eski, metruk bir saray olmalıydı.

Sekiz on basamak mermer merdivenlerden çıktılar. İçerideki gürültü çığlıklar, kahkahalar dışarı taşıyordu. Misafirlere rehberlik eden ihtiyar zenci köle, kapıyı açtığı zaman garip bir manzarayla karşı karşıya geldiler. İrili ufaklı, Kızıl Deniz’den gelmiş abanoz gibi siyah zenciler, açık kahverenginde Habeşiler, Kafkas Dağları’nın sarışım, mavi, yeşil, sarı, kara gözlü Çerkes, Abaza, Gürcü dilberleri… Rum, Rus, Macar kızları karmakarışık oynuyor, şuh  kahkahalarla gülüyorlardı. Kapının açıldığından haberleri bile olmadı.

(…)

Kapıyı açan zenci kölenin bağırması üzerine, çil yavrusu gibi, her biri bir tarafa dağıldı.

Zenci köle, Zeynel Ağa’yla arkadaşlarını misafir odasına götürdü. Abdüssamed’e bilgi vermeye gitti.

Misafirlerin Mısır Valisi için cariyeler satın almaya gelmiş oldukları dışarıda duyuldu. Burada mahpus gibi yaşayan, dünya yüzü görmeyen esirlerden birçoğu usandıkları bu hayattan kurtulmak için can atıyorlardı.

(…)

Abdüssamed kurnaz bir esirciydi. Müşterilerini riyakârca hürmetler göstererek değil, caka satarak etkilemesini bilirdi.

Odaya girince selam verdi. Zengin ve kendini beğenmiş bir tüccar tavrıyla oturdu. Tellalı tanıyordu. Onunla gelen bu iki kişiden hangisinin efendi olduğunu kestirmek için dikkatle baktı. Genç beyin halinde, yüzünde öyle bir soyluluk nuru vardı ki, efendi ve müşteri onu zannetti. Zeynel Ağa’ya önem vermeyerek ona hitap etmeye başladı:

“Ya efendi, nasıl halayık, nasıl kul ister? Beyaz? Habeş? Siyah? Küçük? Genç? Çok güzel? Ucuz? Pahalı? Hepsi var.”

Zeynel Ağa cevap verdi:

“Görelim,” dedi.

“Evet, efendi, siz görecek, beğenecek, sonra pazarlık yapacak. Fakat evvela ne isteri bana onu söyleyecek”

“En evvel, bir sarayda bulunabilecek en güzel kızları göster.”

Abdüssamed, Zeynel Ağa’nın istediği gibi en güzel malını en evvel sunmadı. Kızların en adi ve en ucuzlarını getirip göstermekten başladı. Beğenilmedikçe daha değerlilerine sıra geliyordu. Kapı önünde durmuş bizzat isimleriyle çağırdığı kızları odaya alıyor; her birinin sahip olduğu özellikleri ve meziyetleri saydıktan sonra fiyatını söylüyordu.

Zeynel Ağa gururlu bir tavırla “Daha âlâsı, daha kıymetlisi yok mu? dedikçe, Abdüssamed manalı tebessümlerle “Var, ya efendi,” diyor ve daha güzelini getiriyordu.

Nihayet dışarı doğru “Nurulayn” diye bağırdı ve kızın gelmesini beklerken, hakkında bilgi vermeye başladı:

“Bu, İstanbul’da değil, dünyada eşi benzeri bulunmaz bir cariye… Feleğin cilveleri buraya atmasaydı, kız bugün belki bir kraliçe veyahut sarayda bir haseki olacaktı. Ve belki yine olacak. Bir zengin bunu satın alır ve saraya takdim ederse…”

“O kadar fevkalade bir şey mi bu?”

“Şimdi görecek ve anlayacaksınız efendi. Güzelliği kadar fevkalade zekası, emsalsiz güzel sesi var. Macar kızıdır ama Türklerden iyi Türkçe okur ve yazar. tambur, rebap çalar. O kadar kibar, o kadar terbiyeli ki… Göreceksin, hayran olacaksın efendi…”

Abdüssamed malını methetmek için belli ki daha çok konuşacaktı. Fakat davet olunan Nurulayn’ın odaya girişi ortamı değiştirdi. Zeynel Ağa’yla arkadaşı Suphi Bey’i hayretler içinde bıraktı.

(Syf 7-17)


ARŞİV