Hermann Hesse: Sevilebilen Mutludur

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Hermann Hesse ile devam ediyor.

12 Şubat 2026 - 14:08

HERMANN HESSE ((2 Temmuz 1877 – 9 Ağustos 1962)

Hermann Hesse 1877'de Almanya'nın Calw kasabasında doğdu. Eğitim sistemindeki kısıtlamalara ve misyoner babasının dinsel baskılarına direnerek Maulbronn İlahiyat Okulu'ndan ayrıldı. Bir süre kitapçılık yaptıktan sonra 1904'te serbest yazarlığa başladı. Birinci Dünya Savaşı'nda tarafsız kalan İsviçre'ye yerleşerek Alman militarizmi ve milliyetçiliğini yeren yazılar yazdı. Savaş tutsakları ve gözaltına alınanlar için bir dergi çıkardı. Bu duruşu nedeniyle Almanya’da sert eleştirilere maruz kaldı. Aynı dönemde psikanalize yönelen Hesse, özellikle Carl Gustav Jung’un düşüncelerinden etkilendi. Bu etki, karakterlerinin iç dünyasını derinlemesine irdeleyen anlatımında belirgin biçimde hissedildi.

1923'te İsviçre uyruğuna geçti. Hindistan'a yaptığı yolculuk Doğu kültüründen etkilenmesine yol açtı. Yapıtlarında, kişinin uygarlığın yerleşik kalıplarından kurtularak özbenliğini bulmaya çalışmasını işledi, insanları kendi yaşamlarını kurtarmaya çağırdı ve Doğu gizemciliğini yüceltti. Doğu kültürüne yakınlığıyla, özellikle l 960'larda Amerika'da canlanan Budizm ve Zen Budizmi akımları sırasında en çok okunan yazarlar arasına girdi. Romanları, öyküleri, denemeleri, şiirleri, politik makaleleri ve kültür alanındaki eleştirel yazılarıyla tüm dünyada 100 milyonu aşkın okura ulaşan, 1946'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Hesse, 1962'de İsviçre'nin Montagnola kasabasında öldü.

Yazarın Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan, Kamuran Şipal’in çevirisini yaptığı Sevebilen Mutludur isimli kitabından bölümler paylaşıyoruz.

SEVEBİLEN MUTLUDUR

Sevginin varlık nedeni, bizi mutlu etmek değildir. Kanımca sevgi acı çekmelerde, çilelere katlanmalarda ne kadar güçlü olabileceğimizi bize göstermek için vardır. 

Buluğ öncesi dönemde gençliğin sevgi yeteneği her iki cinsiyeti içermekle kalmaz, her şeyi, duyusal ve düşünsel her şeyi kucaklar, her şeyi bir sevi büyüsüyle, masalsı bir değişim gücüyle donatır (…)

Sevgi uğrunda acı çekilir; ama ne kadar büyük bir teslimiyetle acılara katlanırsa, sevgi o ölçüde güçlü kılar kişiyi. 

Her şeyden zor ele geçirilen şey, her şeyden çok sevilir. Acıda üstünlüğü, anlayışı, gülümsemeyi elden bırakmayıştır sevgi. (Syf 11)

Her sevginin derin bir trajediyi içermesi, sevgiden yüz çevirmek için bir neden oluşturamaz. 

Eskiden sevmeden sevilmenin insana ayrı bir haz sağladığına inanırdım. Ama artık kendisini size buyur edip sunan, ancak karşılık verilemeyen bir sevginin ne çok eza verici bir şey olduğunu öğrendim. (Syf 56)

Sevdiği insanı elde edememek ve ona tek başına sahip olamamak, insanın hayatta en sık karşılaştığı talihsizliklerden biridir. Bu talihsizlikle başa çıkabilmenin yolu, sevgisinin içerdiği tutku ve özveri zenginliğini sevdiği kişiden çekip alarak başka amaçlara, örneğin sosyal alanda başkalarıyla işbirliğine ya da sanata yöneltmektir. Sevginizi verimli ve anlamlı kılabilmenin yolu budur. Artık yalnızca kendi gönlünüzü yakacak ateş bundan böyle dünyanın ve insanlığın malı olur, sevginizi verimli kılmanın üstesinden gelebildiniz mi, acılar sevinçlere dönüşür.

 Sevilmek mutluluk değildir, her insan kendini sever. Sevmeye gelince, işte budur mutluluk. (Syf 76)

Akıl ve mantık öyle istiyor diye yaşam ne sevinçler ne de üzüntüler buyur edip sunar bize. Ama aklımızın sultası altına soktuk mu, "ruhsal esintilerimizin" değerinin, yaşamının ve anlamının canına okuyabiliriz. Bunu bize en iyi gösterebilecek sevgidir. Şimdiye kadar akıldan, iradeden yola çıkarak kim sevmiştir? Hayır, sevgi acıyla yaşanır, ne kadar özveriyle yaşanırsa, o kadar güçlü kılar bizi. 

(…)

Kendi kanımızdan kan katmadığımız, sevgiyle donatmadığımız, uğrunda özverileri, ortak acıları üstlenmediğimiz, savaşımlara katlanmadığımız hiçbir ilişkinin, hiçbir dostluğun, hiçbir duygunun bize sadakat göstermediğini ve güvenilir nitelik taşımadığını her birimiz kendi günlük hayatında öteden beri yaşar, bilir. Birine gönlünü kaptırmanın ne kadar kolay, gerçekten sevmenin ise ne kadar zor olduğunu bilmeyen ve yaşamayan yoktur. Bütün gerçek değerler gibi sevgi de satın alınamaz. Satın alınabilen hazlar vardır, satın alınabilen sevgiyse yoktur. 

(…)

İnsanın sevdiği biri üzerine derinlemesine düşünmesi kadar başarısızlığa uğrayan hiçbir şey yoktur, doğrusu. (Syf 87-89)

Dünyadaki tüm görüntüler bir simge, her simge de açık bekleyen bir kapıdır; insanın ruhu hazırsa geçer kapıdan, dünyanın nabzının attığı o can evine ulaşabilir, senin ve benim, gündüzlerin ve gecelerin tek bir nesneye dönüştüğü yerdir burası. Hayatında bir an gelir, her insan kendini böyle açık bir kapı önünde bulur; her insan, bir an gelir, tüm görünen nesnelerin simgeden başka şey olmadığını geçirir kafasından, simgenin arkasında da evrensel ruhun, ezeli ve ebedi yaşamın bulunduğunu düşünür. Ama karşısına çıkan kapıdan içeri giren, bu dünyanın güzel ve hoş görüntülerini verip karşılığında o vakte kadar ancak sezgilerde algılanmış içsel gerçeği elde etmeye yanaşan pek az kişi vardır. (Syf 109)


Bizi yaşatan tek şey, bizim zavallı duygularımız, bizim güzel ve şahane duygularımızdır, kendisine haksızlık ettiğimiz her duyguyla bir yıldızımızı söndürmüş oluruz. (…)

Duyguları konusunda, davranışlarının "kapsam" ve sonuçları konusunda bir açıklığa varabilenler, yaşama inanan ve yarın ya da öbür gün onaylamayacakları hiçbir adımı atmaya yanaşmayan seçkin insanlardır ki, güven içindedir yalnızca. Ben bunlar arasında sayılacak mutlu kişilerden değilim.  (Syf 131)

Bütün sanatımız boşladığımız bir şeyin telafisidir sadece, diye düşünürüm sık sık. Bütün sanatımız, savsakladığımız yaşamın, savsakladığımız hayvansallığımızın, savsakladığımız sevgimizin yerine geçirdiğimiz, bizi zahmete sokan ve bedeli on kat fazlasıyla ödenen bir şeydir. (Syf 133)

Belki bugünün modernliği de şöyle bir an sürüp yok olmak gibi bütün diğer modernliklerin yazgısını paylaşacak, sonra yok olup gidecektir. Oysa tarihten bildiğim kadarıyla, sevgi sorunu dikkatlerin başka tarafa yöneldiği her dönemin ardından yine ala bildiğine güncellik kazanacaktır. ( Syf 158)

Sevilmenin hiçbir şey, sevmenin ise her şey olduğunu öğrendim. Varlığımızı değerli ve keyifli kılanın bizim duygulanmızdan başka şey sayılamayacağını giderek kavradığımı sanıyorum. "Mutluluk" denebilecek bir şeye yeryüzünün neresinde rastlasam, bakıyorum duygulardan oluşuyor. Para hiçbir şeydi, güç ve kudret hiçbir şey. Her ikisini de elinde bulunduran ama sefalet içinde yaşayan pek çok kişi vardı. Güzellik hiçbir şeydi; güzel erkek ve kadınlar görüyordum, tüm güzelliklerine karşın sefil durumdaydılar. Sağlığın da fazla bir ağırlığı yoktu; herkes kendini ne kadar sağlıklı hissediyorsa o kadar sağlıklıydı; bazı hasta kişiler vardı, ölmelerinden çok kısa süre öncesine kadar yaşam kıvancıyla ışıl ışıl panldıyordu gözlerinin içi; bazı sağlıklı kişiler de acı çekmekten korktukları için sararıp soluyorlardı. Ama mutluluk insanların güçlü duygulara sahip oldukları, bu duygular için yaşadıkları, onları içlerinden kovup uzaklaştırmadıkları, zor baca davranmayarak onları bakıp büyüttükleri ve bunun hazzını tattıkları her yerde vardı. Güzellik onu elinde bulundurana değil, onu sevip ona tapanlara mutluluk bağışlıyordu.

Görünürde duygular çeşitli, ama temelde birdi hepsi. Bütün duygular istek olarak ya da bir başka türlü nitelenebilir. Ben sevgi diyorum. Mutluluk sevgidir, başka şey değil. Sevebilen mutludur. Ruhumuzun kendi kendisini duyumsayıp yaşadığının bilincine vardığı her devinim sevgidir. Yani çok sevebilen kişi mutludur. Ne var ki sevmek ve arzulamak aynı şey değildir. Sevgi bilgeleşmiş arzudur; sevgi sevdiği şeyi ele geçirmeyi amaçlamaz, yalnızca sevmek ister onu. Bu yüzdendir ki dünyada sevgisini bir düşünce ağı içinde bir beşik gibi sallayıp büyüten, boyuna, boyuna yeniden dünyayı sevgi ağıyla çepeçevre ören filozof da mutludur.

Sevme yükümlülüğü diye bir şey yoktur, sadece mutlu olma yükümlülüğü vardır. Dünyadaki varlığımızın tek amacı da budur. Ve yükümlülüklerle, ahlak kurallarıyla ve buyruklarla insanlar seyrek durumda mutlu kılabilirler birbirlerini, çünkü bunlarla kendilerini mutlu kılmaları olanak sızdır, insan "iyi" olabiliyorsa, sadece mutlu olması durumunda başarabildiği bir şeydir bu. Kendi içinde bir uyumu sağlaya bilmişse iyi olabilir. Severse yani.

Ve dünyadaki mutsuzluğun, benim kendimdeki mutsuzluğun kaynağı da sevgide tekleyen bir tarafın varlığıdır. Buradan yola koyulduğumda, İncil'deki sözlerin benim için ansızın bir doğruluk ve derinlik kazandığını görüyorum. "Çocuklar gibi olmadınız mı" -ya da "Cennet bizim kendi içimizdedir."

(…) İnsan, hiçbir şeyi kendini sevdiği kadar sevemez. İnsan, hiçbir şeyden kendi kendisinden korktuğu kadar korkmaz. (…)

Dünyanın içyüzünü görmek, dünyayı açıklamak ve onu aşağılamak büyük düşünürlerin işi olabilir. Ama benim için tek önemli şey varsa dünyayı sevebilmek, onu aşağılamamak, kendimden nefret etmemek, dünyaya, kendime ve bütün yaratıklara sevgiyle, hayranlıkla ve saygıyla bakabilmektir.

(…)

Sevgide de tuhaf bir durum söz konusudur, sanatta da öyle. Tü müyle eğitimin, tümüyle zekanın, tümüyle eleştirinin yapamadığı şeyi yapar sevgi, alabildiğine uzak nesneleri birbirine bağlar, en yeni ve en eski olanı yan yana getirir. Her şeyle kendisi arasında ilişki kurarak zamanı yenilgiye uğratır. Yalnızca sevgidir ki güven verir insana; yalnızca sevgidir ki haklıdır, haklı olmak peşinde koşmaz çünkü.

(…)

Sevgi yolunda bu kadar zor yürünebilmesinin nedeni, dünyada sevgiye pek fazla inanılmaması, her yerde sevginin bir güvensizliğe toslamasıdır.

(…)

Yeryüzünün haksızlık ve kötülük hastalığından kurtarılabileceğini olası görmüyorum. Bizim değiştirebileceğimiz ve değiştirmemiz gereken bir şey varsa kendimizdir, bizim sabırsızlığımız, bizim bencilliğimiz (düşünsel bencillik de içindedir bunun), bizim alınganlığımız, sevgi ve hoşgörü eksikliğimizdir. (Syf 169- 178)

 


ARŞİV