Joseph Campbell: Kahramanın Sonsuz Yolculuğu

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Joseph Campbell ile devam ediyor

22 Ekim 2026 - 21:46

JOSEPH CAMPBELL (26 Mart 1904- 30 Ekim 1987)

Amerika Birleşik Devletleri'nin New York kentinde doğdu. İrlanda kökenli Katolik bir ailede yetişti. Çocukluk yıllarında mitolojiye ilgi duymaya başladı. Ailesiyle birlikte ziyaret ettiği Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nde Kızılderili kültürlerine ait eserlerden etkilendi. Bu ilgi, ilerleyen yıllarda mitler, dinler ve farklı toplumların kültürel anlatıları üzerine yapacağı çalışmaların temelini oluşturdu. Columbia Üniversitesi'nde eğitim gördü ve burada İngiliz edebiyatı alanında yüksek lisans yaptı. Avrupa'ya giderek farklı kültürleri ve düşünce geleneklerini tanıma fırsatı buldu. Üniversite eğitimini tamamladıktan sonra akademik çalışmalarını sürdürdü ve mitoloji alanında uzmanlaştı.

1934 yılında Sarah Lawrence College'da edebiyat dersleri vermeye başladı ve 1972'de emekli olana kadar burada çalıştı. Farklı toplumların mitlerini, efsanelerini ve dini anlatılarını karşılaştırarak bu öyküler arasındaki ortak noktaları araştırdı. 1949 yılında yayımlanan The Hero with a Thousand Faces (Kahramanın Sonsuz Yolculuğu) adlı eseriyle tanındı. Bu kitapta, farklı kültürlerin kahramanlık öykülerinde benzer aşamalar bulunduğunu öne sürdü. Campbell'ın “kahramanın yolculuğu” olarak bilinen yaklaşımı, daha sonra edebiyat ve sinema alanlarında da etkili oldu.

Yazarın İthaki Yayınları tarafından yayımlanan “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” isimli kitabından bölümler paylaşıyoruz.

KAHRAMANIN SONSUZ YOLCULUĞU

İster Kongo'nun gözleri kan çanağına dönmüş bir büyücü-hekiminin rüyaya benzer zırvalamalarını aradaki mesafenin yarattığı bir keyifle dinleyelim, ister mistik Lao-Tse'nin sonelerinin düz çevirilerini hararetli bir coşkuyla okuyalım; ister Aquinas'ın argumanlarından birinin sert kabuğunu birdenbire kıralım, ister garip bir Eskimo masalının görkemli anlamını birdenbire yakalayalım, bulduğumuz şey hep şekil değiştiren fakat buna rağmen olağanüstü biçimde aynı kalan o hikâye ve daima bilinen ya da anlatılandan daha fazlasının olduğuna dair kışkırtıcı derecede ısrarlı bir histir.

Yeryüzünde ikamet edilmiş her yerde, bütün çağlarda ve her koşulda, insana ait mitler türemiştir ve bu mitler insanın vücudunun ve aklının eylemleriyle ortaya çıkan ne varsa hepsinin esin kaynağıdır. Mitin, kozmosun sonu gelmez enerjilerini insanın kültürel yaratımına akıtan gizli bir yarık olduğunu söylemek çok ileri gitmek olmayacaktır. Dinler, felsefeler, sanatlar, ilkel ve tarihsel insanın sosyal biçimleri, bilim ve teknolojideki büyük buluşlar, uyku kaçıran düşler, hep o temel ve büyülü mit çemberinden doğar.

Küçücük bir peri masalında dahi bulunan o derin yaratıcı merkezlere dokunma ve uyandırma gücü özelliği, tıpkı okyanusun sırrının bir damla suda ya da yaşamın bütün gizeminin bir pire yumurtasında saklı olması gibi bir mucizedir. Çünkü mitolojinin simgeleri üretilmiş değildir; talep edilemezler, uydurulamazlar ya da kalıcı bir şekilde bastırılamazlar. Onlar ruhun kendiliğinden oluşan ürünleridir ve her biri kaynağının asıl gücünü bozulmamış olarak içinde barındırır.

(Syf 13)

Tiran-canavar figürü dünya mitolojileri, halk gelenekleri, efsaneleri ve hatta kâbuslarında tanıdık bir olgudur; ve özellikleri temelde her yerde aynıdır. Genel çıkarın toplayıcısıdır o. Açgözlülük ürünü olan "Benim ve benimki" haklarına heves duyan canavardır. Egemenlik alanı dahilinde yol açtığı yıkım, evrensel olarak mitoloji ve peri masallarında anlatılmaktadır. Yıkıma uğrayan bu alan, evi, işkence çeken ruhu ya da arkadaşlığı ve desteğinin dokunuşuyla etkilediği yaşamlardan biri olabilir; ya da uygarlığının sınırlarına dek uzanabilir. Tiranın şişirilmiş egosu, işleri ne kadar başarılı giderse gitsin kendisi ve dünyası için bir lanettir. İyice yılmış, korkuya kapılmış, her an çevresinin, öncelikle kendi içindeki ele geçirme, kazanma yönündeki kontrol edilemez güdülerinin yansımaları olan öngörülmüş saldırılarını karşılamak ve onlarla çatışmak üzere uyanık olan bu kendi kendine kazanılmış bağımsızlığın devi, dünyanın felaket habercisidir, zihninde kendini insani eğilimlerle oyalayabilse bile. Nereye elini uzatsa bir çığlık yükselir (evlerin damından değilse -daha da kötüsü- her kalpten): kurtarıcı kahraman için, vuruşu, dokunuşu, varlığı ülkeyi kurtaracak ışıltılı kılıcın sahibi olan o kişi için atılmış bir çığlık. ( Syf  23)

Keşfedilecek ve kaynaştırılacak arketipler tam da insan kültürünün tarihsel kayıtları boyunca ayinin, mitoloji ve rüyetin temel imgelerini esinlendirmiş olanlardır. (…)

Öyleyse kahraman, yerel ve kişisel tarihi sınırlamalarıyla çatışarak onları aşmış ve genelgeçer, olağan insani biçimlere ulaşmış olan kadın ya da erkektir. Böyle birinin tasavvurları, fikirleri ve esinleri insan yaşamı ve düşüncesinin temel pınarlarından taptaze çıkar. Bu yüzden onlar yeteneklidir, mevcut, çözülen toplumdan ve ruhtan değil, toplumun yeniden doğduğu tükenmez kaynaktandırlar. Kahraman modern bir insan olarak ölmüş, fakat ebedi insan -mükemmelleşmiş, belirsiz, evrensel insan- olarak yeniden doğmuştur. Öyleyse, onun ikinci önemli görevi ve amacı (Toynbee'nin açıkladığı ve insanlığın bütün mitolojilerinin belirttiği gibi) dönüşmüş olarak bizlere geri dönmek ve yenilenmiş yaşamdan aldığı dersi öğretmektir. (Syf 25)

Erkek ve kadınların çoğu göreceli olarak bilinçdışı denebilecek medeni ve kabilesel alışkanlıklardan daha macerasız olan yolu yeğler. Fakat bu arayıcılar da, toplumun kabul ettiği, insanlığa çok önceleri kurtarıcılar tarafından verilmiş ve binlerce yıl ötesinden kuşaktan kuşağa geçerek günümüze dek gelmiş olan simgesel yardımlarla, geçiş ayinleriyle, kötülüklerden arındıran vaftiz törenleriyle kurtarılır. Ancak ne bir içsel çağrıyı ne de bir dışsal öğretiyi kabul edenlerin durumu umutsuzdur; yani, bugün kalbin içindeki ve dışındaki bu labirentte olan çoğu kişinin durumu.  (Syf 28)

Gerçekten de ihtiyacımız olan çok küçük bir şeydir! Ama o olmazsa, labirentin içindeki macera umutsuzdur.

Bu küçük şey yakındadır. En tuhafı da, o korkunç labirenti yaratan bilim adamının tam da günahkâr kralın hizmetindeyken, özgürlüğe yönelik girişimlere yardımcı olmasıdır.

(…) Dahası, macerayı tek başına göze almamız dahi gerekmez; çünkü her çağdan kahramanlar bizden önce gitmiştir; labirent iyice bilinmektedir; bize kalan yalnızca kahraman yolunun ipliğini izlemektir. Ve nerede bir nefret bulacağımızı düşünürsek orada bir tanrı bulacağız; nerede bir başkasını öldürmeyi düşünsek orada kendimizi öldüreceğiz; nerede dışa doğru yol almayı umsak orada kendi varlığımızın merkezine geleceğiz; nerede yalnız olduğumuzu sansak orada bütün dünyayla birlikte olacağız. (Syf 29)

Uzay ve zaman dünyasındaki tesadüfi varlığımıza yönelik duygusal bağların ve mantığın son bulması; tam da kendi yok oluş anımızdaki öpücükle zaferini kutlayan ve canlanan evrensel yaşamı tanıyışımız ve ilgimizin ona kayışı, bu amor fati, "kader sevgisi" -ki kaçınılmaz ölümdür-; trajik sanat deneyimini işte bu oluşturur, onun neşesi, kurtarıcı coşkusu burada yatar

(…)

Modern edebiyat büyük ölçüde önümüzde, çevremizde ve içimizde gezinen hastalıklı umutsuz durumların cesur ve tam bilgili bir gözlemine adanmıştır. (…)

Bütün bunlara kıyasla bizim küçük başarı öykülerimiz acınası şeylerdir. Başarısızlığın, kaybın, hayal kırıklığının ve ironik tatminsizliğin nasıl bir acıyla, dünyanın en kıskanılacak kişilerinin bile kanını emdiğini çok iyi biliriz! Bu yüzden de komedyaya tragedyanın yüksek düzeyini vermeyi arzulamayız. Komedya satir olarak kabul edilebilir bir şeydir, eğlence olarak hoş bir kaçış ortamıdır, fakat sonsuza dek süren mutluluk masalı ciddiye alınamaz; çocukluğun, yakında korkunç biçimde öğrenilecek olan gerçekliklerden korunmuş o masal ülkesine aittir; bu masal tıpkı cennet mitinin, yaşamı geride bırakmış ve kalpleri geceye açılan son kapı için hazırlanması gereken yaşlılara göre olması gibi ağırbaşlı, modern Batı sağduyusunun, peri masalı, mit ve ilahi kurtuluş komedyalarında sunulan gerçekliklerin tam bir yanlış anlaşılması üzerine kurulmuş olması gibi. Bunlar, antik dünyada tragedyadan daha yüksek düzeyde, daha derin bir doğruya, daha güçlü bir kavrayışa, daha sağlım bir yapıya ve daha bütünlüklü bir vahye ait sayılırlardı (Syf 31-33)

İster rüya ister mit olsun, bu maceralarda, yaşamda yeni bir dönemi, aşamayı belirterek birdenbire rehber olmak üzere ortaya çıkan figürün karşı koyulmaz ölçüde büyüleyici bir havası olduğu görülür. Karşılaşılması gereken ve -bilinmez ve şaşırtıcı olsa, hatta bilinçli kişiliğe korkutucu gelse bile- her nasılsa bilinçdışına tanıdık gelen şey kendini bildirir; ve daha önce anlam dolu olan şey, tuhaf biçimde değer kaybına uğrayabilir: altın topun ansızın kuyuya düşmesinin ardından kralın çocuğunun dünyasında olduğu gibi. Dahası, kahraman bir süre bildik uğraşlarına dönse bile, bu uğraşıları bir sonuç vermeyebilir. O zaman, gücün bir dizi işareti, -aşağıda yer alan ve dünya edebiyatındaki en tanınmış maceraya çağrı örneği olan “Dört İşaret” efsanesinde olduğu gibi çağrılar artık reddedilemez hale gelinceye dek peşpeşe görünecektir.

(…)

Mitolojik yolculuğun –“maceraya çağrı” olarak belirlediğimiz bu ilk aşaması, kahramanı çağıran ve onun ruhsal ağırlık merkezini toplumunun sınırlarından bilinmeyen bir bölgeye doğru çekmiş olan kaderi belirtir. Bu önemli hazine ve tehlike bölgesi çeşitli biçimlerde sunulabilir: uzak bir ülke, bir orman, yeraltında, dalgaların altında ya da göğün üstünde bir krallık, gizli bir ada, sisli dağ tepesi ya da derin bir rüya hali; fakat hep tuhaf biçimde akışkan ve çok biçimli varlıkların, hayal edilemez eziyetlerin, insanüstü görevlerin ve olanaksız zevklerin yeridir.

(…)

Macera, şu peri masalının prensesine olduğu gibi, yalnızca bir kaza olarak başlayabilir; ya da yine insan rastgele dolanırken, çevreye bakınırken bir olayla karşılaşır ve bu da onu alışılmış insani yollardan uzaklaştırır. Örnekler, dünyanın her köşesinden ad infinitum (sonsuza kadar) çoğaltılabilir (Syf 58-61)


ARŞİV