KAROLİNA PAVLOVA (1807-1893)
Karolina Pavlova (1807-1893), 19. yüzyıl Rus edebiyatının önemli şair, yazar ve çevirmenlerindendir. Asıl adı Karolina Karlovna Jaenisch’tir. 1807’de Yaroslavl’da doğdu. Babası Karl Jaenisch, Moskova’da görev yapan bir bilim insanıydı. Rusça, Almanca ve Fransızcanın yanı sıra çeşitli Avrupa dillerini öğrendi. Genç yaşta Moskova’nın edebiyat çevrelerine girdi; Aleksandr Puşkin, Vasili Jukovski ve Yevgeni Baratınski gibi dönemin tanınmış şairleriyle aynı çevrede bulundu.
Edebiyat yaşamına şiir ve çeviriler yazarak başlayan Pavlova, Rusça, Almanca ve Fransızca arasında yaptığı edebî çevirilerle de tanındı. Puşkin ve Baratınski gibi Rus şairlerinin eserlerini Almancaya çevirdi. 1836’da yazar Nikolay Pavlov ile evlendi. Bundan sonra Karolina Pavlova adıyla tanındı.
En önemli eserlerinden biri Çifte Hayat (Dvoynaya zhizn) adlı romanıdır. 1848’de yayımlanan eser, şiir ve düzyazının bir arada kullanıldığı özgün bir yapı gösterir. Edebiyat yaşamının ilerleyen dönemlerinde Rusya dışında yaşayan Pavlova, 1858’de Dresden’e yerleşti. Yaşamının son yıllarını burada geçirdi ve 1893’te Dresden’de öldü.
Yazarın Telemak Kitap tarafından yayımlanan Çifte Hayat isimli romanından kısa bölümler paylaşıyoruz
ÇİFTE YAŞAM
“Peki, zenginler mi?”
“Sanırım. Dürüst olmak gerekirse malikaneleri oldukça gösterişli. İyi bir yaşantıları var. Olağan cumartesilerin dışında kışları birkaç balo bile düzenledikleri olur. Fakat o bu işlere hiç karışmaz, karısı tam bir c'est une femme de tête. (Güçlü bir kadın) Her işi kendi başına halleder.”
“Kızı nasıl biri?”
“Olağanüstü bir özelliği yok. Yeterince güzel, üstelik aptal da değilmiş. Ama zaten bugünlerde kim aptal ki? Her neyse, balolarda ettiğimiz birkaç havadan sudan sohbet dışında pek konuşmadık. Babasının Alman kanından gelen etkilerin olduğu aşikâr. Bu Almanlara da yarı Almanlara da tahammül edemiyorum.”
“Uygun bir aday mı?”
“Sanmam! Bir erkek kardeşi var”
“Cumartesileri n'apıyorlarmış peki?”
“İşte, çoğunlukla sohbet ediyorlar. Zaten göreceksin, çok kalabalık sayılmazlar.”
“Of! Bu toplantılardaki sohbetlerden gına geldi. Şunlardan kurtulabilmek mümkün değil.”
Fayton, Tverskoy Bulvarı üzerindeki büyük bir evin girişinde durdu.
Faytondaki iki gençten biri “İşte geldik” der demez ikisi birden faytondan inip ferforje demirli merdivenlerden koşarak çıktı. Antreye geldiklerinde özel Alman dikimi kıyafetlerini son bir kez kontrol edip kendilerine çekidüzen verdiler. İçeri girdiler; ev sahibesini selamlayıp etraflarına bakınmaya başladılar. Bu zarif davet salonunda yaklaşık otuz kişi vardı. (…)
Ev sahibesi, kapıya çok da uzak olmayan bir yerde bugünlerde salonlarımızda sıkça kullanılan fakat kolay tanımlanamayan bir mobilya parçasının üzerinde oturmaktaydı. Başka bir köşeye ise bir çay masası kurulmuştu. Masanın yakınlarında bazısı son derece güzel olan bir grup genç kız kendi aralarında fısıldaşıyordu. Biraz uzakta, vaktin on buçuk olduğunu gösteren kocaman bronz bir saatin hemen yanında, gösterişli bir kadife koltuğa -tabiri caizse- gömülmüş, oldukça dikkat çekici ve zarif bir kadın, yanına ilişmiş üç genç adamla sohbet etmekteydi. Birinden bahsediyorlardı.
(…)
“Bu da kim Cécile?” diye fısıldadı Olga çay alan genç kıza.
Sesilya başını kaldırdı.
“İliçyev'le beraber gelen adam mı? Adını unuttum. Evimize ilk defa geliyor. Bir şaire benziyor.”
Olga küstahça dudaklarını şişirip başını odanın diğer tarafına çevirdi. Bu esnada iki adam daha belirdi. Bunlardan biri, diğerini ev sahibesi Vera Vladimirovna von Lindenborn'un yanına götürerek onu tanıttı. Vera Vladimirovna onları nazikçe selamladı.
"Sonunda sizinle tanışabildiğime gerçekten çok memnun oldum. Umarım bir ara eserlerinizi dinleme zevkini de bize tattırırsınız."
Vera Vladimirovna yalnızca şairleri ve sanatçıları ağırlayan yüksek eğitimli biri değil, aynı zamanda sağduyulu, zarif bir kadındı. Daha ilk ziyaretlerinde misafirlerinin yeteneklerinden yararlanmak istemezdi.
(…)
Bu sırada çay servisine ara verildi ve Sesilya ile genç kızlar geniş balkona çıktılar. Yıldızlarla dolu muhteşem bir mayıs gecesiydi. Balkonun önünde yeni yeni yeşeren ıhlamur ağaçları öyle sakin, öyle gizemli, öyle ahenkli bir hüzne sahiplerdi ki, sanki Tverskoy Bulvarı'nda değil, bakir bir çölün özgür enginliğinde büyümekteydiler. Sesilya balkonun demir korkuluklarına yaslandı, Tanrı bilir aklından neler geçiyordu. Arkadaşları kendi aralarında gülüşüyorlardı.
(…)
O sırada bazı anneler çoktan eve götürmek üzere kızlarını aramaya başlamışlardı. Vera Vladimirovna, Sesilya'nın yanına geldi. "Yatma vaktin geldi, Cécile." dedi. "Biliyorsun ki doktorun erkenden yatman gerektiğini söyledi, saat neredeyse oniki oldu. Hadi bakalım, insanlar anlayışla karşılayacaklardır."
Vera Vladimirovna, kızının üzerinde istavroz çıkardıktan sonra Cécile salondan ayrıldı. Bazıları aydınlık, bazıları karanlık bir dizi odanın yanından geçtikten sonra zar zor aydınlanan bir koridora doğru döndü ve kendi odasına girdi. Burada her şey sakin ve sessiz görünüyordu. Yan odadaki ihtiyar İngiliz kadın neredeyse bir buçuk saattir derin bir uykudaydı. Bilindiği üzere, yüksek zümreye mensup genç kızlar, yanlarında İngiliz bir dadı olmadan bir hiçtir. Bizim cemiyetimizde İngilizce konuşulmaz. Genç kızlarımız İngilizce romanları genellikle Fransızca tercümelerinden okurlar. Hatta Shakespeare ve Byron onların kutsalıdır. Fakat altı yaşındaki kızınız İngilizceden başka bir dil konuşursa, bu onun iyi eğitilmediği anlamına gelir. Bu, genellikle kızı kadar iyi eğitimli olmayan annenin kızıyla iletişim kuramamasıyla sonuçlanır. Fakat bu pek de önemli bir mesele değildir. Bir çocuğun annesinden çok İngiliz bir dadıya ihtiyacı vardır.
Sesilya, hizmetçiyi çağırdıktan sonra ağır ve düşünceli bir şekilde soyunmaya başladı. Önümüzdeki yazı yazlıkta geçireceği eğlenceli günlerle, Dimitri İvaçinski'nin dönüşünden sonra beraber yapacakları yürüyüşlerle, edecekleri danslarla, yapacakları atlı gezilerle hoşça geçireceğini düşündü. Fakat bu keyifli düşüncelerin tam ortasına ısrarlı bir şekilde sanki çözmesi gereken bir bilmece varmış, bir kelimeyi arıyormuş ya da hatırlayamadığı bir ismi çıkarmaya çalışıyormuş gibi tuhaf ve açıklanamaz bir tanesi daldı. Sonunda yatağına uzandı. Hizmetçi elindeki mumla dışarı çıktı ve her şey sessizliğe gömüldü. Sıcak ve sessiz odada yalnızca kurtarıcı İsa ikonasının üzerinde titreşen lambanın ışığı kaldı. Pencerelerin arasındaki ufak kolonun üstünde yer alan saat sessizlikte yankılanan bir vuruşla gece yarısını gösterdi. Sesilya'nın gözleri aheste aheste odada gezindi. İnsana huzur veren ikona, gözlerinin önüne bir gelip bir gitti ve bu ağırlık sonunda gözlerini kapattı. Ama ruhundaki soru henüz uykuya dalmamıştı. “Nasıl, kim ve nerede?” ...
İşte parladı gökkubbenin yıldızları...
Pus dağıldı... Bir koku doldu içeri...
Huzur, havadar ve fevkalade bir oda mıydı böyle?
Yoksa mehtabın vurduğu zengin ve aydınlık bir bahçe mi?
Nasıl da keskin çeşmenin dinmek bilmez feryadı!
(…)
Muhtemelen hissettiği bu olağandışı yorgunluk sabah yaptığı ziyaretlerin sonucuydu. Yüreğine, nedenini bilmediği bir ağırlık çöktü. Uzun süre gözleri kapalı bir şekilde uykuya dalamadan yattı. Bu yorgunluk onu daha da ağırlaştırıyordu. Üzerine git gide daha fazla yorgunluk çöktü. Düşünceleri yatıştı, hayalleri dağıldı ve her şeyi unutuverdi. Ama bu unutuşta, ruhunun derinliklerinde gizlenen belli belirsiz bir anı açığa çıktı. Sanki birisi başının üzerine sisli bir tül geçirip onu yavaş, çok yavaş ve daha yavaş bir şekilde derinlere çekiyordu... (Syf 9-15)
Vera Vladimirovna'nın Petrovski Parkı'nı süsleyen o muhteşem Çin gotiği binalardan birine yerleşmesinden bu yana birkaç gün geçmişti. Burada da her şey cemiyetin talep ve koşullarına uygundu. Bu şaşalı binanın şaşalı bahçesindeki bitkilerin her zaman özenle seçilmiş, mükemmel bir aristokrat yeşilliği vardı. Hiçbir yerde solgun renkli bir yaprak, kuru bir dal ya da gereksiz bir ot parçası bulunamazdı; Tanrı'nın yarattığı kaba, bayağı, halktan olan her şey buradan sürgün edilmiş gibiydi. Evin etrafındaki çalılıkların bile Parizyen bir kibri, mümkün olan her yere dikilmiş çiçeklerin oldukça güzel bir edası vardı. Burada doğanın kendisi bile doğal değildi. Kısacası her şey olması gerektiği gibiydi.
Bu güzel ve sanatsal dekorun ortasında, sıcak ve berrak bir Haziran akşamında gösterişli seyislerin yanında kadınlar için hazırlanmış üç eyerli at bulunmaktaydı. Aralarında Knyaz Viktor ve oraya yeni gelen Dimitri İvaçinksi'nin de bulunduğu beş altı züppe genç etraflarında dolanıp atlara bakıyorlardı. Biraz ileride büyük bir çift koşumlu faytonun mürettebatı hazır bir şekilde beklerken hanımlar da salonda oturmuş binicilerin hazırlıklarının bitmesini bekliyorlardı. Sonunda hazırlıklarını tamamladılar ve herkes geniş sundurmaya çıktı. Sesilya ve Olga koyu renkli uzun binici kıyafetleriyle, erkeklerin giydiği ve canlı gözlerini daha da park gösteren siyah şapkadan dökülen kalın telli saçlarıyla ve ellerindeki kırbaçlarla her zamankinden daha cesur ve güzel bir halde demir merdivenlerde durdular. Sabırsız atlar yanlarına getirildi. Ufak ayaklarını üzengiye koyar koymaz hızlı bir kalkış yaptılar. Dizginleri salladılar ve erkeklerinkine benzemeyen şiddette bir kadın cesaretiyle hızlanıp onları geride bıraktılar. Üçüncü binici, genellikle zeki sosyete kadınlarının kendilerine sağladığı değerli ve yararlı arkadaşlardan biriydi. O, parası, güzelliği hatta çekici bir zekâsı ya da bu önemli varlıkların yetersiz ikamelerine bile sahip olmayan sayısız çoğunluğa dahildi. Öte yandan Nadejda İvanovna, Valistkaya için oldukça önemli biriydi. Nadejda İvanovna, bu gösterişli cemiyetin bütün eğlencelerine katılırdı. Zavallı kadın her gün bıkmadan kalın vücuduyla ve otuzlu yaşlarındaki sıradan yüzüyle, Olga'nın incecik beli ve taptazecik yüzüyle uyumlu harika kıyafetlerinin yanında kendi vasat elbiselerini giyerdi. Muhtemelen ne denli özverili olduğunun kendisi de farkında değildi. Belki de farkındaydı, bilemeyiz. Bazı insanlar cemiyetin içerisinde yer alabilmek ve eğlencelerine katılabilmek için kendi hayatlarını kanlarıyla bile ödemeye hazırdırlar. (Syf 44)
Ruhundaki bu ağırlığın ne olduğunu anlayamıyor, fakat anlamaya da çabalamıyordu. Kendine sorması gereken tek bir soru vardı, o da Dimitri İvaçinski'yi gerçekten sevip sevmediğiydi. Fakat soramadı. Ona kalırsa burada şüpheye mahal yoktu. Ama ne yapması gerektiğini, arzularına nasıl ulaşacağını ve nasıl davranması gerektiğini bilmiyordu! Gerçek duyguların içinde bocalamaya ve tereddüte yer olmadığını, bilincin berrak ve sahici olması halinde eylemin de berrak ve açık hale geleceğini, çünkü bunun bir zaruret olduğunu, bu zaruret karşısında da herhangi bir maninin duramayacağını bilseydi, gerçeklerle yüzleşmek öğretilseydi, aşkın ne demek olduğunu anlayabilseydi... Fakat bırakın hissetmeyi ve anlamayı, o kelimenin kendisi bile her zaman ondan uzak tutulup vebalı bir şeymiş gibi bir kenara atılırken bu nasıl mümkün olabilirdi? Bütün bu çaba, ruhundaki dürtüleri bastırmaya, tüm içsel varlığını öldürmeye yönelikti. Ama tazecik bağrı bu kıpırtıyı hissetmeyi öğrenmemiş olsa da kalbi, var olmaktan ve aşktan vazgeçmedi. (Syf 62-63)