KATHARINE BURDEKIN (23 Temmuz 1896- 10 Ağustos 1963)
Feminist distopya edebiyatının öncü isimlerinden biri olarak kabul edilen Katharine Burdekin, 23 Temmuz 1896’da İngiltere’nin Derbyshire kentinde dünyaya geldi. Eğitimini Cheltenham Ladies’ College’da tamamladı.

Edebiyat dünyasına 1922 yılında yayımlanan Anna Colquhoun adlı romanıyla adım attı. 1920’li yıllarda dönemin önemli entelektüel çevreleriyle temas kurdu; Virginia Woolf ve Bertrand Russell gibi isimlerle aynı entelektüel ortamın içinde bulundu. Döneminin siyasi koşullarından ve olası tepkilerden korunmak amacıyla eserlerinin büyük bölümünü “Murray Constantine” takma adıyla yayımladı. Gerçek kimliği ise ölümünden yıllar sonra, 1980’lerin ortalarında akademisyen Daphne Patai tarafından yürütülen araştırmalar sonucunda ortaya çıkarıldı.
Burdekin’in edebi dünyasının merkezinde iktidar, totalitarizm, patriarka, din, savaş ve toplumsal cinsiyet meseleleri yer aldı. Özellikle kadınların toplumdaki konumunu sorgulayan eserlerinde, erkek egemen düzenin yalnızca bireysel hayatları değil, siyasal ve kültürel yapıları da nasıl şekillendirdiğini ortaya koydu.
Katharine Burdekin’in en önemli eseri kabul edilen Swastika Geceleri (Swastika Night), 1937 yılında “Murray Constantine” adıyla yayımlandı. Nazilerin dünyayı ele geçirdiği ve insanlığın faşist bir düzen altında yaşadığı karanlık bir geleceği tasvir eden roman kadınların bütün haklarından mahrum bırakıldığı, toplumun katı bir erkek egemenliği üzerine kurulduğu bu distopik dünyada tarih de iktidarın ihtiyaçlarına göre yeniden yazılmasını anlatır.
Katharine Burdekin, yaşadığı dönemde eserlerinin taşıdığı politik ve feminist öngörü nedeniyle hak ettiği ilgiyi göremedi. Üstelik kitaplarının önemli bir bölümünü kendi adıyla değil, Murray Constantine takma adıyla yayımlaması, edebiyat tarihindeki görünürlüğünü daha da azalttı. Gerçek kimliğinin ölümünden yıllar sonra ortaya çıkmasıyla birlikte eserleri yeniden keşfedildi.
Yazarın Encore Yayınları tarafından yayımlanan Swastika Geceleri geceleri isimli kitabından bölümler paylaşıyoruz.
SWASTİKA GECELERİ
Şövalye, kilisedeki Swastika’nın batı kanadında bulunan Kutsal Hitler şapeline doğru döndü; orgun tellerinin her zamanki o etkileyici, yüksek sesi ve o mukaddes baterilerin gümbürtüsüyle İman Töreni başladı. Hermann, solo şarkı söyleyen uzun ipek saçlı sarışın yakışıklı oğlanı rahatça görebileceği kuzey kanadındaki Goebbels şapelinde oturuyordu.
(…)
Hermann çok hevesliydi. Kadınların İbadeti’ni zerre kadar umursamıyordu, kadınlar üç ayda bir sığır sürüsü gibi güdülerek kiliseye getirilirlerdi. Küçük kız çocukları, hamile kadınlar, yaşlı kocakarılar, yürüyüp ayakta durabilen bütün dişi yaratıklar gelirdi. Sadece bebeklere bakmak için birkaç kişi Kadınlar Bölgesinde kalırdı. Kadınlar kilisede Göring ve Goebbels kollarından öteye geçemezlerdi, hatta daha az kutsal olan bu şapellere girmeleri bile yasaktı. Svvastika’mn bir bölümüne tıkışıp kalmak zorundaydılar ve oturmalarına izin verilmezdi. Şu anda bile iki Nazi, erkeklerin oturduğu sandalyeleri kaldırmıyordu. Kadınların sağrıları kutsal yerlere yakışmayacak kadar pisti, o küçük ayaklarından çok daha pis. Onlar öyle ayakta dururken Şövalye onları aşağılıyor; erkeklere körü körüne boyun eğmelerini ve itaat etmelerini salık veriyor; Tanrı Hitler’in, erkeklerin oğullarım beslemelerine ve Erkekliğin Kutsal Gizemi ile temas kurmalarına izin verdiğini hatırlatıyor; erkek Dokunulmazlarla, Hıristiyan erkeklerle herhangi bir alışverişte bulunduklarında en korkunç şekilde cezalandırılacaklarım söyleyerek tehdit ediyor; sözle ya da gözyaşıyla veya Erkek çocuğun alınması cezasıyla karşılaşacaklarını bildiriyordu.
(…)
Şövalye Hitler şapelinden çıktı, bir Nazi tarafından içeri sokulan kadın ve kızlara baktı. Burunlarını çekmeye başlamışlardı bile; küçük çocuklardan bazıları daha onu görmeden, daha o ağzını açmadan bağıra bağıra ağlamaya başlamışlardı. Geleneksel korkunun bulanıklaştırdığı algıyla Şövalye’nin yüzündeki yumuşak ve asil ifadeyi, Şövalyenin geniş ahuyla dengelenmiş kanca burnunun muhtemel zulmünü ve insaflı gözlerini göremiyorlardı. (…)
Bütün kadınlar girince Nazi dışarı çıktı, büyük kapıyı arkasından kapattı, adet olduğu üzere kilitledi. Kapının çarpmasıyla haykırışlar daha da arttı. Kadınlardan biri derin derin hıçkırıyordu. Şövalye, Efendi Hitler e atfedilen bir deyişi hatırladı: “Almanlar, kalplerinizi taşlaştırın. Kalplerinizi her şeye karşı, ama en çok da kadınların gözyaşlarına karşı taşlaştırın. Bir kadının ruhu yoktur ve bu yüzden de acı çekemez. Onun gözyaşları sahtedir, aldatmacadır.” Şövalye bıyığının altından dudağını çimdikledi, toplaşan kalabalığa baktı ve şöyle düşündü: “Sanırım bunu bir başkası söylemiş olmalı. Zavallı sığırlar, ağlamak için gelip duruyorlar.”
(…)
Alman düşüncesine göre bir kadını sevmek bir kurtçuğu, bir Hristiyan‘ı sevmekle aynı şeydi. Kadınlar böyle yaratıklardı. Tıraş edilmiş saçsız kafaları, daracık kıyafetlerinin ortaya çıkardığı kadınsı bedenlerinin acınası dengesizliğiyle-yürürken ve ayakta dururken ezik bir tavırla başlarını eğişleri, başları önde, karınları dışarıda, kalçaları yanlarına doğru taşmış-erkeklere özgü nitelikler olan zerafetten, güzellikten, doğruluktan yoksundular. Bir kadın erkekler gibi durmaya kalkarsa dayak yerdi.
(…)
İnsanın kadınlarla konuşabileceği pek az şey vardı. Çok zeki bir köpekten biraz daha fazla akıllıydılar ve zaten neredeyse her şey onların dinleyemeyecekleri kadar kutsaldı. Erkeklerin hayatlarıyla ilgili her şey yasaklanmıştı ve elbette onlara Hitler İncili’nden, Efendilerinin ve Arkadaşlarının kahramanlıklarından başka bir şey okunmasına imkân yoktu. (…)
En önemli şey, genç kadınların kafasına tecavüze uğramaya aldırış etmemeleri gerektiğini sokmaktı. Elbette Şövalye bu terimi kullanmamıştı, çünkü küçük yaştaki çocuklara karşı işlenmediği sürece tecavüz diye bir suç yoktu. Ve Şövalye'nin de bildiği gibi bu, küçük kızlardan çok ırkın yararına düşünülmüş bir şeydi. Ergenliğe yeni geçmiş kızlar tecavüz sonucu cılız bebekler doğurabilirlerdi. On altı yaşından sonra kadınların bedenleri tam olarak gelişiyor ve bu tehlike de geçiyordu; tecavüz irade ve seçenek ve kadınlar tarafından bir reddetme ruhu anlamına geliyordu; böyle bir suç olamazdı.

(Syf 19-27)
Ve inanmayanların tümünü öldüremezsiniz; insanların üstünü ya da evini arayabilirsiniz belki ama zihinlerini arayamazsınız. İnanmayanların tümünü saptayamazsınız. Şüphecilik artacaktır, çünkü bu yaşayan bir şeydir, gelişmeyle doludur, meşe palamudu gibidir. (Syf 43)
“Belki de aile lanetimin yükünün dörtte biri, kadınların eskiden nasıl olduğunu bilmekten kaynaklanıyor. Dünyanın hiçbir yerinde bugünkü gibi değillermiş. Ne olursa olsun, yüzlerce yıl boyunca da olmayacak belki. Kadınların o fotoğraftaki gibi olmaları için nesiller geçmesi gerekecek.”
“Peki neden kendilerini bu kadar alçalttılar?” dedi Alfred.
“Kadının İndirgenmesi'ni kabul ettiler. Alman erkekleri tarafından düşünülerek planlanmış, kasıtlı bir şeydi bu. Kadınlar daima erkeklerin istedikleri gibi olacaklardı: iradesi olmayan, karakteri ve ruhu olmayan, sadece erkeklerin yansıması olan canlılar. Bu yüzden, oldukları ya da olabilecekleri şey onların suçu ya da erdemi değildi. Erkekler onların güzel olmalarını isterlerse güzel olacaklardı. Erkekler onların irade ve karakter sahibi gibi görünmelerini isterlerse, böyle bir görünüm sergileyeceklerdi ama bu sadece rol icabı olacaktı. Erkekler onların özgür ve bağımsız, hatta erkeksi görünmelerini isterlerse bunların taklidini yapacaklardı. Ama erkeklerin yapamadıkları, asla başaramadıkları şey ise, bu körü körüne itaate son vermek ve kadınların erkekleri yadsıyarak itaatsizlik etmelerine sebep olmaktı. Bu insan ırkının bir trajedisidir.”
"Anlamıyorum, efendim,” dedi Alfred. “Kadınların erkeklere itaat etmesi doğrudur. Bunun dışındaki her şey doğallıktan uzaktır.”
“Erkekler hatasız olsaydı, bu olabilirdi; şayet kadınların, ırkın sağlık ve mutluluğuna fayda getirecek şeyler yapmalarına ön ayak olsalardı. Ama liderlik ederken bir hata yaptılar. Küçük münferit hatalar çok önemli değildir, ama bütün dünyayı ilgilendiren, Japonların kölevari bir taklitçilikle bizden kopyaladıkları bir hata, dehşet verici ve korkunç bir trajedidir: Almanlar kadınları, kendi iradeleriyle var olamayacak hale getirdiler ve insan ırkının yeryüzünden silinmesine sebep oldular. Erkekler intihar ediyor ama cesaretsizlikleri tamamen bilinçsiz olan kadınlar da hiç doğmuyorlar.”
“Bunu yapıp yapmamanızın bir önem i yok zaten. Almanya’da her erkeğe bir kadın düşmüyor; İngiltere’de durum daha vahim. Bizim sahip olacağımızdan fazla çocuğunuz olmayacak.”
Alfired bir an duraladı; sonra, “Erkekler kadınların, neden şu fotoğraftakinden farklı olmalarım istediler, anlayamıyorum,” dedi. “Hepsi de çıldırmış olmalı.”
Kadınlar konuşan hayvanlar düzeyine kadar indirgendiğinde, artık onların da bir ruhu olduğuna inanmaları mümkün olmadı. (Syf 93-97)
Bütün ahlakları, dinleri savaş olan, çocukluklarından beri savaşa şartlanmış insanlar; memnun olmasalar da savaş beklentisiyle yaşayabilirler. Ama bu beklenti tükendiğinde şartlanma değişmelidir yoksa insanlar, ortama uyum sağlayamayan hayvanlar gibi yok olup giderler. (Syf 101)
Alfred on adam gücünde hissediyordu kendini. Hayatı boyunca yiyerek, içerek, severek, arzu duyarak ya da beceri kazanarak değil de, uyuyarak güçlenmişti hep. Bunu asla anlayamamıştı. İnsan soyunun karanlıklarını keşfetmek için hayatı boyunca mücadele ederek umutsuzluğa kapılmış, çaresizliğe düşmüş de olsa, uykusundan uyanınca hep kendini savaşa hazır hissediyor; sıkıntı, hüzün, korku ve deliliğin yok olduğunu görüyordu. Sanki içinde bir şey -beyni değil- ondan daha iyi bir şekilde düşünmeye devam ediyor, ona kesin bir şey söylemese de, Alfred kendini, uyumadan önce bulunduğu yerden daha ilerlemiş gibi hissediyordu. Bazen intihar edip acılı çelişkilerinden sonsuza dek kurtulma düşüncesiyle uykuya dalıyordu, çünkü kendini rüzgâra ve sise karşı boş yere savaşan biri gibi hissediyordu; ama sonra vadesi dolana kadar, son anına kadar yaşamaya karar vermiş bir halde uyanıyordu. “Çünkü yeterince uzun süre düşünürsem anlamak zorundayım,” diye düşündü. (Syf 123-124)
Yüzlerce yıldır kimse, insanın kulağım tırmalayan ucuz şeylerden ve çalıntı eserlerden başka bir şey yazmadı. Kültürü kökünden kesip sonra da çiçek açmasını bekleyemezsin. Çoğumuz müziği sever. Pek çoğumuz çalgı çalan mükemmel müzisyenlerdir ve yine çoğumuz detone olmadan, içten gelerek şarkı söyleyebilir. Ama müzik yapamayız. Müzik yapacak bir şeyimiz kalmadı. Sağlam bir kültürün nasıl oluşturulacağım ya da erkeklerin yaratıcı ruhunun nasıl işlediğini kimse bilmiyordu ve bilemeyecek de. (Syf 148-149)