Kemal Râgıp Enson : Acıların En Büyüğü

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Kemal Râgıp Enson ile devam ediyor

04 Haziran 2026 - 14:41

KEMAL RÂGIP ENSON (1895-30 Temmuz 1954)

Talih ve tarihin görmezden geldiği yazarlardan biri olarak anılan Kemal Râgıp Enson, 1895 yılında dünyaya geldi. Hayatı boyunca gazetecilikten tiyatroya, roman yazarlığından çeviriye kadar geniş bir alanda üretim yapan Enson, Cumhuriyet dönemi kültür hayatının dikkat çekici figürlerinden biri oldu. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi fizyoloji müderrislerinden Doktor Yusuf Talha Bey’in kızı Fâtine Hanım ile evlendi; bu evlilikten oğlu Atıf dünyaya geldi. Devlet memurluğu da yapan Enson, İstanbul Belediyesi’nde Levazım Kâtipliği ve Seyyahin Müdürlüğü görevlerinde bulundu; ardından Ticaret Bakanlığı Konjonktür ve Yayın Müdürlüğü Müdür Yardımcılığı yaptı.

7 Mayıs 1924’te yayımlanmaya başlayan Cumhuriyet gazetesinin ilk yazar kadrosunda yer aldı. Cumhuriyet’in yanı sıra Milliyet, Akşam, Son Posta ve Yeni Gün gibi gazetelerde roman tefrikaları, röportajlar, hikâyeler ve yazı dizileri yayımladı. “Bir İzdivacın Hikâyesi”, “Kapalı Kutu”, “Yaşamak mı Bu?” ve “Oğlumla Başbaşa” adlı eserleriyle edebiyat dünyasında iz bıraktı.

Kemal Râgıp Enson’un hayatı, edebiyat tarihine olduğu kadar trajedilere de kazındı. Robert Kolej mezunu olan tek oğlu Atıf Enson, 1953 yılında henüz 21 yaşındayken intihar etti. Oğlunun ölümüne dayanamayan Fâtine Hanım da kısa süre sonra aynı şekilde yaşamına son verdi. Bu iki büyük kaybın ardından derin bir yalnızlığa sürüklenen Kemal Râgıp, oğlunun ölümünden sonraki bir yılı anlattığı ve kapağına onun fotoğrafını bastırdığı “Oğlumla Başbaşa” adlı kitabı yayımladı ve 30 Temmuz 1954’te oğlunun odasında havagazıyla intihar ederek yaşamına son verdi.

Yazarın Telos Yayınları tarafından yayınlanan Mesut Kaplan’ın hazırladığı Acıların En Büyüğü isimli romanından bölümler paylaşıyoruz.

ACILARIN EN BÜYÜĞÜ

Perihan başını kaldırdı, dalgın dalgın uzaklara baktı. “Mutlaka gidecek misin?” diye sordu. “Gitmesen olmaz mı sanki?”

Sonra bakışları büsbütün boşaldı. Bakıyordu da göremiyor gibiydi. Nereye baktığı da pek belli değildi:

“Bu kadar uzun bir yolculuğa değer mi bu iş?” diye söylendi. “Ben de ister miyim, başka türlü bir kolayını bulsaydım seni bırakıp gider miydim?”

Prens Abdulvahap bunu söylerken gözlerini genç kadından ayırmıyordu. Onunla göz göze gelmeye çok uğraştı. İçinden neler geçiyor, belki böylelikle anlamayı ne kadar isterdi. Olmadı. Bu zümrüt renkli gözler pek ustalıkla ondan kaçıyordu. Başının yan tarafında küçücük bir tarak vardı, kadın sanki boş durmak istemiyormuş gibi, boş duracak olursa içinden geçenleri de açığa vuracakmış gibi elini başına götürdü; tarağı buldu, çıkardı. Altın renkli saçlarının arasında gezdirmeye başladı. Bir yandan da somurtmuş, hep öyle uzaklara bakıyordu:

“Bu kadarını hiç ummazdım senden!” diye dudaklarını büktü. Prens Abdulvahap içini çekti:

“Ne yapayım?” diyordu, “Elimden başka türlüsü gelmiyor ki!” “Peki, ne kadar sürecek bu güzel gezinti, ne kadar kalmayı düşünüyorsun gittiğin yerlerde?”

“Güzel gezinti diye ikide bir de eğlenme Perihan! Bu bana büsbütün acı geliyor. Kaçtır söyledim, ben de gitmek ister miydim hiç? Bütün bu işleri sana belli etmeden yoluna koymak için ne kadar uğraştım bir bilsen... İlk önce sana söylemek bile istemedim. Kadın, prensin sözünü kesti:

“Bu, daha parlak doğrusu! Bana hiç söylemeden günün birinde yola çıkıp gidecektin, öyle mi? Bir de aramızda hiçbir gizli yoktu? Hani ya ne olsa benden hiç birisini saklamayacaktın, öyle söz vermiştin?”

“Bunu da gene yanlış anlama, yavrucuğum! Gitmemek için bir kolayını bulsaydım bu işlerin hiçbirini sana açmayacaktım, onu demek istiyorum. Olmadı. Baktım ki oraya kadar gitmesem bütün işler altüst olacak. Bunu anladıktan sonra sana da söyledim. Hem ne için bu kadar üzülüyorsun? Gittiğim yerde evlenecek değilim ki!”

“Allah esirgesin!”

(…)

“Sen de gelsene, dedi. Neden gelmiyorsun? Birlikte gitsek ne iyi olurdu!”

“Ne iyi olurdu, ben de ne kadar isterdim. Gelemeyeceğimi biliyorsun. Bunu, daha ilk önce bu yolculuğun lakırdısı açıldığı gün de söylemiştin. Ben de gelemeyeceğimi anlattım. Neden olduğunu da pekiyi biliyorsun. Şimdi inadına mı tekrarlıyorsun! Bana kalsa seni bırakır mıyım, benim elimde olsa gelmez miyim?”

Kadının başı birdenbire sarsıldı. Şimdi de ağlıyordu.

Prens Abdulvahap, hep öyle gözlerini ondan ayırmıyordu. İçinde derinden derine bir acı, bir üzüntü, bir şüphe vardı. Bir yandan da artık o şüphelerden birer birer kurtulmuş, bu kadına yavaş yavaş inanmaya başlamış gibiydi.

Bakışları hem o üzüntüyü hem de bu inanmanın verdiği sevinci açığa vuruyordu.

Perihan, başını onun omuzlarından kaldırmadan şöyle biraz yan döndü. Prensin yüzüne baktı. Gözlerinde hem yaş vardı hem de tatlı bir gülümseyişin ışığı doğuyordu:

“Artık kaçayım, olmaz mı? İzin verir misin?” diye sordu. Sonra bileğindeki saate baktı:

“Yediye geliyor.” diye doğruldu; “Biliyorsun bu gece yemeğe misafirlerimiz var. Yalnız öteki olsaydı...”

Kadın, kocasının adını ağzına almamak için böyle söylüyordu: “...Yalnız öteki olsaydı, hiç düşünmezdim. Daha otururdum. Bu kadar erken gitmezdim. Misafirlerin hepsi de yabancı, hep iş adamları...”

(…)

 Şemsettin Bey, gerine gerine yerinden kalkarken:

“Ha?” diye sordu, “Yemeğe oturmadan önce ne anlatıyordu? Prens Abdulvahap artık Mısır’a gidiyor öyle mi? (…) Öyleyse bu fırsatı kaçırmayacağız! İşlerimizi ona göre uyduralım. Sen bunu bana daha bu akşam söylemiş olursun. Ben de eskiden bildiğimi belli etmem. Hiç duymamış gibi davranırım. Ne yaparsın, işler böyle yürüyor!”

Prens Abdulvahap'ın buradan Bağdat'a, oradan da Mısır'ın içerlerine kadar uzun bir yolculuğa kalkması, Perihan'la ikisinin arasında günlerden beri karşılıklı sitemlerle arada bir kesik kesik gözyaşları ile konuşulup giderken kadın, daha ilk gününden geliyor bunu kocasına da yetiştiriyordu. Üçü de; kadın da kocası da Prens'le sık sık görüşürlerdi. Hele kadın her gün Prens'le buluşur, hiç olmazsa telefonda konuşurdu. Öyle iken Şemsettin Bey karısından duyduklarını Abdulvahap'a belli etmiyordu. Böylesi o bir türlü bitip tükenmek bilmeyen işlerine daha uygun geliyordu.

Perihan, Şemsettin Bey'e varalı on beş yıl olmuştu. O zaman yirmi yaşındaydı. Kocası da ondan yirmi yaş büyüktü.

(…)

“Prens'in tekliflerini kabul edeyim mi?”

Kadın kocasının yüzüne baktı:

“Prensin tekliflerini mi? Sana bir teklifte mi bulundu? Bana söylemedin de...”

Sonra kendini tutamamış gibi:

“Benim bildiğim,” dedi, “Sen onunla konuşacaktın!”

“Ben de onu demek istiyorum. Fakat yalvaracak da değilim. Kendisinin teklif etmesini bekliyorum. Yine kendi iyiliği için... Yarın bize, öğle yemeğine gelecek, değil mi? Uzun uzun konuşacağız. Mısır'a gideceğini, ben Ankara'da iken sana söyledi değil mi?”

“Öyle...”

(…)

“Mısır'daki işleri neymiş, söylemedi mi?”

“Sormadım. Bir amcası varmış. Oradaki işleri çekip çeviremeyecek kadar ihtiyarmış. Onun için prensin kendisi gitmezse olmayacakmış.”

Şemsettin Bey gülümsedi:

“Amcası ihtiyarmış da oradaki işleri çekip çeviremiyormuş! Sanki kendisi mi yoluna koyacakmış? Oturduğu yerde para yemekten başka ne bildiği var? Prens hazretleri yoksa kendisini iş adam mı sanıyor?”

Perihan kendini güç tuttu. Bakışlarında biraz öfke, biraz da istihkar vardı:

“Sen yardım et bari!.. Onun işlerine de sen bak!”

“Neden olmasın? Burada da ara sıra ben yardım etmesem, ben yol göstermesem ne yapacak?”

“Şimdi de Mısır'daki işlerini mi kendi üstüne alacaksın? Yoksa onu mu teklif edeceksin? Onun yerine sen mi gitmek istiyorsun?" Sen yaşta bir adam için İstanbul'u bırakıp da iş arkasında koşmak için Mısır'a kadar yolculuğu göze almak pek o kadar eğlenceli olur mu, bilmem!

Şemsettin Bey'in kaşları, belli belirsiz çatıldı:

“Ben yaşta bir adam için mi? Eksik olma! Bir duyan olsa beni üç otuzunda sanacak! Hele böyle ikide bir de Mısır'a kadar yolculuk diye gözünde büyütmene büsbütün şaşırıyorum. Yelkenli gemi ile gidecek değilim ya... Eskidenmiş o, Mısır'a gitmek deyince herkes birbiriyle helalleşirmiş! Şimdi kaç günlük yol?”

(…)

Şemsettin gülüyordu, sanki sitem etmek sırası ona gelmişti:

 

“Benim yaşımdaki bir ihtiyar için deve sırtında çölleri aşmak eğlenceli bir yolculuk olur mu olmaz mı, orasını bir yana bırakalım. Ben de İstanbul'dan ayrılamam ki... Buradaki işleri kime bırakayım?”

Perihan başını salladı, için için gülüyordu:

“Bütün o bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen işler!” “Sen istediğin kadar eğlen! Hem sonra seni burada yalnız bırakır da nasıl giderim?”

“Yalnız kaldığım olmuyor mu?”

“Olsa bile bu kadar uzun sürdüğü var mı? Bir yandan da Prens'i düşünüyorum. Bilirsin ki çok severim onu. Sen de seversin ama benim kadar düşünemezsin. Siz kadınlar kendinizden başkasına pek o kadar değer vermezsiniz. Hele sen bir gün başını kaldırıp da prensin yüzüne, şöyle gözlerinin içine bir baktın mı? Üstelik o kadar da içli dışlı yaşıyoruz. Son günlerde pek bitkin... İçinde kopan fırtınayı benden bile saklıyor, bana bile belli etmemeye uğraşıyor.”

“Neden saklasın? Saklayacak ne var ki? Mısır'daki işlerini sıkılıyor, ondandır.”

“Hiç de değil! Prens Abdulvahap gibi bir adam Mısır'daki işlerin ne olduğunu bile bilmez. Üzülmek şöyle dursun... Onda büsbütün bir başkalık var. Benim gözümden kaçar mı?”

Biraz durdu, kaşlarını kaldırdı. Başını salladı. Fısıldar gibi bir sesle:

"Bence bir gönül işi olacak, dedi; bir kadın işi..."

Bunu söylerken Şemsettin, hiç de öyle kuşkulanmış gibi görünmüyordu. Perihan da hiç alınmadı, hiç sarsılmadı. Kocasını biliyordu, onu kendine inandırmıştı.

"...Neyse, orası kendi bileceği bir iş... Bize söz düşmez. Yalnız onun gibi bir mirasyedi doğmuş, öyle yaşamaya alışmış bir adamı kendi bildiğine bırakmaya da gelmez. Yanında candan bir arkadaşı olmalı ki onu çekip çevirsin. Prens Abdulvahap'ın da koca İstanbul'da bizden yakın kimi var?"

Şemsettin görmüş geçirmiş, fakat yaratılıştaki esrarın bir türlü kavranamayacağına inanmış olgun faniler gibi gözlerini yarı yarıya kapamış, sanki kendi kendine söyleniyordu:

“Dünya böyle işte... Kimisine anasından babasından Mısır'da pamuk tarlaları, Musul'da petrol kuyuları kalır; başını çevirip bakmaya üşenir. Sorsanız hepsinden bıkmış, usanmış görünür. Kimisi de başkalarının malı için çırpınır, didinir. Kendine bir kazanç payı çıkarmanın yollarını arar.”  (Syf 9-32)

Perihan şimdiye kadar pek çokları için ulaşılmaz, erişilmez bir kadındı. Herkes öyle tanıyordu. Belki sahiden de öyleydi. Bugün işte ilk gördüğü bir gencin kollarına, kendini bırakıvermişti. Nasıl oldu, bunu kendisi de anlayamadı. Birkaç saat önce evden çıkarken bir söyleyen olsaydı inanmazdı.

Böyle ne yaptıklarını bilmeden neler yapan kadınlar vardır, kadınlar belki de hep böyle ne yaptıklarını bilmeden neler yapar! Kendilerine ne kadar güvenirler, öyle görünürler. Hepsi de kendini herkesten başka, herkesten ayrı diye tanıtırken belki buna kendileri de inanır. Sonra ne olduğunu bilmeden, anlamadan alın yazılarını yine kendi elleriyle yazarlar; başlarına gelecek ne olursa olsun hepsini, göz kırpmadan karşılarlar. Kimisi korkar, sonunda pişman olur. Kimisi korkmaz da pişman olmayı düşünmez de şöyle dudağını büküp geçer: Bütün bunlara, neden, niçin , nasıl diye sorulmaz; bu böyledir işte. (Syf 101)

 


ARŞİV