Machado De Assis: Mezarımdan Yazıyorum

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Machado De Assis ile devam ediyor

16 Ekim 2026 - 08:53

MACHADO DE ASSİS

Sıvacı bir baba ile çamaşırcı bir annenin oğlu olarak 21 Haziran 1839'da Rio de Janeiro’da doğdu. Çocukluğunu ve öğrenciliğini de zorluklar içinde geçirdi. On yaşındayken annesini kaybetti. Bu olaydan sonra babası, oğluyla birlikte, São Cristóvão’ya taşındı ve burada evlendi. Joaquim'in devam edebileceği tek okul, bir kızlar okuluydu. Babasının yeni eşinin, aynı zamanda okula şekerleme yapmasının yardımıyla bu okula devam etme hakkı kazandı. Geceleri göçmen bir fırıncıdan Fransızca öğrendi. Francisco de Paula Brito'nun sahibi olduğu kitapçıda çalışmaya başladı ve böylece on beş yaşındayken ilk şiiri (Ella) de yine patronunun gazetesinde yayımlandı. Bir yıl sonra devlet gazetesinde (Imprensa Oficial) dizgiciliğe başladı ve bir yıl sonra onu kendi gazetesinde işe alacak gazeteci ve senatör Francisco Otaviano'yla tanıştı. Otaviano'nun gazetesinde düzeltmen olarak çalışırken başka gazeteler için de yazılar yazmaya başladı. Gazete yazarlığıyla çok para kazanmasa da yeni arkadaşlıklar edindi.

Laurence Sterne, Shakespeare, Lord Byron ve Jonathan Swift'ten etkilendi. Hiç sahnelenmeyen fakat çok okunan tiyatro oyunları ve gazete yazıları, Machado de Assis adını kısmen popüler bir isim håline getirdi.

1870'te Tarım Bakanlığı'nda çalışmaya başladı. 1881'de başyapıtı Mezarımdan Yazıyorum'u (Memórias Póstumas de Brás Cubas) yayımladı. Brezilya'nın en büyük romanlarından kabul edilen bu kitap, her ne kadar kendi devrinde de ses getirmesine rağmen, edebiyat çevrelerinde hak ettiği değeri, ölümünden çok sonraları bulabildi.

Academia Brasileira de Letras'ın (Brezilya Edebiyat Akademisi) kuruluşunda görev almakla kalmayıp kurumun ilk başkanı olan ve bu görevi (1897-1908) ölene dek yürüten Machado de Assis, 29 Eylül 1908'de hayata gözlerini yumdu.

Yazarın Jaguar Kitap tarafından yayımlanan Mezarımdan Yazıyorum kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz.

MEZARIMDAN YAZIYORUM

Bu anıları başından mı yoksa sonundan mı başlayarak anlatacağımı kestiremediğimden; yani doğumumla mı yoksa ölümümle mi başlayacağımı bilemeyince bir süre tereddüt ettim. Kabul, normalde kişinin doğumuyla başlanır, fakat ben, iki nedenden dolayı farklı bir yöntemi tercih ettim: Bu nedenlerden ilki, benim ölü bir yazar olmam. Ama kitabı yazmış ve ölmüş değilim, ölmüş ve yazmaya başlamış, yani mezarında yeni bir hayata başlamış bir yazarım. İkincisiyse bu yolla kitabın daha keyifli ve yenilikçi olacak olması. Yine kendi ölümünü anlatmış olan Musa, bunu başta değil sonda yapmıştı: Bu kitapla Tevrat arasındaki temel bir fark.

Uzun lafın kısası: 1869 yılının ağustos ayında bir cuma günü öğleden sonra saat ikide Catumby'de bir kenar mahalledeki sevimli evimde öldüm. Altmış dört yaşında, güçlü, başarılı ve bekârdım; üç yüz conto kadar param vardı ve beni mezara on bir dostum taşıdı. Sadece on bir! Doğru, gazetelerde bir ilan veya haber çıkmamıştı. Dahası, cenazemde inceden bir yağmur da yağıyordu, aralıksız ve hüzünlü bir yağmurdu. Hatta öyle aralıksız ve öyle hüzünlüydü ki son saatimde yanımda olan o sadık dostlarımdan biri, yağmurun kendisinde uyandırdığı düşünceleri mezarımın başında bir söylev olarak sundu: “Onu tanıyan sizler, tıpkı benim gibi, şunu kabul edeceksinizdir ki, Tabiat Ana, bu yeri doldurulamaz kaybına, o zavallı dünyamızdaki varlığıyla insanlığı onurlandıran özel kişilerden birine gözyaşı dökmektedir. Bu kasvetli hava, gökten düşen bu damlalar, mavi göğü bir yas örtüsü gibi örten kara bulutlar, Tabiat Ana'nın yüreğini kemiren o zalim kederi ve göğün bu büyük kaybımıza övgüsü değilse nedir?” Benim canım sadık dostum! Ona miras bıraktığım yirmi devlet tahvili helal olsun.

Böylece vadem doldu; Hamlet'in “bilinmeyen ülke”sine doğru yola çıktım; ama bende genç prensin kaygı ve şüphelerinden eser yoktu, daha ziyade oyun bittikten çok sonra tiyatroda oyalanan bir seyirci gibi ağır aksaktım. Yavaş ve bitkindim. Dokuz on kişi beni giderken gördü, bunlardan üçü kadındı: Cotrim ile evli olan kız kardeşim Sabina; vadinin zambağı olan kızı ve... Sabredin biraz! Üçüncü hanımın kimliğini birazdan açıklayacağım. Şimdilik, bu isimsiz hanımın, akrabam olmadığı hâlde, akrabalarımdan daha çok üzüldüğünü bilin yeter. İnanın bana; onlardan daha çok üzüldü gerçekten de. Saçını başını yoldu veya acıyla yerlerde kıvrandı demiyorum. Çünkü benim vefatımın öyle dramatik bir yönü yoktu. Altmış dört yaşına gelmiş bir bekârın ölümü büyük bir trajedi sayılmaz. Öyle olsaydı dahi, bu isimsiz hanımın, duyduğu acının ne kadar derin olduğunu göstermesi kadar uygunsuz bir şey daha olamazdı herhâlde. Yatağımın başında duruyordu, bakışları donuk, ağzı yarı açıktı; göçüp gittiğime inanamıyordu.

Kendi kendisine, “Öldü! Öldü!” diye tekrarlıyordu.

Ve onun hayal gücü -ünlü bir seyyahın, zamanı ve kalıntıları umursamadan İlissos'tan Afrika kıyılarına göçerken gördüğü leylekler gibi-, onun hayal gücü o ânın yalnızlığını aşıp her daim genç bir Afrika'nın kıyılarına uçtu.

Şimdi onu bırakalım gitsin; biz oraya daha sonra gideceğiz. Gençlik yıllarıma döndüğümde gideceğiz oraya.

(…)

 

Zatürreden ölmüştüm; ama okura ölüm nedenimin zatürreden ziyade, büyük ve işe yarar bir fikir olduğunu söylesem herhâlde bana inanmaz, oysa gerçek bu. Bunu kısaca açıklayacağım. Okur kendisi karar versin.

Bir sabah, bir kenar mahallede bulunan evimde gezinirken kafamdaki trapeze bir fikir tutundu. Tutunur tutunmaz da kollarını ve bacaklarını esnetip insanın aklına gelebilecek en tehlikeli akrobatik hareketleri yapmaya başladı. Ben öylece durup onu seyrettim. Birden büyük bir sıçrayış yaptı, kollarını ve bacaklarını bir X biçimi alacak şekilde açtı ve “Çözmezsen beni, yiyip bitiririm seni,” dedi.

Bu fikir, müthiş bir tedavi yönteminden başka bir şey değildi, hüzün giderici bir yakı; insanın kederini alacaktı. O günlerde hazırladığım tescil başvurusunda yakının Hıristiyanlığa hakikaten uygun olan bu amacına hükümetin dikkatini çekmiştim. Yine de böyle büyük ve önemli etkileri olan bir ürünün yaygın olarak kullanılmasından beklenebilecek maddi çıkarların varlığını inkâr etmedim. Şimdiyse diğer tarafa intikal ettiğim için her şeyi itiraf edebilirim: Beni en çok etkileyen şey gazetelerde, vitrinlerde, broşürlerde, köşe başlarında, yakı kutularının üzerinde şu üç kelimeyi görme arzusuydu: Brás Cubas Yakısı. Bunu neden inkâr edeyim ki? İçimde bir dikkat çekme arzusu, reklam panolarına ve gösterişe yönelik bir özlem vardı. Belki alçakgönüllü kimseler bu kusurdan dolayı beni kınayacaktır; yine de ben, aklı başında insanların bunun bir yetenek olduğunu kabul edeceklerine inanıyorum. Velhasıl, bu fikrin, tıpkı bir madalyon gibi, iki yüzü vardı: Biri başkalarının gördüğü, diğeri benim gördüğüm yüzü. Bir yüzünde fedakârlık ve kazanç; diğer yüzündeyse şöhret açlığı... Veya bunun yerine "şan şöhret sevdası" diyelim.

(…)

İcadımı geliştirip mükemmelleştirirken cereyanda kaldım; hastalandım ve iyileşmek için hiçbir şey yapmadım. Aklım yakıdaydı; bütün insanları ve delileri yaratan sabit fikirdeydi.

(…)

Onu birdenbire yatak odasının kapısında gördüm. Solgun, üzgün olduğu aşikâr ve karalara bürünmüş bir şekilde... Bir an, kendinde içeri girecek cesareti bulamayarak kapıda durdu, belki de yanımdaki adamın varlığından rahatsız olmuştu. O, kapıda dururken ben de yattığım yataktan ona bakıyordum. Konuşmak, hatta elimle veya başımla selam vermek bile gelmedi aklıma. Onu iki yıldır görmemiştim ve karşımda o anki hâliyle değil, eski günlerdeki hâliyle görüyordum; benim gözümde ikimiz de eski günlerdeki gibiydik, çünkü esrarengiz bir Ezekiel, güneşi gençlik günlerimize geri götürmüştü. Güneş geri döndü, tüm mutsuzluklarımı silkeleyip attım ve çok yakında sonsuz hiçliğe dağılacak olan bu bir avuç toz, zamandan, Azrail'den daha büyük bir güç kazandı. Nostaljinin bir başına başardığı bu şeyi, hiçbir gençlik iksiri yapamazdı.

İnanın geçmişi anmak o kadar kötü değil. İnsanın, içinde yaşadığı anın mutluluğuna güvenmemesi lazım; o anın içinde hep bir damla safra vardır. İnsan ancak zaman geçip de gerginlik bittiğinde yaşananların gerçek anlamda tadına varabilir; çünkü bu iki yanılsamadan, acısız olanı daha iyidir.

Uzun süre boyunca kendimi hatıralara teslim edemedim; gerçeklik baskın çıktı ve içinde yaşadığım an, geçmişi uzaklaştırdı. Belki de bu kitabın uygun bir köşeciğinde okura, kendi geliştirdiğim İnsan Basımları Kuramı'nı anlatsam iyi olacak. Şu anda bilinmesi gereken, Virgília'nın adı Virgília'ydı- giysilerinin ve geride bıraktığı yılların sağladığı yerçekimiyle kararlı bir şekilde odaya girdiği ve yatağımın yanına geldiği gerçeği. Odamdaki adam birden ayağa kalkıp dışarı çıktı. Her gün beni ziyaret edip borsadan, sömürgeleştirmeden ve düzgün bir demiryolu sistemine duyduğumuz ihtiyaçtan bahseden bir herifti bu. Son nefeslerini veren bir insanı bu kadar ilgilendirecek başka hiçbir şey olamazdı inanın. Odadan çıktı. Virgília ayaktaydı; bir süre yalnızca birbirimize baktık. Gerçeği hangimiz söyleyecektik? Yirmi yıl sonra o iki büyük âşıktan, iki dizginsiz tutkudan geriye hiçbir şey kalmamıştı; artık yalnızca harap olmuş, hayatın sillesini yemiş iki yorgun yürek vardı, belki silleler aynı şiddette değildi ama ikimiz de yemiştik işte.  (Syf 11-21)

 


ARŞİV