MARCEL SCHWOB (23 Ağustos 1867 – 26 Şubat 1905)
1867 yılında Fransa’nın Chaville kentinde doğan Marcel Schwob, gazeteci ve entelektüel bir ailenin çocuğu olarak yetişti. Babası Georges Schwob bir gazeteci ve yayıncıydı. Nantes ve Paris’te eğitim gördü; genç yaşta klasik diller, tarih ve filolojiye ilgi duydu. Üniversite yıllarında özellikle Orta Çağ metinleri, eski Fransız dili ve mitoloji üzerine çalıştı.
Edebiyat yaşamına gazetecilik ve çeviri çalışmalarıyla başlayan Schwob, kısa sürede özgün anlatılarıyla dikkat çekti. Fantastik öğeleri, tarihsel malzemeyi ve sembolist estetiği bir araya getiren kısa öyküleriyle tanındı. 1890’lı yıllarda yayımladığı Coeur double, Le Roi au masque d’or ve özellikle Vies imaginaires adlı eserleriyle ün kazandı. Vies imaginaires’de tarihsel ya da yarı-tarihsel kişilikleri kısa biyografiler biçiminde yeniden kurarak edebiyatta özgün bir tür geliştirdi.
Schwob aynı zamanda çevirmen olarak da önemli çalışmalar yaptı. İngiliz edebiyatına büyük ilgi duyan yazar, Robert Louis Stevenson ve Daniel Defoe gibi isimlerin eserlerini Fransızcaya kazandırdı. Stevenson’la dostluk kuran Schwob, özellikle macera edebiyatı ve korsan anlatılarıyla da ilgilendi.
Sağlık sorunları nedeniyle yaşamının son yıllarında uzun süre seyahat etmek zorunda kalan yazar, edebi üretimini daha sınırlı sürdürdü. Buna rağmen kısa öykü ve biyografi türünde yarattığı özgün biçim, modern edebiyatta önemli bir etki bıraktı. Marcel Schwob, 26 Şubat 1905’te Paris’te henüz 37 yaşındayken hayatını kaybetti. Yazarın İthaki Yayınları tarafından yayımlanan Hayali Hayatlar isimli kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz.
HAYALİ HAYATLAR
Herostratos'un doğduğu Efes şehri, iki nehir limanıyla Küçük Menderes'in ağzından, Samos'un denizin ufkunda, derinlerde puslu bir çizgi hâlinde seçildiği noktadan Panormos'a kadar uzanıyordu. Magnesialıların savaş köpekleriyle, mızrak atan köleleriyle Büyük Menderes'in kıyılarında yenildiğinden, Persler muhteşem Milet'i yerle bir ettiğinden beri, altın ve kumaşla, yün ve gülle dolup taşıyordu. Burası kibar fahişelerin Afrodit Hetaire'nin tapınağında bayram yaptığı, rahat bir şehirdi. Efesliler şeffaf amorgina¹ gömlekler, eğrilmiş yünden eflatun, tozpembe ve kızıl renkli entariler, sarı elma rengi, beyaz ve pembe sarapid'ler, üzerinde alevler ve denizin dalgalı renklerinin parıldadığı sümbül rengi Mısır kumaşları ve Acem ülkesinden gelen, parlak kırmızı üzerine serpişti Prion Dağı'yla yüksek sarp falez arasında, Küçük Menderes kıyısında, büyük Artemis Tapınağı göze çarpıyordu. Tam yüz yirmi yılda inşa edilebilmişti. Abanoz ve servi ağacından yapılmış iç mekânları yuvarlak desenler süslüyordu. Tavanları destekleyen ağır sütunlar, sülüğenle renklendirilmişti. Tanrıçaya adanmış oda, küçük ve ovaldi. Ortada, üzerinde yaldızdan hilaller göze çarpan, devasa bir koni şeklinde, pırıl pırıl dikilmiş siyah taşın Artemis'e adandığı anlaşılıyordu. Üçgen sunak da siyah bir taştan oyulmuştu. Siyah döşeme taşlarından oluşan diğer masalarda, kurbanların kanının akması için açılan düzenli delikler vardı. Duvarlarda boğaz kesmekte kullanılan altın saplı, geniş çelik ağızlı kılıçlar asılıydı ve cilali parke, kanlı bezlerle kaplıydı. Koyu renkli büyük taşın üzerinde iki adet dik ve sivri meme bulunuyordu. Efes'in Artemis'i böyleydi. Kutsallığı Mısır mezarlarının karanlığında kayboluyordu ve ona tapınırken, Pers ayin geleneklerine uymak gerekiyordu. Piramit şeklindeki kapısı tunçtan çivilerle dolu, yeşile boyalı bir tür arı kovanının içinde duran kilitli bir hazinesi vardı. Burada, yüzüklerin, değerli paralar ve yakutların arasında, Heraclitos'un ateşin hükümdarlığını ilan eden elyazması yatıyordu. Filozof, tapınak inşa edilirken piramidin tabanına bizzat yerleştirmişti.
Herostratos'un annesi sert, gururlu bir kadındı. Babasının kim olduğunu kimse bilmiyordu. Herostratos daha sonraları kendisini ateşin oğlu ilan etti. Bedeninde, sol göğsünün altında, ona işkence ettikleri sırada alev almış gibi görünecek bir hilal işareti vardı. Doğumuna tanıklik edenler Artemis'e adandığı haberini muştulamışlardı. Öfkeli bir mizacı oldu ve bakirliğini korudu. Yüzünde koyu renk çizgiler göze çarpıyordu ve ten rengi çok koyuydu. Çocukluğundan beri yüksek falezin altında, Artemis Tapınağı'nın yakınlarında zaman geçirmeyi severdi. Adak sunmaya gelenlerin oluşturduğu tören alayını izliyordu. Irkı bilinmediğinden, hayatının adanmış olduğuna inandığı tanrıçanın rahibi olamadı. Rahipler kurulu ona defalarca, ulaşabilirse Artemis'in üzerini örten o kıymetli ağır örtüyü kaldırmayı umut ettiği, tapınağın ana binasına girişini yasaklamak zorunda kaldı. Bu durum içinde kin birikmesine neden oldu ve bu sırrı ihlal edeceğine dair yeminler etti.
Herostratos ismi ona eşsiz geliyordu ve zaten kişiliğinin de bütün insanlardan üstün olduğuna inanıyordu. Şan, şeref arzuluyordu. İlk adımda, Heraklitos doktrinini öğreten filozoflarla yakınlaştı: Ama Artemis hazinesinin piramit biçimli küçük hücresinde bulunan gizli kısım hakkında bilgi edinemiyordu. Herostratos, ustanın bakış açısı hakkında sadece bir tahmin yürütebiliyordu. Etrafını saran zenginlikleri gitgide daha da küçümsemeye başlamıştı. Kibar fahişelerle aşk konusundaki tiksintisi had safhadaydı. Bekâretini tanrıça için sakladığına inanıliyordu. Fakat Artemis ona hiç merhamet etmedi. Tapınağı koruyan İhtiyar Heyeti'ne de tehlikeli görünüyordu. Dolayısıyla satrap dış mahallelere sürgününü onayladı. Koressos Dağı'nın eteklerinde, eski insanların oyduğu bir mağarada yaşamaya başladı. Geceleri buradan, Artemis Tapınağı'nın kutsal ışıklarını seyrediyordu. Yeni inisiye olmuş Pers dindarların onunla görüşmeye geldiğini anlatanlar oldu. Fakat yazgısının bir anda vahiy olarak gelmiş olması daha muhtemel.
Gerçekten de, işkence sırasında, Heraklitos sözcüğünün yukarıdaki yol anlamına geldiğini ve filozofun aynı anda hem en dingin hem en ateşli ruhun en iyisi olduğu sözleriyle neyi kastettiğini birdenbire anladığını itiraf etti. Kendi ruhunun bu anlamda bulunabilecek en kusursuz ruh olduğunu ve bunu herkese ilan etmek istediğini ifade etti. Eylemlerine, şan ve şeref tutkusuyla, adının duyulmasından hissedeceği sevinç dışında herhangi bir neden göstermedi. Yalnızca, babasını bilen olmadığından, hâkimiyetinin mutlak olacağını, kendi eserinin oğlu olduğundan ve eseri dünyanın özünü oluşturduğundan Herostratos'un tacını bizzat Herostratos'un giydirmesi gerektiğini söyledi. Böylece aynı anda hem kral, hem filozof, hem de tanrı olarak bir bütün, insanlar arasında da eşsiz olacaktı.
Herostratos, 356 yılının 21 Temmuz gecesi, ay henüz gökte yükselmemişken, içindeki arzu hiç olmadığı kadar şiddetlenince, Artemis'in gizli mabedine zorla girmeye karar verdi. Dolayısıyla dağın kıvrımlı yollarından küçük Menderes kıyısına kadar süzülerek tapınağın merdivenlerini tırmandı. Rahiplerin muhafızları kutsal lambaların yanına uzanmış uyuyordu. Herostratos lambalardan birini kaptığı gibi ana binaya girdi.
İçeriden keskin bir hint sümbülü yağı kokusu yayılıyordu. Abanoz tavanın siyah ayrıtları parıldıyordu. Odanın oval yapısı, tanrıçayı saklayan sırma işlemeli eflatun kumaştan perdeyle bölünmüştü. Herostratos, şehvetle nefes nefese, örtüyü çekip aldı. Lambası dimdik memelerinin çizdiği ürkütücü konik biçimi aydınlattı. Herostratos bunları iki eliyle kavrayıp, kutsal taşı büyük bir arzuyla öptü. Sonra etrafında dolaştı ve hazinenin bulunduğu yeşil piramidi gördü. Tunç çivilerini yerlerinden söküp küçük kapıyı açtı. Parmaklarını bakirenin bakir mücevherlerinin arasına daldırdı. Fakat Heraklitos'un mısralarını yazdığı papirüs rulosundan başka bir şey bulamadı. Kutsal lambanın ışığında mısraları okuyunca her şeyi öğrendi.
Çok geçmeden haykırdı: “Ateş, ateş!”
Artemis'in perdesini çekip lambasının yanan fitilini ucuna yaklaştırdı. Kumaş önce yavaşça yandı; sonra, batırıldığı kokulu yağların buharları nedeniyle mavimsi alevlerle abanoz lambrilere doğru yükseldi. Ürkütücü koni yangının görüntüsünü yansıtıyordu.
Ateş sütun başlıklarını sardı, tonozlar boyunca devam etti. Birinden diğerine atlarken, güçlü Artemis'e adanmış altın levhalar asıldıkları yerlerden döşemelerin üzerine metal tingırtılarıyla teker teker düşmeye başladı. Alev demetleri daha sonra şimşek hızıyla çatıyı sardı ve tüm falezi aydınlattı. Tunç kiremitler döküldü. Herostratos ışığın içinde dikilmiş, gecenin ortasında adını haykırıyordu.
Artemis Tapınağı'nın tamamı karanlıkların bağrında kızıl bir yığına dönüşmüştü. Muhafızlar suçluyu yakaladılar. Kendi adını haykırmayı bırakması için ağzını bağladılar. Yangın süresince, eli kolu bağlı hâlde yeraltına bırakıldı.
Artakserkses hemen işkence emri gönderdi. Herostratos daha önce söylediklerinin ötesinde bir şey itiraf etmek istemedi. İyonya'nın on iki şehrinde, adının sonraki nesillere aktarılması ölüm cezasıyla yasaklandı. Fakat kulaktan kulağa bugüne kadar geldi. Herostratos'un Efes Tapınağı'nı ateşe verdiği gece, Makedonya Kralı Büyük İskender dünyaya geldi. (Syf 24-29)
Herhangi bir bilgiyi mutlak olarak kabul etme düşüncesi ona saçma geliyordu. (Syf 32)
Gözyaşlarının gözkapaklarının altındaki küçük salgı bezlerinin kendine özgü bir hareketinden geldiğini ve bu bezlerin, sevilen bir kadının bedeninden yansıyan bir renkli görüntüler serisiyle burkulan yürekten çıkan bir atomlar silsilesiyle harekete geçtiğini biliyordu. Ölümden doğan hüzün, ölen kişi mutsuz olmayı ve acı çekmeyi bıraktığından yeryüzündeki yanılsamaların en beteri olur, ölenin ardından ağlayan kişi, aslında kendi acılarına ağlar, umutsuzluk içinde kendi ölümünü düşünür. Bizden geriye, ayaklarının dibine uzanmış kendi cesedi üzerine gözyaşı dökmekten öte bir benzerimizin daha kalmadığını biliyordu. Fakat aşkın ve ölümün hüznünü, insanın kendini kapatması gereken huzurlu alandan seyredildiğinde bunların nafile görüntüler olduğunu kesin olarak bildiğinden ağlamaya, aşkı arzu etmeye ve ölümden korkmaya devam etti. (Syf43)
Size karşı gayet iyi muamele etmiş ve sizin de kendisine hiç bir fenalıkta bulunmamış olduğunuz bir topluluktan kovulduğunuzu hissetmek ne hazin şeydir!
(…)
Manevi kıymetler, basamaklarından inerken görürüz ki, en küçük istiklal, kutsi sayılan şeylere karşı en küçük bir mukavemet hevesi, cemiyetin sizi şüpheli telakki etmesi ve asla kendisine karşı gelmemesini, asla ona itiraz etmemesini bilenlere tahsis ettiği mevkilere götüren yolları size kapaması için kafi gelir. (Syf 85)