MARCUS AURELIUS ANTONINUS (MS 121–180)
Marcus Aurelius, MS 121'de Roma'da doğdu. Küçük yaşlardan itibaren iyi bir eğitim aldı. Retorik, edebiyat, hukuk ve felsefe öğrendi. Özellikle Stoacılık onun düşünce dünyasında derin bir etki bıraktı. Stoacı filozoflardan Epiktetos'un düşünceleri üzerinde özellikle etkili oldu.
Antoninus Pius'un MS 161'de ölmesinin ardından imparator oldu. Ancak Roma tarihinde alışılmadık bir biçimde tek başına hüküm sürmedi. Evlatlık kardeşi Lucius Verus ile birlikte imparatorluğu yönetti. Bu ortak yönetim döneminde Pers İmparatorluğu ve Germen kabileleriyle savaştı. Özellikle Tuna Nehri çevresindeki savaşlar nedeniyle yaşamının büyük bölümünü askerî seferlerde geçirdi.
Marcus Aurelius'u diğer Roma imparatorlarından ayıran en önemli özelliklerden biri, iktidarı ile felsefi düşünceleri arasındaki ilişkidir.
Stoacılığa göre insan, kontrolü dışındaki olayları kabullenmeli, kendi yargılarını, davranışlarını ve ahlaki karakterini kontrol etmeye çalışmalıdır. Marcus Aurelius'un düşüncelerinde erdem, özdenetim, görev, ölümün kaçınılmazlığı ve insanın evren içindeki konumu önemli yer tutar.
Bu düşünceler en açık biçimde Kendime Düşünceler adlı eserinde görülür. Eser, başkalarına hitaben yazılmış sistematik bir felsefe kitabından çok, Marcus'un kendisine yönelik kişisel notlarından oluşur.
Marcus burada sık sık kendisine şunları hatırlatır: İnsanların davranışlarını kişisel öfkeyle karşılamamak, ölümün doğal olduğunu kabul etmek, görevini yerine getirmek ve kişinin kendi karakterini geliştirmeye odaklanmak.
Marcus Aurelius’un İş Bankası Kültür Yayınları Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi tarafından yayımlanan “Kendime Düşünceler” kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz

KENDİME DÜŞÜNCELER
Alkışları ve dalkavukça şeyleri savuşturabilmeyi, yönetimin gerektirdiği şeylere karşı her zaman koruyuculuğu ve sahip olunan zenginliklerde tasarruflu olmayı ve bu gibi şeyler yüzünden suçlamalarda tahammüllü olmayı; tanrılarla ilişkilerde batıl inançlara yer vermemeyi, laf cambazlığı yapmamayı, dalkavukluk etmemeyi, ayaktakımına kur yapmamayı, her şeyde aklı başında ve kararlı olmayı; katiyen kaba olmamayı ve yenilik için yanıp tutuşmamayı öğrendim.
Talihin olanak tanıdığı, yaşamı kolaylaştıran herhangi bir şeyi kullanmayı, ama kibirsiz ve mazeretsiz, işe yarar bir şekilde kullanabilmeyi; bu şeyler elde edildiğinde sadelikle elinde tutabilmeyi, gittiklerinde ise onlara ihtiyaç duymamayı; hiç kimsenin ne bir sofist, ne bir küstah, ne de bir bilgiçmiş gibi bahsedebileceği fakat olgun, eksiksiz, dalkavukluğa meyli olmayan, kendi kendini ve başkalarını yönetebilen bir adam olmayı öğrendim.
Bunların yanı sıra bilgiyi samimiyetle seven kişilere saygı göstermeyi, böyle olmayanları kınamamayı, fakat aynı zamanda onlar tarafından cezbedilmemeyi; ayrıca toplumun içinde ve cana yakın olmayı, insanlarla iletişim kurma isteği kalmamış biri gibi görünmemeyi; kendi vücuduma özen göstermede ölçülü olmayı ve yaşamı çok seven, gösteriş meraklısı ya da yaşamı gerçekten hakir gören birisi olmamayı; en az kendime gösterdiğim özen kadar hekimlik mesleğine, ilaçlara ve harici uygulamalara da ihtiyacım olduğunu öğrendim. (Syf 7)
Başka birinin ruhundakileri izleyip anlamadığı için bedbaht olana pek sık rastlanmaz; fakat kendi ruhunu yakından takip etmeyenlerin bedbaht olması kaçınılmazdır.
Bütünün doğasının ve benim doğamın ne olduğunu, bunun nasıl bir bütünün nasıl bir parçası olduğunu ve senin de bir parçası olduğun doğayla uyum içerisinde olmayı, bir şeyleri gerçekleştirmeyi ve söylemeyi sürekli engelleyen birisi olmamayı hiç unutmamak gerekir. (Syf 15)
Pek çok şeyden kesinlikle kurtul, yalnızca bunların pek azını aklında tut; ayrıca herkesin şimdide, sadece bir anlığına yaşadığını hatırla. Kalan günlerimiz ya geçip gitmiştir ya da bilinmezdedir. Yaşam gerçekten kısadır. Bu kısacık yaşamı yeryüzünün ufacık bir köşesinde sürdürür herkes. Uzun bir yaşamın ardından gelen şöhret bile kısadır. Uzun zaman önce ölmüş birisini, ya da bizzat kendilerini öğrenmemiş olanların hepsi, kendinden öncekiler gibi çok hızlı bir şekilde ölmüş olacak. (Syf 26)
İnsanlar kır evlerinde, deniz kenarlarında ve dağlarda inzivaya çekilecek yer arar; sen de buna şiddetli bir özlem duyuyorsun. Fakat bu özlem çok cahilcedir. Eğer inzivaya çekilme isteği duyuyorsan, gayet mümkün ve basittir bu: İnsan dilediği zaman kendi içinde inzivaya çekilebilir. Üstelik insan inzivaya çekilmek için kendi içinden, kendi ruhundan daha huzurlu, daha sakin hiçbir yer bulamaz, özellikle de kendinde inzivaya çekildiğinde ona huzur verecek şeylere sahipse. Huzur dediğim zarif bir düzendir aslında. Kendini sürekli böyle bir inzivaya çekilmeye ver ve kendini yenile: Ancak önermelerin çok kısa ve özlü olsun ki, tüm acılar bir anda silinsin ve oradan hiç yıpranmadan dönebilesin. (Syf 29)
Bazı şeylerin, bazı insanlar tarafından belli bir şekilde yapılması zorunludur, aksini beklemek, acı özsuyu olmayan incir ağacı istemek gibidir. Burada da unutmaman gereken şey şudur: Kısa süre sonra sen de o da öleceksiniz, bundan daha kısa bir süre sonraysa isminiz bile kalmayacak ardınızda.
(…)
Bir şey, bir insanı önceki halinden daha kötü yapmıyorsa, yaşamını da daha kötü yapmaz, içten veya dıştan ona zarar vermez.
(…)
Yaşayacak on bin yılın varmış gibi davranma. (Syf 31)
İnsanı insan yapan şeyler haricinde hiçbir şey insana ait değildir. Bu tür eylemler insanın ihtiyacı olarak adlandırılamaz, ne insanın doğasına uygundurlar, ne de onu tamamlarlar. Dolayısıyla bunlar ne bizim amacımızdırlar, ne de amacımızın hedefi olan iyiye aittirler. Fakat bunlardan herhangi birisi insana uygun olsaydı, onu aşağılamak veya karşı çıkmak uygun olmazdı, kendini bunlardan muaf tutan birisi de hayranlık kazanmazdı; bunlar gerçekten iyi olsaydı, bu iyilikten payına düşenleri kısıtlayan biri iyi olamazdı. Fakat bunlardan kendisini olabildiğince uzaklaştıran, bunlardan ya da bunun gibi şeylerden mahrum edilmeye katlanan kişi çok daha iyi biri olur.
Neyi sık sık düşünüyorsan, aklın da ona benzer bir şey olacaktır: Çünkü ruhu dolduran düşüncelerdir. (Syf 47)
Kente zararlı olmayan yurttaşa da zarar vermez. Zarara uğradığını düşündüğünde şu kurala başvur: Eğer kent bundan zarar görmüyorsa, ben de zarar görmem. Kent zarar görse de zarar verene öfkelenme, neyin yanlış olduğunu göster. (Syf 48)
İntikam almanın en iyi yolu intikam alınacak kişiye benzememektir. (Syf 53)
İnsanlar ne tuhaf şeyler yapıyor! Bir yandan kendileriyle birlikte ve aynı zamanda yaşayan insanları övmek istemezken, diğer yandan hiçbir zaman görmedikleri, göremeyecekleri gelecek nesiller tarafından övülmeyi istiyorlar. Senden önce doğanların sana övgüler düzmemiş olmasına üzülmekten farksız bir şey bu. (syf 57)
Kovana yararlı olmayan arıya da yararlı değildir. (Syf 64)
Herhangi bir insan değişimden korkabilir mi? Değişim olmadan ne var olabilir? Evrenin doğasına bundan daha yakın, daha uygun ne olabilir? Odunlar değişime uğramasa yıkanabilir misin? Besinler değişime uğramasa beslenebilir misin? Diğer ihtiyaçlarının hangisini değişim olmaksızın giderebilirsin? O halde senin değişiminin de buna benzediğini, evrenin doğası için elzem olduğunu görmüyor musun?
(..)
Beni tek bir şey kaygılandırıyor: İnsanın doğasının istemediği bir şey yapmak, ya da istemediği bir şekilde, istemediği bir zamanda yapmak.
(..)
Hata yapan insanları sevmek insana has bir özelliktir. İnsanların akraban olduğunu, cehaletten ya da istemsizce hata yaptıklarını, kısa bir süre sonra herkesin öleceğini ve hepsinden önemlisi sana hiçbir zarar vermediklerini, çünkü yönetici ilkeni değersizleştirmediklerini ya da öncekinden daha kötü yapmadıklarını düşünürsen onları seveceksin. (Syf 68)
Yaşama sanatı, bir dansçınınkinden çok bir güreşçinin sanatına benzer. Savunmaya dikkat etmeli, öngörülemeyen saldırılar karşısında bile sağlam durup devrilmemeli.
(…)
Şahitlik yapmalarını istediğin insanların nasıl insanlar olduklarını ve nasıl yönetici ilkelere sahip olduklarını düşün hep. Çünkü onların arzularının ve düşüncelerinin kaynağına bakacak olursan, gayriihtiyari hata yaptıklarında onları suçlamaz, şahitliklerini de istemezsin. (Syf 74)
İnsanın kendi kötülüğünden, hem de imkanı varken sakınmaması ve sakınma imkanı olmayan başkalarının kötülüğünden sakınmaya çalışması ne saçma (Syf 76)
Evrenin doğasının görevi şudur: Burada olanları oraya aktarmak, dönüştürmek, oradan almak ve başka yere taşımak. Her şey değişir, ama yeniden korkmamalı. Her şey alışık olduğumuz, bildiğimiz şeylerdir, hatta pay edilişleri bile benzerdir.
Her varlık, kendi doğru yolunda ilerlemekten memnuniyet duyar. Düşünebilen bir varlık da yanlışları ve karanlık şeyleri onaylamadığında, dürtülerini yalnızca toplumsal işlere yönlendirdiğinde, yalnızca kendi gücünün sınırları içerisindeki şeyleri istediğinde ya da onlardan sakındığında, evrensel doğanın pay ettiği her şeyi içtenlikle karşıladığında kendi doğru yolunda ilerler. Çünkü tıpkı yaprağın doğasının, bitkinin doğasının bir kısmı olması gibi o da evrensel doğanın bir parçasıdır. Ancak yaprağın doğası duygusuz, akılsız ve engellenebilir bir doğanın parçasıdır; insanın doğası ise engellenemeyen, akıllı, adil bir doğanın parçası. Zamanı, varlığı, nedeni, eylemi herkesin değerine göre pay eder (Syf 78-79)
Şüphesiz bir insan için yalanı, ikiyüzlülüğü, gösterişi ve kibri tatmadan bu dünyadan ayrılmak son derece mutluluk verici olurdu. En azından bunlardan bıkmış olarak son nefesini vermek "sonraki en güzel yolculuk" için iyi bir başlangıç olurdu. Yoksa bile isteye kötü kalmayı mı seçiyorsun, tecrübelerin seni bu vebadan uzak durmaya ikna edemedi mi hâlâ? Aklın bozulması, bizi saran, soluduğumuz havanın bozulup kirlenmesinden çok daha tehlikeli bir vebadır. İkinci veba sadece canlıların yaşamlarını tehdit eder, diğeriyse insanlığımıza saldırır. (Syf 90)
Nasıl iyi bir insan olunacağı hakkında daha fazla konuşma, öyle biri ol. (Syf 106)