Mehmet Rauf: Eylül

Edebiyatımızın ilk psikolojik romanını yazan Mehmet Rauf'un Eylül romanından bir bölüm

08 Mayıs 2020 - 13:43

Gazete Kadıköy okuyucularına ülkemizden ve dünyadan usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılarla oluşan bir “köşe” açtı. Amacımız bir edebi seçki hazırlamak ya da edebi değerlendirmelerde bulunmak değil. Bir gazete köşesi ölçeğinde edebiyat hayatından bazı ilginç satırları hatırlayıp bellek tazelemek ve yazıların yer aldığı kitapları okuyucularımıza hatırlatmak... Keyifli okumalar diliyoruz.

Mehmet Rauf (12 Ağustos 1875 -  23 Aralık 1931)

Servet-i Fünun edebiyatının en önemli isimlerinden olan Mehmet Rauf İstanbul’da doğdu. İstanbul Bahriye Mektebi’ni bitirip, deniz subayı oldu ve bir süre İstanbul’da sefaret gemilerinin irtibat subaylığını yaptı.

Edebiyatla öğrencilik yıllarında ilgilenmeye başladı. On altı yaşındayken yazdığı bir öykü İzmir’de Halit Ziya Uşaklıgil’in çıkardığı Hizmet gazetesinde yayımlandı. Servet-i Fünun yazarlarıyla tanışma olanağı buldu ve Edebiyat-ı Cedide topluluğuna ilk katılanlardan oldu. Edebiyatımızın ilk psikolojik romanı olan Eylül’ü yazan  Mehmet Rauf’un şiirleri de mevcuttur.

Yazarın  Sis Yayınları tarafından baskıya hazırlanan  Eylül romanından bir bölümünü okurlarımızla paylaşıyoruz. Eylül romanı, İnkılap, Turkuvaz, Can Yayınları, Alter Yayınları, Bilgi Yayınevi gibi farklı yayınevleri tarafından okuyucuyla buluşturuluyor.

EYLÜL

Salonda, bahçedekilerin kahkahaları işitiliyordu. Süreyya, canı sıkılanlara özgü bir sabırsızlıkla: “Çılgın kız!” diye söylendi.

Balkona açılan büyük kapıdan, parmaklığa dayanmış, dışarıya baktığı görülen eşi dönüp: “Ama bu gece hava ne güzel!” dedi.

Bu nisan gününün saat on birde başlayan yağmuru yarım saat sonra dinmiş, rutubetli yapraklardaki yeşil renklerin üzerinde şimdi altından incileriyle lâcivert bir sema titriyordu. Topraktan, ağaçlardan yayılan rutubetli havada etkileyici bir içe işleyiş vardı.

Genç kadın pencerenin kenarına dayanarak bir-iki uzun nefes aldı. Her nefes alışında hayatı artıyormuş gibi ah çekiyordu. Sonra, hâlâ sigarasının dumanına bulanmış, zayıf bir kış tepesi gibi mazlum ve kederli duran Süreyya’ya doğru gelerek elinden tuttu, kaldırmak istedi: “Hava bu kadar güzelken burada somurtup oturmak, gezip eğlenenlere haksız yere kızmaktan daha mı iyidir? Haydi, biz de çıkalım...”

Süreyya’nın canı bu gece pek sıkılıyordu. “Adam, bırak!” dedi. Sade babasına değil, sanki tüm köye dargındı. Yazlığa çıkacakları zaman o kadar ısrar etmiş fakat bu sefer de deniz kıyısında bir yere gitmeye babasını razı edememişti. Büyükbabalarının vaktiyle gelip nasıl budala bir hesapla “şu taş ocağında” yaptırdığı bu köşk onları her sene başka yere gitmekten alıkoyuyordu. Bütün kış, o Boğaziçi’ni düşlerken yine koşup geldikleri “şu çöplük”, çocukluğundan beri yaşaya yaşaya usandığı, bu içinde bir şey olmayan çöl, onu artık çıkıp gezmekten alıkoyacak kadar bıktırmıştı!.. Babasına karşı bir şey yapamamasının intikamını almak isteyerek hırsını başkalarından çıkarıyor, buradaki hayatın aleyhinde bulunmak için her şey kendisine bir neden oluyordu.

Bunun için her günkü hayatında çoğu kez neşeli olan Süreyya, buraya taşındıkları on günden beri hemen daima sisli, tam bir taşkınlık, hatta o kadar sevdiği karısı Suad’a karşı bile hemen hiçbir sebep olmaksızın haksız davranıyordu.

Suad’ın kendi kolunu tutan elinden kurtulup yanı başına oturarak ve kendisine dargın  olmadığı için gülümsemek lazım geldiğini hatırlayarak kaçamak, nursuz bir gülümsemeyle: “Şimdi hep çamur oluruz; toprak, toprak değil ki... İki dakika yağmur yağdı mı, haddin varsa yürü! Bastığın yerden ayağın bir okka çamurla kalkar...” dedi.

Genç kadın beş senelik derin bir yakınlığın sağladığı bakışın verdiği etki ile pek iyi fark ettiği bu neşesizliğin yok olması için artık bir şey yapamamanın üzüntüsüyle, hüzünlü bir sesle sordu: “Pek sıkılıyorsun galiba?”

“Evet, sorma... Patlıyorum... Burası zaten yaşanılacak bir yer mi? Allah’ın kırı... Hele bu yemekten sonraki saatler. Sabahleyin yemeğe kadar, akşamüstü... Özetle her zaman insan boğuluyor... Herkes, böyle bir köşede eziliyor... Kendimi bostan kıyısında zannediyorum.”

Suad, kaşlarında bir endişe kıvrımıyla, gözleri daha çok karararak, kaç senedir bu aynı yerde, aynı hayatta şikâyet için hiçbir hâl görülmeden geçirilmiş mutlu günleri düşünerek susuyordu. Bir aralık; “Önceden hiç böyle söylemiyordun” demek istedi. Fakat neye yarayacaktı? Ufak bir bahane, sıradan bir sebeple geçiştirilmeyecek miydi? “Bari sen git, oralarda kal, biraz eğlenirsin!” diyecek oluyordu; fakat beş senedir beraber bulunmaya, her şeyi beraber yapmaya o kadar alışmışlardı ki, kocasına karşı kalbindeki derin bağlılığın yönlendirmesiyle fedakârlığa razı olup söylese bile onun bunu fark ederek kırıldığını görerek daha rahatsız olacağını, yine yeminlerin başlayacağını, hiçbir şey değişmeyerek sade dış görünüş adına uğraşılmış olacağını düşünüyordu. Çünkü asıl suçun köşkte olmadığını hissediyordu. Suç, ne şu sebebini düşününce kalbini sızlatan can sıkıntısında, ne de aşkla ve bağlılıkla geçtiği hâlde beş senelik hayatın yıprattığı kalplerde, bu kalplerin, insan kalbinin eskimeye olan kabiliyetindeydi. Ve o, kadın, bu acı düşünceyle başını eğip susarken, Süreyya söyleniyor, şikâyet ediyordu. Belki ellinci defa olarak:

“Ah, büyükbabalarımız!” diyordu;  “Anlaşılmaz hesaplarla bu cehennem köşelerinde bağ yapıp gelip kapacaklarına, ne olurdu şu, İstanbul’u İstanbul yapan güzel yerlere gitselerdi... Sonra bir babanın budalalığı, bütün bir aileye geçici bir hastalık oluyor; bütün torunlar gelip onlar gibi bu köşelerde çile doldurmaya mecbur olurlar... Bağ, üzüm... İşte floksera (asma bitinin neden olduğu bir bağ hastalığı) hepsini berbat etti ya... Yer, yer değil ki... Bak babam elindekini, avucundakini harcasın, bu vebaya karşı koyabilir mi?” Sonra birdenbire köpürdü:

“Ah, bu çöl!” dedi. “Şimdi farz et ki Boğaziçi’nde, ya da mesela Adalar’dayız... Deniz yok mu deniz? En sıcak havalarda bile insana can verir. Serin... mavi... hoş... Hâlbuki burada poyraz çıkacak diye ta saat sekizi, dokuzu beklemeli... Duman, duman... Külhan gibi... Sonra manzaranın sınırlı olması, monotonluğu... Düşün Suad: Bir sandalımız olurdu. Sabahları erken, ya da akşamları geç vakit sen şemsiyeni kapardın, ben küreklere sarılırdım... Mehtap olsun olmasın, oranın geceleri ne güzeldir.”

Süreyya söylenirken hayallere dalıyordu, gerçekte orada denizdeymiş gibi haz alarak tarif ediyordu. Kocasının yerine düşünen Suad: “Ama mademki bu mümkün değil!” demek istedi. Fakat yine kendini tuttu. Kocasının şu ferahlık zamanında bu söz, kanatlarını tutmak gibi olacak, üstüne üstlük bu imkânsız değerlendirmesi onu yeniden üzecekti. Bunu Süreyya kendi söyledi:

“Fakat işte mümkün olmuyor, babam razı değil... Çünkü... Çünkü istemiyor, sevmiyor; hepsi işte ondan. Eğer o istese biz mutlu olacağız... Bak, mutluluğumuza ne kadar önemsiz bir engel var...”

Sonra elini kaldırıp bilinmeyen bir düşmanı tehdit ediyormuş gibi: “Ah para!” diye söylendi. “Hiç olmazsa elli lira lazımdı. Elli lira” diyor sonra ümitsizce: “Ve bunu bulmanın imkânı yok...” diye köpürüyordu: “İmkânı yok, elli lira bulmak mümkün değil... Yoksa ben şimdiye kadar seni bin kere kapıp götürürdüm.”

Suad: “Oh, ne iyi olurdu...” diye sevindi. Süreyya başını çevirip, hanımının sevinçle parlayan siyah gözlerine bakarak devam etti:

“Ne mutlu olurduk, Suad, ne mutlu olurduk... Hem asıl senin için, vallahi tamamen senin için

istiyorum... Sen söylemiyorsun fakat ben fark ediyorum ki, gelip burada kapanmak seni fena yapıyor. Bir kere havasızlık... Sıkıntı... Biz papaz değiliz ki bu manastırda yaşayalım... Hayat kalabalık, güzel hava içinde olur. Kalabalık içinde yalnız yaşamak, kalabalık içinde gezip beraber bir köşeye kaçmak, işte asıl zevk budur. İnsan, kalpleri birbirine bağlayan bu bağları o zaman anlar. Ben, seni ne kadar sevdiğimi başka kadınları gördüğüm zaman anlıyorum.  Bazen rast gelip, hatta senden güzel bulduğum kadınlara bakıyorum da kendi kendime hiçbirisini senin kadar, senin gibi sevemeyeceğime yemin ediyorum. Sende bir şey var, öyle bir şey ki hiçbirinde rast gelmiyorum... Öyle bir şey ki, işte bütün endişelerim senin yanında yok oluyor. Ruhuma bir şifa, bir rahatlık geliyor! Dudaklarını gözlerime dokunduğun zaman bütün canımın koşa koşa gelip toplandığını, orada sana ulaşmaktan mutlu olduğumu hissediyorum. Hele şimdi bana öyle geliyor ki, ben dünyada senden başka hangi kadını alsaydım, hiçbirisiyle senin gibi olmayacaktım; senin gibi böyle samimi, ruhuma kadar, böyle canıma kadar samimi...”

Böyle söylerken hemen dudaklarının yanında Suad’ın gözlerini öpüyor, elindeki elini kaldırıp

dudaklarından ayırmıyordu. Süreyya, bu elin ipek dokumasını uzun uzun koklayarak bir inilti

hâlinde:

“Ah Suad” dedi, “Sen de olmasaydın...” 

Genç kadın mutlu ve suskun bir cevap ararcasına gözlerinin içene dalarak, kalbinden kopan içten sesiyle: “Sen de olmasaydın ölürdüm Suad” dedi. Sesinde bir hüzün titreyişi vardı.

Suad, suskun ve heyecanlı duruyordu. Kocasının bu ateşli ve ihtiraslı zamanlarında o daima suskun kalır, söylemek istediklerini onun gibi söyleyemediğinden ansızın taşan arzuların kucağında boğularak, bütün bağlılık ateşlerini ancak susmakla hapsederek ezilirdi ve hâlâ yeni bir gelin gibi kızarıp hislerini ne bir sözle, ne bir tavırla gösteremediği zamanlar olurdu. Heyecanla asıl ruhundan çıkan haykırışları bastırıyordu. Bu hâl kalbini daha çok hararetle kocasına bağlayarak ruhu ona karşı böyle zamanlarda, kayaları parçalayıcı bir çağlayan gürültüsüyle saldırışa geçerdi. Şimdi yine kendi kendine itiraf ediyordu ki, bu anda Süreyya için hayatını isteseler mutlulukla verirdi.


ARŞİV