MICHAEL ENDE (12 Kasım 1929 – 28 Ağustos 1995)
1929 yılında Almanya’nın Garmisch-Partenkirchen kentinde doğan Michael Ende, sanatla iç içe bir ailede büyüdü. Babası sürrealist ressam Edgar Ende idi. 1936 yılında babasının işi Nazi yönetimi tarafından "dejenere" olarak ilan edildi ve yasaklandı. Bu yüzden babası gizli çalışmak zorunda kaldı. II. Dünya Savaşı'nın ağır dehşeti çocukluğunu etkiledi. Münih'e ilk hava saldırısı gerçekleştiğinde on iki yaşındaydı. Çocukluğu II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde geçti. Münih’te tiyatro eğitimi alan Ende, bir süre oyunculuk yaptıktan sonra yazarlığa yöneldi.
Edebiyat yaşamına radyo oyunları ve çocuk kitaplarıyla başlayan Ende, kısa sürede özgün anlatımıyla dikkat çekti. Masalsı bir dil ile felsefi derinliği birleştiren eserlerinde zaman, hayal gücü, modern yaşam eleştirisi ve insanın iç dünyası gibi temaları işledi. 1960’lı yıllardan itibaren yayımladığı kitaplarla Almanya’da tanınan yazar, 1973’te yayımlanan Momo ve 1979’da yayımlanan Bitmeyen Öykü ile uluslararası ün kazandı.
Ende’nin eserleri yalnızca çocuklara değil, yetişkinlere de hitap eden çok katmanlı bir yapı taşır. Özellikle Momo’da zaman kavramını ve modern toplumun insan üzerindeki etkilerini ele alırken, Bitmeyen Öykü’de hayal gücünün gücünü ve bireyin içsel yolculuğunu anlatır.
Yazarın Kaynak Yayınları tarafından yayımlanan kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz.
MOMO
İnsanların bugünkünden bambaşka dillerde konuştuğu çok çok eski zamanlarda sıcak ülkelerde kocaman, görkemli kentler vardı. Bu kentlerde kralların, imparatorların sarayları yükselir; geniş caddelere daracık süslü sokaklar açılır, altın yaldızlı mermer heykellerle tapınaklar göz kamaştırırdı. Buralara başka yerlerden gelmiş çeşitli eşyaların alınıp satıldığı rengârenk pazar yerleri kurulur ve insanlar büyük, geniş alanlarda öbek öbek toplanarak günün önemli olaylarını aralarında görüşüp tartışırlar ya da birileri konuşur, öbürleri dinlerdi. En önemlisi de oralarda büyük tiyatrolar vardı.
(…)
O günlerden bugüne binlerce yıl geçti. O çağların büyük kentleri göçüp gitti, o görkemli saraylar ve tapınaklar da yıkılıp çöktü. Yağmurlar, rüzgârlar bir yandan; sıcak ve soğuk öte yandan taşları, toprağı oyup aşındırdıkça o kocaman tiyatrolardan geriye bugün sadece birer yıkıntı kaldı.
Ne var ki, o günün büyük kentlerinden bazıları günümüze dek değişti, büyük kent olarak kaldılar. İçlerindeki yaşam biçimi de elbette...
(…)
Ve... İşte bizim Momo’nun başından geçen olaylar böyle bir kentte yaşandı.
Bu büyük kentin güney kıyısında, tarlaların başladığı evlerin ve kulübelerin giderek yoksullaştığı yerde kent, bir çam ormancığında gizlenmiş, küçük bir amfiteatr kalıntısı vardı. O eski çağlarda da pek öyle, görkemli olmadığı belliydi, daha o günlerde fakir insanların tiyatrosuydu denebilir. Momo'nun öyküsünün başladığı günlerde bu yıkıntı hemen hemen unutulmuş gibiydi. (…)
Günlerden bir gün çevre halkı arasında, bu taş kalıntısına son zamanlarda birinin yerleştiği söylentisi yayıldı. Bir çocukmuş, galiba bir küçük kız çocuğu... Fakat biraz garip giyindiği için kimse emin olamıyormuş... Adı da Momo'muymuş neymiş...
Momo'nun dış görünüşü gerçekten biraz garipti, hatta temiz pak insanlar için biraz korkunçtu bile denebilir. Ufak tefek, cılız yapısı ile yaşının sekiz mi yoksa on iki mi olduğuna kimse karar veremezdi. Ne tarak, ne de makas görmüş hissini veren, siyah, kıvırcık saçları vardı. Gözleri iri, simsiyah ve çok güzeldi. Ayakları, hep çıplak gezdiği için kapkara olmuştu. Yalnızca kışın, o da biri başka biri başka ve ayağına büyük gelen ayakkabılar giyerdi. Çünkü Momo'nun orada burada bulduğu veya birilerinin verdiği eşyadan başka bir şeysi yoktu. (…)
Tiyatro yıkıntısının tam sahne altına gelen yerinde dış duvarlarda bulunan bir delikten girilen birkaç yarıyıkık oda vardı. Momo buraya yerleşmişti. Bir öğle üzeri çevreden birkaç kadın ve erkek gelip Momo'ya sorular sordular. Momo, kendisini oradan kovarlar korkusu ile onlara öylece durup baktı. Ama az sonra bunların iyi niyetli, dost insanlar olduğunu anladı. Onlar da fakirdiler ve yaşamı iyi biliyorlardı. Adamlardan biri, “Ya, demek burası hoşuna gitti?” diye sordu. Momo, “Evet” dedi.
“Evet, öyle.”
“Seni bir bekleyenin yok mu?”
“Hayır.”
“Yani evine dönmeyecek misin?”
“Benim evim burası.”
“Buraya nereden geldin?”
Momo eliyle uzakları gösteren bir işaret yaptı.
Adam tekrar sordu:
“Annen, baban kim senin?”
Çocuk, oradakilerin yüzlerine baktıktan sonra bilmem anlamında omuzlarını silkti.
İnsancıklar birbirlerine bakıp iç çektiler. Adam tekrar konuştu:
“Sakın korkma, seni kovmayız. Sana yardım ederiz.”
(…)
Etrafındakiler uzun uzun düşünüp taşındılar, sonunda bir karara vardılar. Çocuk pekâlâ, burada da herhangi birinin yanında olduğu kadar rahat olabilirdi. Üstelik onunla hepsinin birden ilgilenmesi, kızın tek bir kişinin üstüne kalmasından daha iyi olacaktı.
Hemen işe başladılar, önce Momo'nun oturduğu yarısı yıkık taş odacığı ellerinden geldiği kadar düzeltip, onardılar. İçlerinden duvarcı olan birisi, odanın içinde küçük bir de ocak yaptı. Paslı bir soba borusu da bulununca ocak tamamlanmıştı. Yaşlı bir marangoz birkaç eski sandık parçasından bir masa ile iki sandalye yapıp çakıverdi. Ve sonunda kadınlar da çubuklarla tutturulmuş bir demir karyola ile az yıpranmış bir yatak ve iki yorgan getirdiler.
Eski yıkıntının sahne altına rastlayan bu taş kovukçuk, artık küçük ve rahat bir odacığa dönüşmüştü. Aynı zamanda sanatçı bir ruha sahip olan duvarcı ustası sonunda duvarın birini güzel bir çiçek resmiyle süsledi. (…) İşte küçük Momo ve çevre halkı arasındaki dostluk böyle başladı.
(…)
Momo'nun böyle iyi yürekli insanlarla karşılaşmış olması büyük bir şanstı; o da bunun farkındaydı. Ama kısa zamanda o insanların da şanssız olmadığı anlaşıldı. Momo onlar için vazgeçilmez biri olmuş ve daha önce onsuz nasıl yaşadıklarına şaşmaya başlamışlardı. Günler geçtikçe ona öylesine çok gereksinim duymaya başladılar ki, günün birinde oradan gidiverecek diye korkar oldular.
(…)
Momo'nun hiç kimsenin başaramayacağı biçimde başardığı şey, dinlemekti.
Belki şimdi pek çok kimse, bu da bir şey mi, herkes dinlemesini bilir diyecektir.
Oysa hiç de öyle değil. Çok az kimse gerçekten iyi bir dinleyicidir.
Dinlemek konusunda Momo'nun eşi örneği yoktu. Momo, karşısındakileri, aptal insanların bile aklına parlak düşünceler getirtecek şekilde dinlerdi. Bunun için uyarıcı şeyler söylemez veya bazı sorular sormazdı, aksine sessizce oturur ve anlatılanları pür dikkat, canı gönülden dinlerdi. Karşısındakine iri, simsiyah gözlerini açarak bakar ve o kimse, kendisinin bile o ana kadar fark etmediği gizli kalmış düşüncelerini rahatça açıkladığını hayretle görürdü. Şaşkın, kararsız kimseler bile ona dertlerini anlatırken, birdenbire ne yapmak istediklerini bulurlardı. Ya da çekingen yaratılışta biri, birdenbire kendini rahat ve konuşkan hissederdi. Mutsuzlar, dertliler onun karşısından ferahlamış, rahatlamış olarak ayrılırlardı. (Syf 9-18)
Günlük yaşam içinde çok büyük bir sır vardır. Herkesin bunda bir payı bulunur, herkes onu tanır ama pek az kimse buna kafa yorar. Çok kimse onu olduğu gibi benimser ve hiç şaşkınlık göstermez. Bu büyük sır zamandır.
Onu ölçmek için saatler, takvimler yapılmıştır. Ama bunlar bir şey ifade etmez. Herkes çok iyi bilir ki, bazen bir saatlik süre insana bir ömür kadar uzun gelir, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Zamanın bu garip kısalığı, uzunluğu o saat içinde yaşanan olaylara bağlıdır. Çünkü zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir.
Bu gerçeği kimse duman renkli adamlardan daha iyi bilemezdi. Kimse, bir saatlik, bir dakikalık, hatta bir saniyelik yaşamın değerini onlar kadar iyi ölçemezdi. Onların kendilerine özgü anlayışlarının ve kendilerine göre davranışlarının olduğu apaçıktı.
İnsanların zamanı üzerine planlar kuruyorlardı. İnce hesaplarla hazırlanmış planlar... Yaptıklarından kimsenin haberi olmaması onlar için çok önemliydi. Büyük kente ve halkın arasına göze çarpmadan yerleşmişlerdi. Ve kimse farkına varmadan adım adım ilerliyorlar, insanlara hâkim oluyorlardı. Gözlerine kestirdikleri kişi hiçbir şeyin farkında olmadan, onun hakkında her şeyi öğreniyorlardı. Sadece onu yakalayacakları uygun anı bekliyorlar, bu anın gelmesi için de ellerinden geleni yapıyorlardı. (Syf 53)
Zaman tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değildi. Yaşamlarının gittikçe daha zavallı, daha tekdüze ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemiyorlardı. Bu gerçeği sadece çocuklar, taa yüreklerinde his settiler. Çünkü artık kimsenin onlara ayıracak zamanı yoktu.
Zaman yaşamın kendisiydi.
Ve yaşamın yeri yürekti. İnsanlar zamandan tasarruf ettikçe, zaman azalıyordu. (Syf 65)