Nermi Uygur: Yaşama Felsefesi

“Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Nermi Uygur ile devam ediyor

22 Şubat 2021 - 11:42

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Nermi Uygur ile devam ediyor

NERMİ UYGUR (15 Ocak 1925 – 21 Şubat 2005)

Nermi Uygur 1925 yılında İstanbul'da doğdu. 1936’da Büyükada İlkokulu'nu, 1944’te de Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. Aynı yıl girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde ve Almanya'da Köln Üniversitesi'nde okudu. 1952'de, kültür bilimlerine ilişkin bir yapıtla felsefe doktoru oldu. Avrupa'nın çeşitli ülkelerindeki öğrenim kurumlarında araştırmalar yaptı. 1963 yılından sonra İstanbul Üniversitesi'nde Felsefe Profesörü olarak çalıştı; Almanya'nın Wuppertal Üniversitesi'nde Mantık, Dil, Sanat, Kültür Felsefesi ağırlıklı dersler verdi. 

Türkiye PEN Yazarlar Derneği’nin kurucularından olan Nermi Uygur, aynı zamanda Türkiye Felsefe Kurumu ile Alexander von Humboldt Stiftung’un üyesi ve Jahrbuch für Bildungs- und Erziehungsphilosophie’nin yayın kurulu üyeliği yaptı. “Edmund Husserl’de Başkasının Ben’i Problemi” (1958) adlı eseriyle 1959 yılında Türk Dil Kurumu Bilim Ödülünü, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Ödülünü (1995), “Tadı Damağımda” adlı eseriyle 1995 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Deneme Ödülünü, Türkiye Bilimler Akademisi Hizmet Ödülünü (2000), Türkiye Yayıncılar Birliği Deneme Ödülünü (2003) aldı.

Nermi Uygur'un Türkçe dışında İngilizce, Fransızca ve Almanca yapıtları da bulunmaktadır. Felsefenin temeli olan düşünceye değer veren ve düşünmeyi özgürlükle eşdeğer gören Uygur’un Yapı Kredi Yayınları tarafından okuyucuyla buluşturulan “Yaşama Felsefesi” isimli kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz.

Hepimiz Çırağız

Öğreneceği şeyleri çabucak öğrenmek isteyen çırak, aslında uğraşını küçümsemekte, dolayısıyla da özünü küçültmektedir. Zor uğraşların ustası olmak için uzun süren çıraklıkları göze almak, böyle bir çıraklığı, yükü-tadıyla sevmek gerekir. Dostluk, bilim, bilgelik, musiki, yazarlık, felsefe türünden insanı yücelten tüm güzel şeyler için de bu böyle değil midir?

Eninde sonunda hepimiz insanlık çırağıyız.

Ustayla çırak iki ayrı kişidir, ama gerekli uyum varsa, ikisini birden sarıp sarmalayan ikisiz-bir’de kaynaşırlar.

Öğrencisiz hoca: kokusuz gül. Hocasız öğrenci: güneşsiz ağaç.

(Syf 75)

“Ben Kimim?”

Ben kimim? Bu soruya sağlam karşılık bul, tüm zorluklar ortadan kalkacak. Yok ama. Soruyu hep başka türlü yanıtlıyor herkes. Yaşaya öğrene geliyor kendine, sürekli bir öğrenme içinde.

Diyelim ki sağlam bir yanıtın var “ben kimim?” sorusuna. O zaman da soruyu soran insan olmaktan ilişkini kesersin. “Ben kimim?”, insanın kendi kendisine sorduğu bir soru olmaktan çıkmıştır bu.

“Ben kimim?” sorusunun işini yalın bir yanıtla bitirmediğin sürece, insan-olmaya özgü açık ufukta kımıldanmaktasın. Ne denli sevinsen yeridir buna.

(Syf 93)

Ezbere Yaşayanlar

Ne yana dönsen aynı şey; ezbercilerden geçilmiyor. Söz ezberciliğe dayanmaya görsün, kalabalık bir koro sesi kaplıyor ortalığı; kafayı tıka basa doldurmak hiçbir işe yaramaz. Öğrencilere yaratıcı olmayı öğretmek gerek. Durmadan belleği yüklemek yanlıştır. Derste verdiğini sınavda almak isteyen bir öğrenim biçimciliğe kurban gitmiştir. Anlamadan biriktirilen sözüm ona bilgiler insanı serseme çevirir… İyi güzel bütün bunlar. Gene de sözden öteye geçilmiyor çoğun. Gerekeni gerektiği gibi yapan az. Eskisi gibi uzayıp sonrakilere ezberletiyorlar… Böylece insan varlığına ilişkin pek çok önemli konuda başımıza gelen şey, ezbercilik konusunda da yakamızı bırakmıyor. Ezbere sözlerin basmakalıp takırtısı arasında yitip gidiyor. Konunun can damarı. Ezber üzerine ezberlenmiş ezberler, asıl önemli olanı, insan için kuşkusuz en önemli şeyi örtüp gizliyor, yok ediyor neredeyse. Yaşamanın kendisi tümüyle yaşama her birimizin yaşaması unutulup gidiyor bu arada. Ezbere yaşamadan başka bir şey kalmıyor geride.

 Kendi olamıyor çok kişi.

Algılamalarında bile algıladığı şeyler ile arasında başkaları var. Karşısına çıkan olayları, nesneleri, insanları gören onlarla alış-verişte bulunan kendisi değil sanki. Bakarken başkalarının gözünü ödünç alıyor, işitirken kulak dolgunluğu ile işitiyoruz. Oturuştan kalkışa, giyinmeden soyunmaya, eğlenmeden dinlenmeye herkes başkalarını örnek alıyor. Başkalarının hoşlandığından hoşlanmaya özen gösteriyoruz. Böylesi bir denetim gevşediği zamanlarda hoşlandıklarımızdan utanıyoruz. Beğenilerimiz başkalarının beğenileriyle uyuşmayınca canımız sıkılıyor. Herkesin sevdiğini sevmeyince, herkesin kınadığını kınamayınca içimiz rahat etmiyor. Herkesin üzüldüğüne üzülmek, herkesin alkışladığını alkışlamak üzerine kurulmuşuz sanki herkes gibi düşündükçe düşüncelerimizin sağlamlığı artıyor sanısındayız.

Başkalarınınkiyle örtüşmedikçe güvenemiyoruz yargılarımıza. Tüm yapıp etmelerimizi başkalarına uydurarak değerlendirmekten daha doğal bir şey yokmuş gibi geliyor bize.

Bana özgü, sana özgü, ona özgü davranışlar öylesine az ki. Yaşama deyince ortada: Herkesçe bilinenler, herkesçe söylenenler, herkesçe istenenler, herkesçe yapıla gelenler var yalnız. Önemsiz ayrıntı gözüyle bakılıyor ötesine. Birkaç göstergeye göre oluşup giden, ortadan, ortalama bir çekip çevirme bu. Tek bir kaygı kol geziyor “başkaları ne der!” kaygısı.

 Öylesine koşulmuş ki bu yaşayışa çok kişi, su gibi, vazgeçilmez bir yapıya bürünüyor. Yaşamanın alışagelen çerçevesinden dışarı çıkmaya yeltenenleri nitelemek üzere, ince ayrımlardan yana alabildiğince şişkin bir dağarcık bekliyor elini her daldıranın avucu dolu: "sapık", "şaşkın", "zıpır", "kaçık", "zavallı", "zararlı"... Çerçeveyi iyiden iyiye zorlayanlar, kıranlarsa, yerine zamanına göre irili ufaklı cezalarla "doğru" denen yaşama çizgisine getiriliyor.

 Ortalama yaşayışı sürdürenlerin, işinde gücünde yuvarlanıp gidenlerinse, dokunulmazlığı var bir bakıma. Görünüşte onlardan rahatı yok. Kimse karışmaz onlara: ne denli ezbere yaşarlarsa o denli az basınç duyarlar. Politika, bilim, teknik, eğitim, ekonomi her şey, bilerek bilmeyerek, böyle bir yaşama tutumunun buyruğunda çok kez. Gazeteden dergiye, radyodan duvar ilanına sinemadan televizyona dek çeşitli etkinlikte yardımcısı var. Ödüller, yasaklar, itmeler, çekmeler hiçbir şeyden geri kalınmıyor.

Eline bir harita tutuşturuyorlar, "nereye gidersen git, yeter ki bu haritaya uy!" diyorlar. Gözünü bozan bir gözlük takıp "dilediğin şeye bakabilirsin!" diyorlar. Kulaklarını tıkadıktan sonra, "işitmene sınır yok!" diyorlar. Ayağına ille de sıkan pabucu geçirir geçirmez, "koş!" diyorlar. Önüne bir kopya koyuyorlar, "dilediğini yap, gene de bunun kopyası olsun!" diyorlar.

 Sana ne kalıyor? Eğreti gidiş, çarpık bakış, yalancı ses, düzmece adım, ters çiziktirme. Baldan tatlı hoş yankılı, pırıl pırıl bir ad takmışlar tümüne birden bunların: "yaşama" diyorlar.                                                                                         

 Çağlar boyunca evreni kuşatan tiyatro bu. Başkalarının çatıp sahnelediği bir yaşayışın oyuncusu insanların çoğu, bellediği rolü sürdürüyor pek çok kişi. Sonra bir de bakıyorsun ki bitmiş sana biçilen rol. Kendini aramadan arayamadığın için bulamadan, bulamadığın için tadamadan son bulmuş her şey. Sen kendinden uzaktayken yaşanıp gitmiş o aslında senin olan yaşama zamanın. Kendine yabancıymışsın meğer. Ne de kofmuş, somluktan yoksunmuş duygun düşünmen yapıp ettiklerin. Bazı şeyler gerçekleştirmiş olsan bile, bir takım başarılarından ötürü övülsen bile, kendi kendinin efendisi olmadan buralarda değilsin artık.

(…)

Hepimiz insanız. İnsan olmak bakımından hiçbir ayrıcalığımız yok birbirimizden. Ayrıcalık gütmek de yaraşmaz insana. Başkalarının haklı özgürlüğü çiğnenmemeli. Nice işte kimse kafasının dikine gidemez. Salt bencillik aşağsanmalıdır, yakını uzağı zedeler, ergeç bencili de. Özgün olacağım diye kimse çevresindekileri kırıp dökemez. Herkesin herkesle çatıştığı bir ortamdaysa kimse yaşayamaz. İnsanlar birbirini gözetmek zorundadır. Dayanışma olmazsa, ne yaşama, ne düzen, ne de toplum kalır. Tüm yükümlerden arınmış bir canlıya "insan" denemez. Dünyaya gelmek, koşullar ağının içine doğmak demektir. Çıplak varlığın korunup sürdürülebilmesi içinde zorunludur bu. Hepimiz bu koruma ve sürdürmeyi başkalarına borçluyuz. Etimiz ve kemiğimizle birbirimize bağımlıyız. Bu bağların bir bölümünüyse en içimizden seve seve benimseriz. İlişkinin kesiştiği yer bizim yerimiz. Biz ancak öbek öbek kuralların dokusunda serpilip boy atabiliriz. Kurallar yapan, yaptığı kurallara uyan yaratık insan.

 Kuşkusuz; rasgele yargılar değil bunlar, boş laflarla karıştırmamalı hiçbirini. Ezbere dönüşmemeli bütün bunlar; kalp ezberle bal bulamaç yozlaşmamalı; ezbercilerin gürültüsü patırtısı arasında yitip gitmemeli. Bin yılları kaplayan çabaları, sürçmeler, çileler, savaşlar sonunda oturmaya başlayan bir takım başarıları dile getiriyor her biri. Ne yazık ki her yerde, gevşekliği var. Hem tek tek hem tüme ilişkin eksikliklerde bulunabilir azıcık deşince. Bunlardan da doğal bir şey olamaz; yetkin bir varlık olmaktan uzağız, yapacak çok şeyimiz var. Geleceğe yönelik bir varlık insan.

 Çok önemli bir gerçek var ama. Geleceğe bırakılamayan, başkalarına bakılamayacak olan bir gerçek. O da şu: her insanın kendi olma hakkı. Ödevlerin özgürlüklerin, sorumlulukların en yücelerinden biri bu.

 Çevresel kalıpların görünür görünmez basıncında kendisini hepten eritmemeli insan. Sonsuz öğeleriyle geçmişin, bugünün toplum-kültür kalıplarını, uyarıcı sınırlar, katkılı etkiler diye yorumlayıp verimlendirmek yollarını aramamız gerek. Özü geliştirmek için kaçınılmaz bu. Zorsa da yorucuysa da bu böyle. Çevresel ezber yaşama kalıplarını, elden geldiğince, dirençli esinler, esinli dirençler tabanı diye anlamalıyız. Ezber öylesine rahat ki: "dış engeller" diye nitelenen bir takım zorluklarla bağışlatmak istiyor herkes kişisiz yaşayışını. Hazırlopçu olmayalım. İşine gelmeyen tarih-kültür toplum öğelerinin kendiliğinden değişip önüne konmasını beklemeye eğilimli çok kimse. Oysa kendimizi değiştirmekle işe başlamalıyız. Hem kalıplardan yakın, hem de kalıpların güvenliğine yaslan – sık sık rastlanan bir davranış bu, oysa yakışıksız.

 Dağların eteğinde ezik durmaktansa dağlardan en güzel yüksekliklere çıkmaya bakmalıyız. Ancak böyle gürler öz varlığımız, ancak böyle gelişir. Özgürlük, özgelişim budur.

Yaşamaya vermesi gereken değeri veren insan: pısırık, ödlek, ezik bir yaşayışın kişisiz gidişine boyun eğemez. Önce kendi kendine baş kaldırmak zorundadır. "Kopyacılığa paydos!" demeyen kendi yaşamasını kendi eline almış sayılmaz. Can sıkıntısı, darlık, iş darlığı sarar varlığını. Buysa, yaşamayı en aza indirmek yaşamayı kötüye kullanmaktır. Böylelerinin olsa olsa elden düşme bir yaşayışı vardır; bu gibiler başkalarının yaşadığını yaşamakla yetinirler; kendilerini yaşayamazlar. Onlar için "yaşıyor" denilebilir mi, bilmem; "yaşanırlar yalnızca".

Oysa insanı kendini serüvene açık tutmalıdır. Serüven deyince de, genellikle sanıldığı gibi kitaplardaki cafcaf ve az rastlanır gitgel o göz kamaştıran olaylar anlaşılmamalı. Yaşamanın kendi, doğrudan doğruya yaşama, yaşayan için en büyük olay, en olağanüstü olay, en şaşılacak olay, en şaşılacak olay aslında. Bir insanın başından geçecek en eşsiz serüven yaşama. Soluk bir tekrar diye değil, biricik bir veri diye yorumlanır yorumlanmaz, ezberler ötesi bir tutumla yoğrulur yoğrulmaz özden değişir yaşamın anlamı.

Ne eski-püskü alışkanlıklar, ne de yavan-yeniliklerle dolup taşar ezber aracılarını silkip atan yaşama karar verirken gerçekten kendisidir karar veren insan; doğru ya da yanlış düşünse, kendi düşünmüştür artık. Duygular özden, karşılaşmalar uyduruksuz, sevgiler içten… Acılar bile kendi acıları olduğu için hafif, sert dönemler gizli bir sevinçle yumuşacık.

Genç, böyle bir yaşayış, yaşlıyken de yaşansa. Olgun, böyle bir yaşayış, gençken de yaşansa. Böyle bir yaşayış bilinçle yaşayıştır, bilinçli yaşayıştır da ondan. Bilinç, yaşamanın mantığı bakımından, ezberin karşıtıdır. Özbilinçtir bu. Benliği kollamakla, yararı gözetmekle, çıkara düşkün olmakla bir alıp vereceği yok bu özbilincin. Yaşama ezbercilerinin yapışıp kaldığı şeyler bütün bunlar. Sözümona tehlikesiz, huzurlu bir yaşayış güdüsüyle, içten tembellik, dıştan zorlamayla kendini ezberlere bırakanların yazgısı bunlar. Kişilik yaşayışın özbilincidir; her yönü, her yöresi, her dönemiyle yaşama da ayıklık, eleştiri, dik duruş ve sevinçtir.

Peki, ne demek insanın kendisi olması. Herkesçe benimsenen bir tanımı var mı bunun? Olabilir mi? Gerçekten değer mi böyle bir şeyin ardından gitmeye? Olmasa da olur mu? Olmazsa n’olur? Mutlu mudur böyle kimseler? Bütün bu sorulara doyurucu bir karşılık bulunamasa da, bunların gerçekten sorulduğu yerde yaşamada ezberciliğe güle güle denilmiştir artık. Buysa hepimizin elinde yeter ki gerçekten isteyelim.

(Syf 154-162)


ARŞİV