Panait Istrati (10 Ağustos 1884 – 16 Nisan 1935)
Balkanların Maksim Gorki'si olarak anılan Panait Istrati 10 Ağustos 1884 tarihinde Romanya’nın İbrail kentinde dünyaya geldi.
Yoksul bir ailenin çocuğu olarak büyüdü. Rum kökenli bir kaçakçı olduğu söylenen babasını hiç tanımadı; annesi ise çamaşırcılık yaparak geçimini sağlayan bir emekçiydi. Çocukluğu büyük yoksulluk içinde geçen Istrati, küçük yaşlardan itibaren farklı işlerde çalıştı. Okul eğitimi sınırlı olmasına rağmen kendi kendini yetiştirdi; özellikle Fransız edebiyatını okuyarak güçlü bir kültürel birikim edindi.
Gençlik yıllarında Balkanlar, Ortadoğu ve Akdeniz çevresinde uzun yolculuklar yaptı. İstanbul, İskenderiye, Beyrut ve Yunanistan gibi şehirlerde çalışarak ve dolaşarak geçen bu yıllar, daha sonra yazacağı eserlerin ana malzemesini oluşturdu.
İlk romanı Kira Kiralina 1923 yılında Romain Rolland'ın yazdığı önsözle birlikte basıldı ve kısa sürede Avrupa’da büyük ilgi gördü. Bu eserle başlayan Adriyatik ve Balkan coğrafyasını anlatan hikâyeleri, Istrati’ye uluslararası ün kazandırdı.
Eserlerinde dostluk, özgürlük, yoksulluk, adalet arayışı ve insan onuru gibi temaları güçlü bir anlatımla işleyen Istrati, samimi ve canlı üslubuyla tanındı. Roman ve öykülerinde çoğu zaman kendi yaşam deneyimlerinden beslenen karakterlere yer verdi.
16 Nisan 1935’te Bükreş yakınlarında hayatını kaybeden yazarın Varlık Yayınları tarafından yayımlanan Yaşar Nabi Nayır’ın çevirisini yaptığı Akdeniz kitabından alıntılar paylaşıyoruz.
AKDENİZ
Dostlarıma bakılırsa ben, bir yazar olarak yaratılmışım; yalnız makalelerle kalmayarak daha başka şeyler de yazmamı istiyorlar. İyi ama, bir şeyler bulup uydurmasını bilmeden insan yazar olabilir mi? Ben de işte böyleyim. Hiç değilse ana hatlarını yaşamış olmadığım bir macerayı hayal etmek elimden gelmez.
Dün, İbrail’den ayrılırken bana yine demişlerdi ki:
— Harikulade şeyler göreceksin. Bir hikâye karalamaya çalış.
Bu tavsiyeler içimi parçalıyor. Ben de güzel hikâyeler, hatta bir roman yazabilseydim daha ne isterdim? Zira kalbim devamlı buhar tazyiki altında bir kazan gibi. Bununla beraber ne zaman bir hikâye yazmaya kalkıştıysam, kalbimden hiç de işe yarar bir şey çıkmadı. En küçük bir hikâyeciğin taslağını meydana getirmeye niyetlendiğim anda kafam durur gibi oluyor. İçime ümitsizlik çöküyor.
Onun içindir ki bu sefer sadece hayatımdan bazı safhaları kaydetmeyi tasarlıyorum.
Bulunmaz fırsat.
Bu akşam, 12 Aralık 1906 günü, memleketimden sıvışıyorum. Mısır’a gidiyorum! Bu bana olmayacak bir şey gibi geliyor. Bu, hülyalarımın en güzel masalı olacak.
(…)
Vakit gece yarısına yaklaşıyor. Sıfırın altında on beş derece soğuk. Poyraz fırtına halinde esiyor ve tipi hareket hazırlıklar ile meşgul tayfaları körletiyor. Oryant Ekspres iki saat gecikmeyle geldi.
(…)
Salonda, şimdiden bu vaziyet öğrenilmiştir, herkes endişede. Her çeyrek saatte bir, gemi süvarilerinden biri, bu şikâyetçi insanları yatıştırmak için oraya gidiyor, bir yandan da, güvertede, gitgide daha asabileşen kumandalar çınlıyor ve tayfalar çılgın gibi çabalıyorlar. Bütün bunlar ne hazin şeyler! Bir kısım insanları, muhteşem salonlarda, rahatça yaslanmış, gazete okurken görüyorum. Başkalarını da, poyrazın kamçısı altında, gözleri yaşarmış, elleri koçan gibi donmuş, nereye başvuracaklarını bilemez hâlde görüyorum. Ve kendi kendime hayatta büyük bir adaletsizlik hâkim olduğunu söylüyorum.
Bu iki taraftaki insanlardan her biri bakalım tam yerini mi bulmuştur? Hatta böyle olsa bile, gene hazin bir şey; çünkü dışarıda mücadele edenler köpek değil, taşıdıkları insan kalbi acıyla burkulan adamlardır. Zeki ve ahmak, ne olursa olsun, bu tayfanın hayatı çok ağırdır ve onun mukadderatı karşısında nasıl hissiz kalınabileceğini aklım almıyor. Ben meseleyi böyle vazediyorum. Yarın roller tersine dönse, gene böyle vazedeceğim. Bunun dışında, bütün akideler, bütün naslar, karışık tefsirleriyle, bana pek kısır görünüyor. Başkalarının ıstırabı karşısında insan kalbi bu kadar hissiz kalırsa, her şey nafiledir. Nazariyeler hiçbir şeyi değiştiremeyecek. Bunlar dünyaya sadece bir zahiri adalet getirecekler, yoksa adaletin kendisini değil.
(…)
Anneciğim! Sonuna kadar eteklerinin dibinden ayrılmamayı isterdim, ama bak: Yuvadan dışarı küçücük bir adım attım ve derhal dünya müthiş ihtişamlarını gizleyen perdenin bir ucunu gözlerimin önünden kaldırdı! Yukarıda, kaptan köprüsünde benim selametimi kollayan adamı düşündükçe, şu anda yüreğimi ne mesut bir minnet dolduruyor, bilsen! Onun sayesinde, onun bilgisi sayesinde, ben yarın öğleyin, en uzak bir akrabamın bile asla ayak basmadığı Sultanların payitahtında olacağım. Sonra babamın şehri olan Pire, İzmir ve nihayet, bir hafta sonra, hülyalarım Mısır'ı! Bir çamaşırcının oğlu olan, üzerinde bir pasaport bile bulunmayan, hatta bir hafta boş gezmesine imkân verecek parası da olmayan ben, bir peri masalı yaşayacağım. (Syf 9-11)
İstanbul'a ancak iki saatlik bir gecikmeyle vardık. İnanılmayacak şey, dünyanın çehresi burada bambaşka! On iki saatlik bir gemi yolculuğundan sonra, kara kıştan en tatlı bir bahara geçiyorsunuz. Burada güzel bir Mayıs havası var: Boğaziçi denizine akseden yeşil sırtlar; muhteşem bir gölü andıran bu denizde, sürü sürü motorlar, kayıklar, mavnalar ve çatanalar her istikamete gidip geliyor. Her şey burada sokağın ortasındadır; bazen iğrenç köpeklerle burun buruna, sokakta çalışır, yer, uyur, eğlenirler. Kahve önleri tavla oynayan, nargile içen ve düşünen Türklerle dolu. Abdülhamid'in payitahtında sefalet büyüktür. On kayıkçı veya hamal, bir yolcu için döğüşür. Üstleri başları yırtık pırtık birtakım insanlar yarı aç, yarı tok geçinip giderler.
Fakat boyarlarımızdan buncasını idam ettirmiş olan Sultanların İstanbul'unu bana hatırlatan şeyler, binlerce kıpkırmızı fesle mağrur minareli sayısız camiler oldu. Yüz yıl önce memleketimin tahtı hâlâ bu şehirde müzayede ile kiralanıyordu. Bu şehirdi ki yalnız adı bile tâbilerini titretmeye kâfi gelirdi ve şimdi ben hiçbir korku duymadan sokaklarında dolaşıyorum. Bir düzine fesin görünmesi, köylerimizi dehşete veren zamanlar çoktan geçti!
Bu adamlar nasıl olmuş da bu kadar sert davranabilmişler? Bana öyle uysal, öyle mütevekkil görünüyorlar ki onları böyle gevşek ve rehavetli görünce insanın, Viyana kapılarına kadar dehşet salan o ağır yatağanları kaldırmaktan aciz olduklarını sanacağı geliyor. (…)
Musa'nın dediği gibi, onların “şimdiki felsefeleri” hoşuma gidiyor. Geçim zorluğuna hiç aldırış etmiyor ve maddi rahatlıklar için canlarını çıkarmıyorlar. Ruh rahatlığına çok daha itibar gösteriyorlar ve ben bunu anlıyorum. Tabiatın güzelliklerini seyredip yarı sönmüş bir çubuğu fosurdatarak saatlerce güneş altında oturmaktan kaçınmazlar. Herhalde güneşi kendileri ısıtmak için yaratılmış saymaları gereken fabrika işçilerinin hayatına gıpta eder görünmüyorlar. Hayır, her şeyden önce insanlar için de güneş; biftekle kolalı yaka ondan sonra.
Gemiden çıkıp İstanbul'u ziyaret edebilmek için pasaportum olmadığından, bir tayfa kasketi işimi gördü. Nöbet bekleyen Türk zaptiyesi bunu pekâlâ fark etti, ama bir gülümseme ile karşıladı. Ayasofya'yı çalmayacağımı biliyordu.
Rehberin işaret ettiği görülecek yerlerin bir tanesini kaçırmamak için deli gibi koşuşan turistlerle alay ederek, salma salma dolaştık. Güzel bir kebaplı pilav, bir şiş kebabı yedik, birkaç kadeh de rakı yuvarladık. Herhalde kadehleri biraz fazlaca kaçırmış olacağız ki çakırkeyif olduk. Bu da bizde bir fes almak hevesini uyandırdı. Fesleri başımıza geçirdikten sonra Musa, kanca burnu, kara gözleri ve kaşları, fırlak çenesiyle Türklerden farksız olmuştu. Hep onunla beraber gezdim ve ihtarlarına rağmen nargilede bile kendisine meydan okumaya kalkıştım. Fakat nargile midemi altüst etti. Pilavı, kebabı, rakıyı hepsini çıkardım. İkinci düdükten sonra hemen yatmak üzere gemiye girdik. (Syf 13-15)
Güzeli, kadını, kesif hayatı seviyorum. Bu insanlara ve onların saadetlerine haset etmiyorum, ama benim mensup olduğum âlemle sefaletin bir yaşama örneği olması gerektiğini de söylemiyorum. Seçmek elimde olsaydı, refahı yoksulluğa tercih ederdim.
Bununla beraber, bugün dünyanın hemen her yanında hüküm süren ve bir azlığın bahtiyarlığı için tek şart olan korkunç sefaletin ortasında ihtişamlı bir hayatın saadetini aklım almıyor. Eğer refaha erişmem ancak bu şartla mümkün olacaksa, kendi yoksulluğumu tercih ederim. Başkalarının felaketi yanında, bana saadetimin üzerinde sunacakları altın tepsiyi hiç çekinmeden yere fırlatırdım. İşte benim hayat görüşüm, açıkçası, budur. Günün birinde bu husustaki kanaatim değişecek olursa, o zaman ben iğrenç bir adam olurum. O zaman bana alçak desinler, assınlar beni!
Görüldüğü gibi, benimki içtimaî bir nazariye değil, bir dürüstlük duygusu. Birincisi şahsî saadete müsaade eder, ikincisi hayır! Asla. Bu ruhu incitir. Eh, nihayet, namuslu olmanın, vicdanı her türlü riyadan uzak bulunmanın yüz türlüsü olmaz ya! Ah, her önüne gelenin ta gözleri içine bakarak ona şöyle diyebilmek: Sana hiç bir borcum yok! Çek arabanı, benim yüzsüz kardeşim! Hem, masanın üstündeki şu kara ekmekte gözün varsa, onu da al! Yalnız benim keyfime dokunma! (Syf 18-19)
Gerçek namusluluk için tek yol, namussuzluğu açıkça yapmaktır. Öyle sanıyorum ki dünya ne zaman sahte namusluluk yüzünden hasta olduğunu kabul ederse, o zaman daha iyi bir hâle gelecek. (Syf 77)