Pier Paolo Pasolini: Kenar Mahalle Çocukları

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Pier Paolo Pasolini ile devam ediyor.

21 Ekim 2022 - 08:36

PIER PAOLO PASOLINI (5 Mart 1922- 2 Kasım 1975)

İtalyan film yönetmeni, senarist ve şair 5 Mart 1922’de Bologna’da dünyaya geldi. Babası piyade subayı Alberto Pasolini, annesi ilkokul öğretmeni Susanna Colussi idi. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını subay babasıyla birlikte İtalya’nın kuzey kentlerinde geçirdi. 17 yaşında liseyi bitirdi ve Bolonya Üniversitesi’ne yazıldı. 1942’de savaş şartları nedeniyle annesinin köyü Casarsa in Friuli’ye sığındı. Genç yaşta şiir yazmaya başlayan Pasolini, ilk şiir kitabını da bu yıl yayımladı.

1945 yılında 'lirik şiir antolojisi' (giriş ve yorumlar) adlı teziyle mezun oldu ve lise öğretmeni oldu. Politik faaliyetlerine de aynı yıllarda başladı. 1947’de İtalyan Komünist Partisi’ne yakınlaştı. Partinin haftalık dergisi Lotta y Lavoro’ya yazılar yazdı. 1950’de Roma’ya taşındıktan sonra 1955 yılında ilk romanı Kenar Mahalle Çocukları’nı yayımladı. Aynı dönemde Federico Fellini ve Mauro Bolognini gibi sinemacılarla çalışmaya başladı. 1961 yılında ilk filmi Accattone’yle yönetmenliğe başlayan Pasolini, İtalyan Yeni Gerçekçiliği Sineması’nın en sıra dışı yapıtlarından bazılarına imza attı. 1973 yılından sonra Corriera della Sera gazetesinde yazdı ve İtalya’nın güncel sorunlarını ele aldı.

1 Kasım 1975 gecesi Roma yakınlarındaki Ostia’da öldürüldü. Katiller ile ilgili çeşitli iddialar atıldı, ancak gerçek katiller bulunamadı.

Pasolini’nin Can Yayınları tarafından yayımlanan Kenar Mahalle Çocukları isimli kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz.

KENAR MAHALLE ÇOCUKLARI

Günlerden cumartesiydi. Çocukların artık oynamaktan sıkılmasını fırsat bilen gençler, yaklaşık iki-üç metrelik yüksekliğiyle hemen yakındaki Monteverde ve Ferrobedò manzarasını, ufukta ise deniz çizgisini kesen Monte di Splendore’nin eteklerindeki toprak sahada, kale direğinin hemen altında toplandılar. Bir daire oluşturup, topu yerden havalandırmamak ve dönmesini engellemek için ayaklarının üst kısmıyla ve tek hamlelik temiz vuruşlarla aralarında paslaşmaya başladılar. Bir süre sonra hepsi terden sırılsıklam olmalarına rağmen, yalnızca eğlencesine ve hırstan uzak, rahat tavırlarla oynamaya başladıkları için bayramlık ceketlerini ya da kimi siyah kimi sarı çizgili mavi yün kazaklarını çıkarmak istemiyorlardı. Fakat bu sıcakta üstlerini çıkarmadan oynamaları, etraftaki diğer çocuklar tarafından takıntılı oldukları şeklinde yorumlanabileceğinden onlardan önce davranıp kendi aralarında şakalaşmaya ve birbirleriyle alay etmeye başladılar.

 (…)

Kızıl saçlı Agnolo yerinden doğruldu ve topu ağır hareketlerle gençlere geri gönderdi. Rocco, Alvaro’yu kastederek, “Pek yorulmak istemiyor tabii,” dedi. “Bu akşam bir dünya mal taşıyacaklar.”

“Borulara dadanacaklar,” dedi Agnolo diğerlerine dönerek. Tam o sırada yalnız Ferrobedò’da değil Testaccio, San Paolo ve limandaki daha uzak diğer fabrikalarda da saat üç zilinin çaldığı duyuldu. Ayağa kalkan Riccetto ve Marcello, kimseye tek laf etmeden kavurucu sıcağın altında aheste aheste Via Ozanam’dan aşağıya yürüyerek 13 ya da 28 numaralı tramvayı yakalamak üzere Ponte Bianco’ya vardılar. Ferrobedò’yla başlamış, ardından Amerikalılarla devam etmiş, şimdi ise sigara izmaritleri toplamaya girişmişlerdi. Gerçi Riccetto’nun bir süreliğine Monteverde Nuovo’da tek kişilik kamyonet kiralayan birinin yanında çırak olarak çalışmışlığı vardı. Fakat sonra patronun beş yüz liretini çalınca işten çıkartılmıştı. Böylece öğleden sonraları Monte (tepe, tümsek)  di Casadio’ daki Donna Olimpia’da güneşin sararttığı tümseğin üzerinde oynayan diğer çocuklarla, daha sonrasında ise yanmış otların üzerine çamaşır asmaya gelen kadınlarla aylaklık yaparak vakit geçiriyorlardı. Ya da Grattacieli ile Monte di Splendore arasındaki arazide top oynamaya gidiyorlar; güneşin adeta kucakladığı avlularda, Via Ozanam veya Via Donna Olimpia boyunca uzanan çorak arazilerde, yerlerinden edilmiş ve evlerinden zorla çıkartılmış insanların hep birlikte yaşadığı Franceschi İlkokulu binasının önünde oynayan yüzlerce erkek çocuğunun arasına karışıyorlardı.

Ponte Garibaldi’de tramvayın tamponundan aşağıya atlayan Riccetto ve Marcello oraya vardığında, Afrika sıcaklarının kavurduğu köprüde hiç kimse yoktu. Fakat köprünün ayakları altında demirleyen Ciriola dubası hıncahınç doluydu. Köprünün üzerinde tamamen yalnız olan Riccetto ve Marcello, çenelerini kızgın demir korkuluklara dayayarak, yüzmedikleri zaman dubanın üzerinde güneşlenen, iskambil oynayan ya da balık tutan nehir tutkunlarını bir süreliğine seyretmeye koyuldular. Ardından izleyecekleri rota üzerinde biraz tartıştıktan sonra, San Paolo istikametinde gıcırdayarak ve raylara sürtünerek ilerleyen yarısı boş eski tramvaya yeniden asıldılar. Ostia Tren İstasyonu’nda inip, sigara izmaritleri toplamak üzere kafenin masaları arasından, gazete bayisi ve tezgâhların yakınından ve bilet gişelerinin önündeki bekleme kulvarlarından emekleyerek geçtiler. Fakat çoktan bezmişlerdi; boğucu sıcak yetmezmiş gibi denizden hafif bir esinti dahi geldiği yoktu. “Bana bak Riccè,” dedi Marcello, “neden biz de yüzmeye gitmiyoruz?” Riccetto, hınzır bir bakışla omuz silkerek, “E gidelim bari,” dedi.

(Syf 17-19)

Dubadaki gençlerden biri, onları sıcaktan kavrulan yürüme yolunu izleyeyerek inerken görür görmez, “Bacaksızlar geldi!” dedi. Hemen gidip salıncakta biraz sallanma arzusunu kontrol edemeyen Riccetto, diğerlerinin  iskeleyi çoktan geçerek Tiber Nehri üzerindeki yüzer mesire yerine vardıklarını ve Orazio’nun karısına elli liret verdiklerini görür görmez salıncaktan inerek koşar adım onlara katıldı. Giggetto grubu soğuk karşıladı. “Şöyle geçin,” derken, üçü için yalnızca bir dolap gösterdi. Üçlü bir an kararsız kaldı. “Eee ne bekliyorsunuz?” diye çıkıştı Giggetto, bu tavırlarının ne kadar utanılası olduğunu göstermek istercesine bir kolunu eli açık bir şekilde onlara doğru uzatarak. “Ne yani, üzerinizi ben mi gelip değiştireyim?”

Dişlerinin arasından, “Cehennemin dibine kadar yolun var!” diye homurdanan Agnolo, daha fazla vakit kaybetmeden gömleğini başından yukarıya çekerek çıkardı. Bu sırada Giggetto konuşmaya devam ediyordu: “ Siz çocuklar tam bir baş belasısınız… sizi de sizi buraya gönderenleri de gebertseler rahat edeceğiz…” Morali bozulan üç baş belası, ellerinde çıkardıkları kıyafetleriyle karşısında çıplak duruyorlardı. Cankurtaran, tezgâhın arkasından çıkarken, “Eee?” diye bağırdı. “N’apıyoruz?” Neyi nasıl yapmaları gerektiğini bilmiyorlardı. Giggetto kıyafetleri ellerinden hışımla çekip alarak dolabın içine fırlattı ve dolabı kilitledi. Bu sırada küçük oğlu, yeni gelen üç müşteriyi yüzünde alaycı bir gülümsemeyle izliyordu. Bazıları çıplak, bazılarıyla lastiği gevşemiş slip mayolarıyla etraflarında duran gençler, kâh aynanın karşısında saçlarını tarıyor, kâh şarkı söylüyorlar ve “Vay anasını, şunlardaki bıçkınlığa bak” dercesine göz ucuyla onları izliyorlardı. Büyük beden silip mayolarının geniş kısımlarını kalçalarının iki yanından düğümler düğümlemez soyunma odasından yıldırım gibi fırlayarak dubanın demir korkuluklarının dibine yerleştiler. Fakat oradan da kovuldular.

(Syf 25-26)

Riccetto sonunda kendine bir meslek edinmiş; daha yeni barista olarak çalışmaya başlayan Marcello ya da erkek kardeşiyle birlikte badanacılık yapan Agnola’dan çok daha iyi bir fırsat yakalamıştı. Bu iş sayesinde kademe atlayacak, hatta kendisini Rocco ve Alvaro gibi kanalizasyon kapakları çalmakla başlayıp yavaş yavaş daha önemli sorumluluklar gerektiren işlere geçen, fakat bunlara rağmen eskisinden de acınası bir halde meteliksiz gezmeye devam eden çocuklarla aynı seviyede dahi görülebilecekti. Riccetto artık kendi yaşıtı çaylaklardan yani on dört yaşına basanlardan ziyade bu ikisiyle takılıyordu. Zira kendi yaşıtları, ceplerinde beş kuruş yokken ya da en fazla iki- üç yüz liret toparlayabiliyorken, cebi sürekli para dolu biriyle çıkıp eğlenmekle baş edemezlerdi. Aslında Rocco ve  Alvaro’nun da ara sıra, hatta bazen sıklıkla parasız gezdiği oluyordu; fakat bu bambaşka bir durumdu! Ve gerçekten de bambaşka bir durum olduğunu, cepleri dolu halde onlarla birlikte Ostia’ya gittiği o Pazar günü gayet iyi anladı.

Nitekim kâğıt oyunu başlarda hiç de fena gitmemişti. Riccetto ve Salerno’lular, kendilerine öncelikle Campo dei  Fior,, Ponte Vittorio ya da Prati’de güzel bir köşe seçmişler; ardından ise şemsiye yerine ufak bir tezgah, iskambil kağıtları yerine ise güzelce planlanmış, ikisi kağıtsız biri ise etrafına geçirilen lastiğin altına bir kağıt tutturulmuş üç tahta parçası kullanmaya başlayarak, Piazza di Spagna’ya veya başka şık yerlere gitmeye başlamışlardı. Ortamı hazırladıktan sonra neşeyle çığırtkanlık yapmaya başlıyor, yoldan geçenlerin ilgisini çekerek iyi giyimli ve paralı bir meraklı grubun etraflarına toplanmasını sağlıyorlardı. Riccetto ekibin çaylağı olarak görünürde yalnızca çıraklık yapmak, diğer bir deyişle tezgâhı tutmakla sorumluydu. Fakat aslında bundan çok daha hassas bir görevi vardı ve bunun karşılığında günde bin liret hatta daha da fazlasını kazanıyordu. Haziranın ilk günlerinde bir cumartesi akşamı, Via dei Pettinari’de tezgâh açmışlarken Ponte Sisto’dan koşarak oraya gelen zabıtalar birden bire karşılarına dikiliverdi. Onları ilk kez kendisi gören Riccetto, hemen Via dele Zoccolette’ye girerek kaçmaya başladı. (…) dar sokaklarda izini kaybettirdi. Diğer üçü ise yakalanıp karakola götürülmüş; ertesi gün ellerine sınır dışı kâğıdı tutuşturulduğu gibi gerisin geri gönderilmişlerdi. Aynı günün akşamında, Riccetto yine de Ponte Sublicişo’nun yolunu tutmuştu. Salerno’luların yaşadığı mağara, bir zamanlar birkaç yüzyıl öncesine ait bir binanın mahzeni olarak kullanılmaktaydı. Bahtsız üçlünün tüm gardırobunu oluşturan kıyafetlere hiç dokunmadan, hızla aylardır çalışarak biriktirdikleri parayı- elli bin liret- gizledikleri oyuğu örten birkaç tuğlaya doğru ilerledi.

Haziran ayının o ilk Pazar günü Riccetto’nun ceplerinin dolu ve neşesinin böylesine yerinde olmasının nedeni işte tam da buydu.

(Syf  50-51)


ARŞİV