Ralph Waldo Emerson (25 Mayıs 1803 - 27 Nisan 1882)
Amerikan edebiyatı ile düşünce dünyasının en etkili isimlerinden biri, deneme yazarı, filozof, şair ve transandantalizm hareketinin öncüsü. 25 Mayıs 1803’te Boston’da doğdu. Henüz 14 yaşındayken girdiği Harvard Üniversitesi’nde Klasik Diller ve Teoloji okudu. 1821’de mezun oldu. Bir süre, babası gibi Üniteryen bir papaz olarak çalışan Emerson, dinî dogmalarla uyuşmayan fikirleri nedeniyle görevinden ayrıldı. Bunun ardından düşünsel ve edebî kariyerine odaklanmaya başladı. İnsanın doğa ile ruhsal bağı üzerine barındırdığı derin düşünceler ile Amerikan transandantalizminin temel metnine dönüşecek olan ilk kitabı Nature’ı 1836’da yayımladı. 1941’de yayımlanan Denemeler: Birinci Cilt ve diğer denemelerinde bireysellik, evrensel uyum ve ruhun özgürlüğü gibi konuları derinlemesine işledi. Şiirleriyle Walt Whitman ve Henry David Thoreau gibi Amerikan düşünce dünyasının önemli isimlerine ilham verdi. Concord’daki ünlü düşünce toplantılarının ev sahibi olarak, Henry David Thoreau, Margaret Fuller, Bronson Alcott, Nathaniel Hawthorne ve Theodore Parker gibi dönemin en etkili isimlerini bir araya getirdi. 19. yüzyılda Amerikan kültürünün şekillenmesindeki kilit figürlerden biri olarak, yazılarında ve konuşmalarında kölelik karşıtı fikirlerini de yüksek sesle dile getirmekten çekinmedi. 27 Nisan 1882 tarihinde Concord, Massachusetts’te öldü.
Yazarın Can Yayınları tarafından yayımlanan Denemeler kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz.
DENEMELER
İnsan, ancak kendi tarihi ile açıklanabilir. Acele etmeden, dinlenmeden insan ruhu başlangıçtan beri kendisinin olan her yetiyi, fikri ve duyguyu gereken durumlarda ortaya çıkarır. Ama fikir gerçekleri önceler; tarihin bütün gerçekleri yasa olarak bilinçte önceden mevcuttur. Her yasa sırayla baskın durumlarca oluşturulur, doğa da sınırları dahilinde her seferinde birine güç verir. İnsan, hakikatlerin ansiklopedisidir. Binlerce ormanın yaratılışı tek bir meşe palamudunda gizlidir. Mısır, Yunanistan, Roma, Galya, Britanya, Amerika ilk insanın içinde zaten saklıydı. Ordugâh, kraliyet, imparatorluk, cumhuriyet ve demokrasi, çağlar boyunca sadece çok katmanlı insan ruhunun çok katmanlı dünyaya birer yansımasıydı.
Tarihi insan aklı yazmıştır; aklın kendisi onu okumalıdır. Sfenks, kendi bilmecesini kendisi çözmelidir. Eğer tüm tarih bir kişinin içinde yaşanıyorsa, o vakit tüm tarih bireysel deneyimle açıklanmalıdır. Yaşamımızın saatleri, zamanın çağlarıyla ilişkilidir.
(…)
İnsanoğlunun her bireyi, evrensel bilincin bir başka biçimidir. Evrensel bilincin tüm özellikleri insanda bulunur. Kendine has tüm deneyimleri geniş insan kalabalıklarının yaptıklarını aydınlatır, yaşadığı bunalımlar ise ulusal bunalımlara tekabül eder. Her devrim, öncelikle bir insanın zihnindeki düşüncedir; aynı fikir bir başkasının aklında da peyda olursa o devrin anahtarı olur. Her yenilik öncelikle sadece kişisel bir görüştür, tekrardan kişisel bir görüş haline gelebilirse o vakit çağın sorunlarına çözüm olacaktır. (Syf 9-10)
Öğrenci, tarihi edilgen değil, etkin bir biçimde okumalı; kendi yaşamını asıl metin, kitapları da onu açıklaması olarak görmelidir. Böylece mecbur edilen tarih perisi İlhan bahsedecektir; kendilerine saygısı olmayanlara vermediği ilhamı. (Syf 13)
“Tarih,” demiş Napoléon, “hakkında mutabık olduğumuz bir masaldan başka nedir ki? (…)”
Şahsi tecrübelerimizde hep tarihin çarpıcı gerçeklerine denk gelip onları deneyimlerimizle doğrularız. Bütün tarih öznel oluverir; başka bir deyişle aslında tarih değil biyografi vardır yalnızca.(Syf 14)
Doğa, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki yasanın sonsuz kombinasyonu ve tekrarıdır. (Syf 20)
Her gün yaşanan önemsiz tecrübeler, bazı eski öngörüleri daima doğrular bize; duyduğumuz, gördüğümüz ama dikkat etmediğimiz sözlere ve işaretlere dönüştürür her şeyi. (Syf 21)
Her devrim, önce bir insanın zihnindeki bir düşüncedir, aynı düşünce bir başkasının da aklına gelince çağın anahtarı olur. Her reform, önce kişisel bir görüştür, yeniden kişisel bir görüş olduğunda çağın meselesini çözecektir. (Syf 26)
Zamanın özü insandır, insan doğaya da bağlıdır. İnsanın gücü bağlarının çokluğundan gelir; aslında yaşamı canlı ve cansız varlıkların tüm halkalarıyla iç içe geçmiştir. Eski Roma'da umuma ait yollar Forum'dan başlayıp kuzeye, güneye, doğuya ve batıya doğru ilerler, imparatorluktaki her kentin merkezine giderdi; Pers ülkesinin, İspanya'nın ve Britanya'nın tüm pazar kasabalarını, sermaye erlerinin nüfuz edebileceği bir hale getirirdi. O yüzden, onları insanın egemenliği altına alabilmek için, insanın yüreğinden doğadaki her nesnenin kalbine giden bir yol vardır. İnsan bir ilişkiler ve kökler düğümüdür, onun çiçeği ve meyvesiyse dünyadır. Yetileri, onun dışında kalan doğaya işaret eder, içinde yaşayacağı dünyayı ona anlatır; nasıl ki balığın yüzgeci suyun varlığını önceden bildiriyorsa, nasıl ki yumurtadaki kartalın kanatları havanın varlığını gerektiriyorsa öyle. İnsan dünya olmadan yaşayamaz. (Syf 37)
Toplum her bireyin yiğitliğine karşı bir kumpas kurar. Toplum anonim bir şirkettir; her bir hissedarının ekmeğini iyice güvence altına almak için, yiyen kişinin özgürlüğünü ve kültürünü teslim alır, bunda da her üyesi uzlaşı halindedir. En çok talep edilen fazilet itaattir. O da özgüvenden tiksinir. Hakikatleri ve yaratıcıları değil rütbeleri ve gelenekleri sever.
Yetişkin olan insan itaat etmeyendir. İnsanların alkışını toplamak isteyen kişi iyi biri olmak adına kendisine engel olmamalı, öncelikle iyiliğin gerçekten ne olduğuna bakmalıdır. Hiçbir şey insanın zihin bütünlüğü kadar kutsal değildir en nihayetinde. Kendinizi bırakın, o vakit dünyanın desteğini bulacaksınız. Gençliğinde, kilisenin o sevgili eski öğretileriyle başımın etini yemeyi alışkanlık haline getirmiş saygın bir akıl hocasına vermek zorunda kaldığım bir yanıtı anımsıyorum. "Geleneklerin kutsallığıyla ne işim olur ki eğer tamamen içimden geldiği gibi yaşarsam," dememin üzerine, arkadaşım şöyle demişti: "Ya bu dürtüler yukarıdan değil de aşağıdan geliyorsa!" Bunu şöyle yanıtladım: "Bana pek öyle gelmiyor. Eğer şeytanın çocuğu isem, o vakit şeytana yaraşır şekilde yaşarım." Kendi tabiatımın kuralları haricinde kutsal olan bir kural yoktur benim için. İyi ve kötü, ona buna kolayca takılabilecek isimlerdir yalnızca; tek doğru benim yaradılışıma uygun olandır, yaradılışıma ters düşense tek yanlıştır. Bütün muhalefete rağmen, insan kendisi dışında her şeyin isimden ibaret olan fani şeyler olduğunu düşünerek ayakta kalmalıdır. (Syf 45)
Uyum sağlamazsanız dünya sizi kızgınlıkla kırbaçlar. Bu nedenle, insan asık bir suratı nasıl takınacağını bilmelidir. Sokakta başkaları, arkadaşının evinde de arkadaşları ona yan gözle bakarlar. Bu hoşnutsuzluğunun kaynağında küçümseme ve kendisininkine benzer bir direnç varsa, kederli bir yüzle eve döner ancak kalabalıkların tatlı yüzleri gibi asık suratlarının da altında derin bir neden yatmaz; her ikisi de rüzgâr estikçe ya da gazeteler haberleriyle yönlendirdikçe değişir. Ne var ki kalabalıkların memnuniyetsizliği meclistekinden de akademi dünyasındakinden de zorludur. Dünyayı bilen birisinin, okumuş sınıfın hiddetine dayanması kolaydır. O sınıftakiler, öfkelerinde ölçülü ve naziktirler, nihayetinde kendileri de ürkek ve kırılgandırlar. Ama dişil öfkelerine insanların gazabı eklenince, cahil ve yoksullar ayaklanınca, toplumun dibinde yatan “akılsız vahşi kuvvet” homurdanıp ortalığı yıkınca, fedakârlık alışkanlığı ile dinin buna endişe edilmeyecek önemsiz bir şeymiş gibi davranması gerekliliği doğar. (Syf 49)
İnsan ya erteler ya da unutmaz; şimdiki zamanda yaşamaz, ters dönmüş gözlerle geçmişe ağıt yakar veya etrafındaki hazinelerin farkına varmaz. Parmak uçlarının üzerine çıkıp geleceği öngörmek ister. Mutlu ya da güçlü olamaz ta ki zamanı aşıp ânın içinde doğayla beraber yaşayana kadar. (Syf 58)
Bazı zamanlar sanki tüm dünya sizi tumturaklı boş işlerle uğraştırmak için tuzak kuruyor gibidir. Arkadaş, müşteri, hastalık, korku, yoksunluk vb hepsi birden kapalı kapınızı çalıp, “Çık da bize gel,” derler. Ancak istifinizi bozmayın, onların karmaşasına dahil olmayın. (Syf 62)
Herkes toplumun gelişmesiyle övünüyor, lakin gelişen biri yok ortada. Toplum asla gelişmez. Bir taraftan kazandığını öteki taraftan çok daha hızlı kaybeder. Sürekli değişimler geçirir, barbar olur, medeni olur, Hristiyan olur; refah sahibi olur, bilimsel olur; ancak bu değişimler ilerleme değildir. Çünkü alınan her şeye karşılık başka bir şey verilir. Toplum yeni sanatlarla tanıştığında eski alışkanlıklarını bedel olarak verir. (Syf 71)
Her bir nebze anlayışa karşılık o derecede ahmaklık vardır. Kaçırdığınız her şeye karşı bir şey kazanmışsınızdır; kazandığınız her şey için de bir şey kaybetmişsinizdir. (Syf 81)
İnsanlara piyon ve kukla gibi davranırsanız, onlarla beraber acı çekersiniz. Onların birer kalbi olduğunu unutursanız kendinizinkini kaybedersiniz. (Syf 91)
Çağın gerisinde kalmayacak şekilde konuşmanın ve yazmanın yolu samimiyetle konuşmak ve yazmaktan geçer. (Syf 120)
Aşk ne cinsiyetleri ne de kişileri tanır, tüm tarafları aşar, her yerde onları çoğaltmak için erdem ve bilgeliği arar; işte biz de böylece aşk için çalışmaya koyuluruz. Doğamız gereği gözlemci olduğumuzdan, öğrenciyizdir aynı zamanda. Bu bizim için kalıcı bir haldir. Lakin sıklıkla aşklarımızın gecenin bir çadırı olduğu hissettirilir bizlere. Yavaş ve acıyla da olsa, düşüncelerimizin nesneleri nasıl değişiyorsa sevgimizin nesneleri de değişir. Aşkın kuralları koyduğu, insanı içine çekip mutluluğunu bir kişiye ya da kişilere tabi kıldığı anlar vardır. (Syf 145)
Yalnızken her insan dürüsttür. İkinci kişinin gelişiyle ikiyüzlülük başlar. Komplimanlarla, dedikoduyla, eğlencelerle ve meşgalelerle dostlarımızın bize yaklaşmalarını savuşturur, onlardan kaçarız. Düşüncelerimizi bir katmanın altına saklarız ondan saklamak için. (Syf 155)
Kitaplarımla ne yapıyorsam arkadaşlarımla da onu yaparım. Onları bulabileceğim bir yere koyarım ama nadiren kullanırım. Arkadaşlıklarımızı kendi koşullarımıza göre kurmalı, ufacık nedenlere dayanarak ya kabul ya da reddetmeliyiz. (Syf 165)
Hakikati gördüğümüz zaman tanırız onu, uyanık olduğumuzda uyanık olduğumuzu bilmemiz gibi. İnsan algısının yüceliğini tek başına ifade edebilecek olan şu muazzam cümle Emanuel Swedenborg'a aittir: "Bir insanın her neyi istiyorsa doğrulayabilmesi onun anlayışının kanıtı değildir ancak neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edebilmesi aklının işareti ve karakteridir. (Syf 208)