Reşat Ekrem Koçu: Tarihimizde Garip Vakalar

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Reşat Ekrem Koçu ile devam ediyor.

11 Ağustos 2023 - 08:40

REŞAD EKREM KOÇU (1905- 6 Temmuz 1975)

Reşad Ekrem Koçu, zamanının tanınmış gazeteci ve eğitimcisi Ekrem Reşad Bey (1877-1933) ile Hacı Fatma Hanım’ın oğlu olarak Göztepe’de doğdu. İlkokulu Konya’da okuyan Reşat Ekrem, savaş sebebiyle ortaokul ve lise kapandığından annesiyle birlikte İstanbul’a döndü. Liseyi yatılı olarak Bursa Erkek Lisesi’nde okudu. 1931’de İstanbul Dârülfünun Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun olunca kürsü başkanı Ahmed Refik’in (Altınay) asistanı oldu. 1933’te meşhur “Üniversite Reformu” birçok öğretim üyesiyle birlikte Altınay’ı da tasfiye edince hocasıyla birlikte üniversiteden ayrıldı.

Kuleli Askerî, Vefa ve Pertevniyal liselerinde tarih öğretmenliği yaptı. Cumhuriyet, Yeni Sabah, Milliyet, Hergün, Yeni Tanin ve Tercüman gibi gazetelerle Hayat Tarih Mecmuası, Resimli Tarih Mecmuası, Tarih Dünyası, Hayat, Yeşilay, Büyük Doğu, Hafta, Türk Folklor Araştırmaları, İstanbul Enstitüsü Mecmuası vb. dergilerde makaleler yazdı. Tarihî romanlar ve belirli bir tarihî şahsiyeti anlatan romanlaştırılmış monografiler yayımladı.

İstanbul’a dair tarihî, coğrafi, mimari, edebî, folklorik ve kültürel konuları ele alan, “şehrin muazzam kütüğü” olarak nitelendirdiği İstanbul Ansiklopedisi’ni 1944 Kasım’ında fasiküller hâlinde yayımlamaya başladı. “Bundan sonra, üzerinde belki de ömrümü yıpratacağım” dediği ansiklopedi için ömrünün sonuna kadar çalışmaya devam etti. Düzensiz aralıklarla yayımlanan 34 fasikülün ardından 1951 yılında ekonomik nedenlerle ansiklopediye ara vermek zorunda kaldı. 1958’de birinci fasikülden itibaren yeniden yayımlanmaya başlayan ansiklopedinin bu macerası 173 fasikül ve 11 cilt sürdü. Gökçınar (Mehmed) maddesi ile biten 1973 tarihli fasikülle beraber İstanbul Ansiklopedisi'nin yayın hayatı son buldu. Koçu, bundan iki yıl sonra, 6 Temmuz 1975’te vefat etti. Sahrayıcedid Mezarlığı’na defnedilen tarihçinin mezar yeri tespit edilememektedir.

Yazarın Doğan Kitap tarafından yayımlanan “Tarihimizde Garip Vakalar” isimli kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz.

TARİHİMİZDE GARİP VAKALAR

Maymunların idamı

Eski yelken ve kürek devri gemiciliğinde, her gemide birkaç tane talimli maymun bulunurdu. Bunlar, açık denizde gemilerin direklerinin ta tepesine tırmanarak korsan gözcülüğü yaparlardı; gayet keskin olan gözleriyle ufukta bir gemi gördükleri zaman bağırarak haber verirler, gemiciler de bir korsan cengine hazır bulunurlardı. İstanbul'un yelken, halat, makara, kürek, zift, varil, lenger, hülasa bütün gemi teçhizat ve levazımının satıldığı yer, Galata'da, iki köprü başı arasındaki sahaydı. Gazi Köprüsü başında Sokullumehmetpaşa Camii (Azapkapısı Camii) civarında da bir sıra maymuncu dükkânları vardı; tersane gemileri ve sair tüccar gemileri için talimli maymunlar burada satılırdı. III. Murad'ın hocası Abdülkerim Efendi gayet mutaassip, asabi, her aklına geleni yapan, padişah üzerindeki nüfuzuna dayanarak hiç kimseden korkmayan bir adamdı. Güzel konuşur, camilerde vaaz ettiği zaman dinleyicileri kendisine meftun ederdi. Bir gün, hoca efendi bir kitapta "Maymun fuhşa alet olur" diye bir bend okumuş, asabiyetinden ateş kesilmişti; hemen arkasına binlerce insan toplayarak Azapkapısı çarşısına gitmiş, maymuncu dükkânlarını basmış, ne kadar maymun varsa yakalatıp biçare hayvanları oradaki ağaçlara astırarak idam ettirmişti.

Kaşıkçı Elması

Türk hazinesinde Kaşıkçı Elması diye bilinen kıymetli taşın hikâyesini, 18. Asrın müverrihlerinden Raşid, şöylece naklediyor:

1669 yılında İstanbul'da Eğrikapı çöplüğünde dolaşan baldırı çıplak takımından bir adam bir yuvarlak taş bulur. Bir yaymacı kaşıkçıya giderek üç tahta kaşığa değişir... Kaşıkçı götürür, bu taşı bir kuyumcuya on akçeye satar. Kuyumcu taşı arkadaşlarından birine gösterir; kıymetli bir elmas olduğu anlaşılınca beriki sus payı ister... Aralarında kavga çıkar... Mesele kuyumcubaşıya akseder. Kuyumcubaşı kavgacıların eline birer kese akçe vererek taşı alır... Fakat bu sefer de vakayı Sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa duyar, taşı kendisi için satın almaya hazırlanırken mesele padişaha akseder.  IV. Mehmed, bir hatt-i humayunla elmas saray-ı humayuna getirtir ve saray elmastıraşına verilir. Eğrikapı çöplüğünde bulunan taş işlenince meydana 48 kıratlık nadide bir elmas çıkar. Kuyumcubaşıya kapıcıbaşılık rütbesiyle bir kese bahşiş ihsan olunur. Kaşıkçı Elması’nın Eğrikapı çöplüğüne nasıl düştüğü tarihin bir sırrı olarak kalmıştır.

Ateş istidası

 “Feryadı gökyüzünü tuttu” denildiği gibi, görülen haksızlık ve zulümden bizzat padişaha şikâyet edebilmek için, huzura çıkamayanlar son bir çareye başvurmuşlardı. Padişahın sahil saraylardan birinde pencere önünde oturması gözlenir ve hemen bir kayıkla denize açılarak, içinde saman, talaş, hasır parçaları veya ziftli paçavralar bulunan bir kap baş üstüne konulup tutuşturulur. Bu, “Padişahım, her taraftan gördüğüm haksızlık ve zulümle artık başımda ateş yanıyor. Son ümidim sendedir, sana sığınıyorum, fakat beni senin yanına sokmuyorlar!” demektir. Bunu göre padişah derhal şikayetçiyi huzuruna getirtir, derdini dinleyerek icap eden emirleri verir.

Yalıya çıkma nizamı

Tanzimat devrine kadar, devlet erkanı ve ricali ve İstanbul ayanı ve kibarı, yazın, kendi mülkü olan veya kirayla tuttukları yalılara istediği zaman taşınamazlar ve mevsim sonu, keza canlarının istediği zaman şehirdeki konaklarına dönemezlerdi. Hükümet, herkesin o yaz Boğaziçi’nin hangi köyünde veya Haliç’in hangi tarafında oturacağını evvelden öğrenir, o yılın havalarına göre nihayet bir gün yalılara göç müsaadesi çıkarırdı. Şehre dönüşte de aynı usul tatbik edilirdi. Bu izinler çıkmadan hiç kimse yerinden kıpırdayamazdı.

Ata binme yasağı

Tanzimat’tan evvelki devirde, İstanbul’da padişahtan başka ancak üş kişi, ata, eğer tercih ederlerse arabaya binmek hakkına sahiptiler. Bu üç kişi de ilmiye sınıfının en yüksek simaları olan şeyhülislam, Rumeli kazaskeri ve Anadolu kazaskeri efendilerdi. Vezirler, devlet ricali ve zata mahsusu bahşolunan bir imtiyaz ile akalliyet ayan ve eşrafı ancak ata binebilirlerdi. 17. asrın ilk yıllarına kadar ricalden sayılmayan memurin, serveti ne olursa olsun halk, büyük şehir içinde ata da binemezdi.

Cellat mezadı

Bir mahkum cellada verildi mi, esvabıyla beraber üzerinden çıkan her şey cellatların olurdu; bu eşyalar toplanır ve senede bir iki defa büyük bir mezatla satılır, tutar bedelleri cellatlar arasında taksim edilirdi. Buna “cellat mezadı” denilirdi. Cellat mezatlarında ekseriya çok kıymetli eşya bulunurdu ve sahipleri cellat elinde can verdiklerinden, bir uğursuzluk yorularak hakiki değerlerinden çok ucuza satılırdı. Fakat cellat mezadından bir şey satın almak da her kişinin yapabileceği şey değildi. Bazı devlet adamları, zenginler, celladın pençesi yakalarına yapışmadan üzerlerinde bulunan kıymetli kürkleri, yüzükleri, saatleri, keselerini çıkarırlar, orada bulunanlara, “Beni anar, bir Fatiha okursunuz!” diye hediye ederlerdi.

Eski İstanbul’da kadın

Eski kaçgöç devrinin kadın hayatı da garabetlerle dolu hoşça bir sohbet mevzuudur. Mesela İstanbul’da, Fatih’ten Abdülhamit devri sonlarına, Meşrutiyet’e kadar kadınlar, tek veya iki üç çifte kayıklara erkeklerle beraber binemezlerdi. Bu yasaktan yalnız ihtiyar kadınlar, o da dolmuşa işleyen kayık olma şartıyla istisna edilmişti.

Geceleri fenersiz çıkma yasağı

Sokakların devlet tarafından aydınlatılmadığı devirlerde böyle bir yasak, çeşitli bakımdan uygunsuz takımının türlü türlü kötülüklerini önlemek için zaruri tedbirlerdendir ve Türkiye'de sokaklara fenerler konuluncaya kadar devamlı surette tatbik edilmiş bir yasaktır. Hatta bazı fevkalade ahvalde, bilhassa İstanbul'da kopan ihtilallerde yatsıdan sonra her ne suretle olursa olsun gece sokağa çıkmak dahi yasak edilmiştir.

Esnaf cezaları

Muhtekir, dolayısıyla hırsız esnaf ve meslek terbiyesinden mahrum esnaf, eski cemiyet hayatımızda şiddetle takip edilir ve çok ağır cezalara çarptırılırdı. Şu iki örnek bunun pek canlı misalidir:

1829 yılında Mısırçarşısı kahvesi esnafından Hacı Ali’nin dibeklenmiş halis Yemen kahvesine adi kahve karıştırarak Yemen kahvesi diye sattığı tespit edildi. Dükkânı kapatılarak Çanakkale’ye sürgün edildi.

Yine aynı yıl içinde bir çift çedik pabucu narhından 60 para fazlasına satan Kavaf Selim isminde biri de Bozcaada’ya sürülmüştür.

Çarşı hamamlarında gayrimüslimler

Tanzimat’a kadar memleketimizde tatbik edilmiş eski yasaklardan garip, garip olduğu kadar da hazin ve tuhaflarından biri de çarşı hamamlarına giden gayrimüslimlerin nalın giymekten men edilmiş olmalarıdır. Her nedense, hamama giren gayrimüslimlerin nalınsız dolaşmaları münasip görülmüş fakat, Müslümanların da ayaklarından nalını bırakabileceklerine göre, bu da kafi görülmemiş, bu hamam yasağına bir garip madde daha ilave edilmiş, gayrimüslimlere verilecek peştemallara, alamet-i farika olarak birer demir halka takılmıştır.

Küçük notlar:

  • Tarihimizde kayıtlı en müthiş oburlardan biri, münevver ve inkılapçı III. Selim'in düşmanlarından “Aygır İmam” lakabıyla meşhur Derviş Efendi isminde bir softadır. Bu adam, bir sefer, iki okka pastırmanın üzerine kırk yumurta kırdırarak bir lenger pastırmalı yumurta yemiş, fakat koca lengeri sıyırdıktan sonra dili şişmiş ve dili ağzına sığmayarak ölmüştü.
  • Lale Devri'nin en namlı çiçekçisi, esnaftan Tabak Ata isminde bir adamdı. Tabak Ata, gayet güzel 80 çeşit lale yetiştirmişti. Sarayların bahçelerine soğanların çoğu ondan alınırdı. Fakir bir adamken lale soğanı satarak İstanbul’un sayılı zenginlerinden olmuştu.
  • Eskiden rakıya “aslan sütü” derlerdi; herkes içki içemez, rakıyı, yüreği sağlam insanlar içmelidir derlerdi. Onun için eski büyük gedikli meyhanelerdeki rakı güğümlerinin üzerine pirinçten bir yürek şekli konulurdu.
  • Türkiye’de ulema sınıfında asa yerine ilk baston kullanan zat, Abdülaziz devrinin seçkin simalarından Kethüdazade Hoca Ahmed Arif Efendi’dir. Zarafetiyle meşhur olan bu zata bir sofu, “Bu kafir değneğini niçin kullanıyorsun?” diye sormuş, efendi de gülerek, “Üzülme… Ben onu Müslüman ettim!” cevabını vermişti.  
  • Eski esnaf cemiyetlerinin mühürleri dört parçadan mürekkep olarak yapılırdı ve bu parçalar vidalı bir sapın içine geçerek birleştirilirdi. Mührün her parçası, dört kişilik idare heyetinin bir üyesinde, reiste dururdu; bu suretle mühür, beş kişinin oybirliği olmayınca kullanılamazdı. Bu suretle hem suiistimallerin önüne geçilirdi hem de cemiyet üyeleri, mesuliyetli bir işte, "Benim reyim yoktu..." diye inkâr yoluna sapamazdı.
  • Galatasaray Lisesi, Türkiye'de kuruluş tarihi en eski olan okuldur. Temeli, Fatih Sultan Mehmed'in oğlu Sultan II. Bayezid tarafından atılmıştır. Menkıbesi şudur:

O zamanlar, Galataʼnın arkasındaki sırtlar, yani Beyoğlu, muazzam bir ormanla kaplı bir kırlıktır... Avcıların gezip dolaştığı yerlerdendir. Bir kış günü Sultan Bayezid oralarda avlanmaya çıkar. Bugünkü Boğazkesen Caddesi’nin geçtiği vadide tipiye tutulur. Sığınacak bir yer ararken gözüne bacasından duman tüten bir kulübe ilişir ve hemen oraya at sürüp kapısını çalar. Kapıyı süt gibi beyaz sakalıyla yüzü nurlu bir ihtiyar açar, “Buyurun Padişahım!” der. Sultan Bayezid içeriye girer. Girer ama şaşırır kalır... Kulübenin içi gül saksılarıyla dolu... Fidanların hepsinde taze taze güller açmış... Padişah ile münzevi derviş saatlerce sohbet etmişler... Sultan Bayezid kalkacağı sırada: “Gül Baba!.. Benden ne istersin?... “ demiş.

Münzevi de:

Padişahım, burada bir mektep yaptır… Bu mektepte okuyup yetişenleri devlet hizmetinde kullan!” cevabını vermiş.

Saraya dönen padişah hemen emir vermiş. Orada bin dönümlük arazinin etrafına duvar çekilmiş. İçinde iki yüz çocuğun okuyabileceği üç koğuşlu bir mektep yaptırmış.


ARŞİV