ROBERT LOUIS STEVENSON (13 Kasım 1850-3 Aralık 1894)
1850’de Edinburgh’da doğdu. Çocukluğu ve gençliği boyunca kronik sağlık sorunları yaşadı; bu durum okula devamını zorlaştırdı fakat evde özel öğretmenlerle temeli atıldı. Başlangıçta mühendislik, ardından hukuk eğitimi aldı; ancak gerçek tutkusu yazmaktı bu yüzden ne mühendislik ne de avukatlık mesleğini benimsemedi. Yaşamını edebiyata adadı. İkiyüzlü ve acımasız bulduğu burjuva yaşamına karşı çıkarak bohem bir yaşamı seçti. Yayımlanan ilk eseri İskoçya’daki Presbiteryen Ulusal Ant örgütüne yakınlığını yansıtan Pentland Ayaklanması oldu.
1870’lerin sonundan itibaren gezi yazılarıyla dikkat çekti ve kısa süre içinde romanlarıyla uluslararası bilinirlik kazandı. 1883’te yayımlanan Define Adası, macera edebiyatının en önemli metinlerinden biri olarak kabul edilirken, 1886’da kaleme aldığı Dr. Jekyll ve Bay Hyde ise insanın karanlık ve bölünmüş doğasını ele alışıyla modern psikolojik-gerilim türünün kurucu taşlarından biri olarak değerlendiriliyor. Başlıca eserleri, Define Adası, Prens Otto, Çocuğun Şiir Bahçesi, Kaçırılan Çocuk, Kara Ok, Şişedeki Cin’dir.

1894’te Samoa’da geçirdiği beyin kanaması nedeniyle hayatını kaybetti.
Yazarın Can Yayınları tarafından yayınlanan “Olalla” isimli kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz
OLALLA
“Efendim,” dedi doktor, “ben üstüme düşeni yaptım ve övünmek gibi olmasın ama gayet de iyi yaptım. Bundan sonrası sadece seni, şu soğuk ve zehirli şehirden uzaklaştırmak ve iki ay boyunca temiz hava ve huzurlu bir vicdanla baş başa bırakmaktan ibaret. İkincisi seni alakadar eder ama birincisi için yardımım dokunabilir, diye düşünüyorum.
“Tuhaf da bir rastlantı oldu doğrusu; daha geçen gün kırsal bölgede görevli rahip gelmişti. Mesleklerimiz farklı olsa da dostluğumuz hayli eski olduğundan, cemaatinden birilerinin canını sıkan bir konuda bana danıştı. Bir aileydi bu... Gerçi sen İspanya'yı bilmezsin, asilzadelerin isimlerini bile duymamışsındır; o yüzden şu kadarını söyleyeyim, bir zamanlar pek varlıklı insanlardı ama şimdilerde yoksulluğun eşiğine geldiler.
“Ellerinde malikânelerinden ve ıssız dağdaki bir keçinin bile barınamayacağı birkaç dönümlük araziden başka bir şey kalmadı. Ne var ki ev eski ama pek hoş bir yer ve dağların arasında muhteşem bir tepeye kurulu. Sıhhate de birebir. Dostumun hikâyesini dinler dinlemez aklıma sen geldin. Ona, haklı bir dava uğruna¹ yaralanan bir asker hastam olduğunu, onun bu aralar biraz hava değişimine ihtiyaç duyduğunu söyledim ve sözünü ettiği ailenin seni pansiyoner olarak almasını teklif ettim.
“Ne yazık ki tahmin ettiğim üzere rahibin çehresi ânında karardı. ‘İmkânı yok almazlar,’ dedi. ‘O halde bırak açlıktan ölsünler,’ dedim, çünkü hiç tahammülüm yoktur çulsuzlarda gurura. Böylece hoşnutsuz bir şekilde birbirimizden ayrıldık. Ancak dün, nasıl olduysa rahip geri döndü ve bir beyanda bulundu. Söylediğine göre biraz soruşturunca anlamış ki, sözünü ettiği zorluk korktuğu boyutta değilmiş.
“Diğer bir deyişle bu gururlu insanlar, gururlarını çıkarıp ceplerine tıkmışlar. Teklifte hemen anlaşmaya vardım ve malikânede sana bir oda ayırttım. O dağların havası kanını tazeler, ortamın sessizliğiyse dünyanın tüm ilaçlarına bedeldir.”
“Doktor,” dedim, “baştan beri meleğim oldun sen benim, dolayısıyla tavsiyeni emir bilirim. Fakat birlikte kalacağım aileyle ilgili bir şeyler anlat bana.”
“Geliyorum şimdi ona,” dedi dostum. “Doğrusu bir engel var önümüzde. Bu sefiller, önceden de dediğim gibi, soylu bir aileden geliyorlar ve temelsiz bir kibirle şişmişler. Nesiller boyu kendilerini gitgide soyutlayarak yaşadılar ve hem artık onlara göre fazla yüksek kalan zenginlerden hem de hâlâ alçak gördükleri fakirlerden uzaklaştılar.
“Yoksulluk yüzünden kapılarını misafire açmak zorunda kaldıkları şu gün bile bunu, nahoş bir şart öne sürmeden yapamıyorlar. Bu şarta göre, onlarla samimi olmayacaksın. Sana hizmet sunacaklar; ama en ufak bir yakınlık kurma fikrini reddediyorlar.”
Gücendiğimi inkâr etmeyeceğim doğrusu ama bu his, oraya gitme arzumu bir nebze de güçlendirdi; çünkü istersem aradaki engeli yıkabileceğimden emindim.
“Bu şartın nahoş bir tarafı yok,” dedim. “Hatta ona neden olan duyguyu da anladığımı söyleyebilirim.”
“Tabii seni henüz görmediler,” dedi doktor kibarca. “Şimdiye kadar İngiltere'den gelmiş en yakışıklı, en hoş adam olduğunu —ki duyduğuma göre orada yakışıklılar bolmuş da hoşlar için aynı şey söylenemezmiş— bilseler, hiç şüphesiz seni daha nazik karşılarlardı.
“Fakat madem meseleyi fazla büyütmüyorsun, bunun da bir önemi yok. Doğrusu şart öne sürmeleri bana çok büyük saygısızlık gibi göründü. Fakat nihayetinde kazanan sen olursun. Aile zaten fazlaca ilgini çekmeyecektir. Bir anne, bir oğul, bir de kızdan ibaret. Yarım akıllı olduğu söylenen yaşlı bir kadın, taşralı bir oğlan ve pederin pek bir beğendiği ve bu yüzden de” —hekim burada kıkırdadı— “yavan biri olduğunu düşündüğüm bir kız. Fiyakalı bir askerin ilgisini çekebilecek hiçbir şey yok yani.”
“Ama sen yine de asil olduklarını iddia ediyorsun,” dedim.
“O konuya biraz daha açıklık getireyim,” dedi doktor. “Anne soylu fakat çocuklar pek öyle değil. Anne, kendisi de, serveti de dejenere olmuş bir ailenin son temsilcisi. Babası sadece fakir değil, aynı zamanda deliymiş. Kız da adamın ölümüne dek malikânede cirit atıp durmuş. Servetin büyük bir kısmı, adamın ölümüyle birlikte yok olunca ve aileden geriye pek kimse de kalmayınca kız ipleri iyice koparmış; ta ki en sonunda evleninceye kadar.
“Kiminin dediğine göre katırcı, kiminin dediğine göreyse kaçakçıymış kocası. Bazılarıysa ortada evlilik falan olmadığını, Felipe ile Olalla'nın gayrimeşru olduğunu iddia eder. Bu birliktelik birkaç yıl önce trajik bir şekilde sona erdi ama aile anlattığım gibi münzevi bir hayat sürüyor. Ülke o sırada öyle bir karmaşa içindeydi ki, adamın tam olarak nasıl öldüğü sadece rahibin malumu. Tabii o bile kesin değil.”
“Bu aileyle garip bazı tecrübeler yaşayacağımı düşünmeye başladım,” dedim.
“Yerinde olsam hiç hayallere kapılmam,” dedi doktor. “Korkarım son derece bayağı ve sıradan bir gerçekle karşılaşacaksın. Örneğin Felipe'yi gördüm ben. Nasıl desem bilmem ki! Tam anlamıyla taşralı, feci kurnaz, feci kaba saba ama şunu da eklemeliyim ki tam bir budala. Ötekiler de muhtemelen onun gibidir.
“Yok, yok Senyor Commandante, sen samimi dostluğu dağlarımızın muhteşem manzaralarında ara. En azından tabiatın şaheserlerini seven biriysen o manzaraların seni hüsrana uğratmayacağını garanti ederim.”
Ertesi gün Felipe, sıradan bir taşra arabasıyla beni almaya geldi ve öğleden hemen önce doktora, hancıya ve hastalığım boyunca bana dostluk eden birkaç iyi yürekli kişiye daha veda etmemin ardından doğu kapısından şehri terk ettik ve arabayla Sierra'ya tırmanmaya başladık. (…)
Öğleden sonra dört sularında dağın zirvesini aşmış, batı ışığına veda etmiş ve çok sayıda koyağın eteğini geçerek karanlık ağaçlıkların gölgeliklerinde ilerlemiş, dağın öteki tarafındaki yamaçtan aşağı inmeye başlamıştık. Geçitteki sıkıştırılmış ve heybetli sesin aksine, vadiden vadiye yayılan dağınık, neşeli ve müzikal su sesleri dört bir yandan geliyordu. (…)
Bir düzlüğe çıkıp da az sonra, malikâne olduğunu tahmin ettiğim muazzam bir karaltının önüne arabayı çektiğimizde, gecenin karanlığı iyice çökmüştü. Rehberim burada arabadan inerek uzunca bir süre boşuna düdük ve ıslık çalıp durdu. En sonunda etrafımızı kuşatan karanlığın içinden elinde mum taşıyan ihtiyar bir köylü çıkageldi.
Mum ışığı sayesinde Mağribi tarzda kemerli, görkemli girişi ayırt edebildim. Giriş, kabaralarla bezeli kapılarla kapatılmıştı. Felipe ana kapının kanatlarından birinin içindeki ufak bir kapıyı açtı. Köylü adam arabayı müştemilatlardan birine götürdü fakat rehberimle ben, arkamızdan kapatılan küçük kapıdan içeri girdik. Mum ışığı altında bir avluyu aştık, taş bir merdivenden çıktık, açık bir galerinin bir bölümünü geçtik, yine merdivenleri tırmandık ve sonunda ihtişamlı ama yarı boş bir dairenin kapısına geldik.
Bana ayrıldığını anladığım bu odaya üç pencere açılmış, duvarları cilalı ahşap lambriyle kaplanmış, yere çeşit çeşit yabani hayvan postu atılmıştı. Şöminede canlı bir ateş yanıyor, etrafa değişip duran titrek alazlar saçıyordu. Şöminenin yanı başına bir masa çekilmiş, üstüne sofra kurulmuştu. Odanın uzak köşesindeyse bir yatak hazır edilmişti.
(…)
Yemeğimi yedikten sonra masayı yatağın yanına çekerek yatmak için hazırlanmaya başladım. Fakat yeri değişen mumun ışığıyla duvarda asılı bir tablo dikkatimi çekti. Hâlâ gençliğini koruyan bir kadının resmiydi bu. Kıyafetine ve tüm tuvale hâkim olan yıllanmış görünümüne bakılırsa kadın çoktan ölmüş olmalıydı. Duruşunda, gözlerinde ve hatlarındaki dirilik, aynada hayatın bir yansımasına bakıyormuşum duygusu uyandırdı bende. Kadınin gayet orantılı, epey ince ve güçlü bir bedeni vardı. Kızıl bukleleri kaşının üstünde bir taç gibi duruyor, altınımsı kahverengi gözleriyle bakışlarımı adeta takip ediyordu. Çehresinin kusursuzluğunu bozan şeyse acımasız, somurtkan ve şehvetli bir ifadeydi. Hem yüzü hem de bedenindeki bir şey; bir yankının yankısı misali muazzam dokunulmazlıkta bir şey, bana rehberimin hatlarını ve duruşunu anımsatıyordu. Bir süre öylece durup hoşnutsuz bir çekim içinde ve benzerlikteki tuhaflığa hayret ederek tabloya baktım.