SAFVETİ ZİYA (1875- 1929)
Safveti Ziya (1875-1929) Servet-i Fünun edebi topluluğuna bağlı roman, öykü ve oyun yazarlarındandır. Tanzimat dönemi maliye ve evkaf nazırlarından Musa Safveti Paşa’nın torunu, Maadin (madenler) Müdürü Ahmet Ziya Bey’in oğludur. Dedesi ve dedesinin babası Kırımlı Ebubekir Rıfat Efendi şairdi. Safveti Ziya İstanbul’da doğdu. 1892’de Mekteb-i Sultani’yi bitirdi. Hariciye Nezareti’nde kâtip olarak başladığı resmi görevinde Cumhuriyet döneminde teşrifat umum müdürlüğüne kadar yükseldi. Bir ara Şûra-yı Devlet üyeliğinde de bulundu. 1929’da Büyükada’da Yat Kulübü’nde verilen bir baloda kalp krizi nedeniyle yaşamını yitirdi.
Edebiyat yaşamına Servet-i Fünun dergisinde öyküler yazarak başlayan Safveti Ziya’nın ilk romanı Salon Köşelerinde 1898’de gene bu dergide tefrika edildi. Ve sansüre uğradı. Yazar, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra sansürün çıkardığı bölümleri ekleyerek, romanını asıl biçimiyle 1912’de kitap olarak yayımladı.
Aynı yıllarda Yıldız Böcekleri adlı romanı Resimli Kitap dergisinde tefrika edilmeye başlandıysa da yarım kaldı. Servet-i Fünun döneminde kaleme aldığı öykülerini Bir Tesadüf, Bir Safha-i Kalp, Hanım Mektupları ve Kadın Ruhu adlarıyla kitaplaştırdı. Bundan sonra yazdığı öykülerini ise Silinmiş Çehreler Beliren Simalar adlı kitapta topladı.
Yazarın İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan Salon Köşeleri’nde isimli kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz.
SALON KÖŞELERİNDE
Uzun bir kış günüydü; zaman öldürmek için bir şey düşünüyor, sigaramın dumanlarını savurarak odamda dolaşıyordum; birdenbire kapı açıldı. Hizmetçi elinde bir mektup ve ufak bir paketle girdi. Mektup okul arkadaşlarımdan Ahmet Hulusi tarafındandı. Diyordu ki:
Azizim, sana acı bir haberle tatlı bir hikâye yolluyorum; zavallı Şekip'i dün biçareyi görmek için Büyükada'ya gitmiştim. Keşke gitmeseydim, o hâli keşke görmeseydim... Validesini teselli etmek istedim. Biçare kadın, gözyaşları arasında oğlunun son bir arzusunu yerine getirmek istedi. Yolladığım paket, işte Şekip'in herkesten gizli, hasta yatağında karaladığı son hikâyesiymiş. “Hulusi'ye verin, okusun." demiş... Ben okur okumaz sana göndermeyi düşündüm. Şekip'i hepimiz severdik; şüphesiz son eserini sen de okumaya arzu edersin... Gidip validesini görmeyi ihmal etme...
Gözlerim yaşararak, ellerim titreyerek paketi açtım. Uzun mavi kağıtlar üzerinde düzgün, sevimli el yazısıyla:
O akşam Pera Palas'ta büyük bir balo veriliyordu; kış mevsiminin ilk ve kibar balolarından biri olduğu için Beyoğlu'nun kibar aileleri bu fırsatı kaçırmamışlar... Alafranga saat ondan sonra takım takım o büyük binanın muhteşem kapısı önünde seyrederken, arabalardan hızla inerek dans salonlarına ilerliyorlardı.
O gece gönlümde yine anlayamadığım bir sıkıntı, bütün asabımda tayin edemeyeceğim bir üzüntü hissettiğim için birkaç defa baloya gitmekten vazgeçerek masamın üzerinde çoktan beri ele alınmayı bekleyen bir iki hikayecikle kalarak, onları tamamlamak ve temize çekmek istemiştim.
Ah o uğursuz sinirlerim! Bir kere ruhuma azap vermeye başladı mı artık yazı yazmak, kitap okumak, zihnimi bir şeyle meşgul etmek kabil olamaz; yine en uygunu giyinip baloya gitmekti; bu gönlümün üzüntüsü, bu ruhumun ezintisi geçer, belki eğlenebilirdim!
(…)
Pera Palas'ın iki büyük salonu baştan başa çiçekler, kıymetli halılarla süslenmişti. Ortada latif bir valsin latif havasıyla vecde gelmiş gençler cazibedar tüller, ipekler, kokular arasında dönüp duruyordu. O vakit hatırıma geldi, kapıya döndüm; orada balo komitesi azasından bir bildiğime müracaatla bir "karne" istedim. “Neler oynanıldı?” diye sordum.
(…)
Çok hikâye okuyanlar, okudukları hikâyelerin gerçek hayatta benzerini aramayı merak edenler o dakikada hissettiğim halecanı pek güzel tasavvur edebilirler. Evet, lakırdı söylemekten men edecek kadar şiddetli bir halecanla o iki yabancı kadına göz atmıştım. Bunlar o derece birbirine benziyorlardı ki ya ana kız, ya iki kardeş olduklarına ilk bakışta hükmolunurdu. Derhal Guy de Maupassant'ın Fort Comme la Mart'undaki (Ölüm Kadar Güçlü) düşesle kerimesi Anne'le Annette hatırıma gelmişti. Kadınlardan gözümü ayıramıyordum. Ne henzerlik yaralıbi! Duruş, bakış, ses ... Tekrar tekrar okuduğum ve her okuyuşta ağladığım o aşk faciasının ilk sayfaları gerçek olarak gözümün önünde canlanıyor sandım.
Derhal yüreğime bir korku... manasız, anlaşılmaz bir korku sindi; hissettim ki bu kadınları, hususiyle bu genç kızı -ve o zaman bakışlarım bütün kuvvetiyle tazesinin, mavilisinin üzerine takılıp kalmış, genç kız da elinde olmadan, kim bilir belki de tesadüfen dönüp bana bakmıştı- tanıyacak, onlarla konuşacak olursam mutlaka mutlaka bedbaht olacağım. Oradan savuşmak, onları tanımadan, bir daha yüzlerine bakmadan savuşmak, kaçmak istedim.
O dakikada Madam Jackson bana dönerek dedi ki:
“Şekip Bey, sizi Miss Lydia'ya takdim edeyim de vals yapınız. Kaç kişi rica ettiyse reddetti; İstanbul'da kimse vals edemiyor diyor… Bir Türk olduğunuz için bu söz sizin izzet-i nefsinize dokunmalı matmazele valsinizi beğendirmelisiniz ... Yoksa karışmam!”
(…)
“Başlıyoruz, değil mi?” dedi... Evet başlıyorduk. Miss Lydia sol elini oksar gibi omzuma iliştirmişti; ben parmaklarının ucunu ucuyla denilecek saygılı ve hafif bir şekilde beline sarıldım... Bir iki defa döndük. Birbirimizi tecrübe ediyorduk; daha yekâhenk, yekvücut olamıyorduk...
Ben biraz daha beline sarıldım. Ellerimizi daha kuvvetlice sıktık. İşte o zaman o latif valsin büyülü ahengiyle kendimizden geçtik, yekvücut olduk; kalbimiz bile aynı helecan, aynı şiddetle çarpıyordu. Mest edici bir aşk girdabı içinde dolanan ruhlarımız raks perisinin pembe kanatları üzerinde uçuşuyor, çırpınıyor, dönüyor, mütemadiyen dönüyordu. Gözlerim yarı kapalı, o latif omuzlara, o billur sineye, o pembe cilde bakıyor... yalnız o dalgalanma içinde hüzün dolu mütebessim bir çehre; halecanlı bir sine, ahenkle dalgalanan bir demet mavi tül görüyordum ve menekşe kokuları... hafif, nazik, tesirli menekşe kokuları duyuyordum.
Daima, mütemadiyen dönüyorduk. Etrafımız tenhalaşıyordu. Ben bir şeyler söylemek istiyor, fakat başaramıyordum; dudaklarımın bir kelime bile söyleyemeyeceğini hissediyordum. Bana öyle geliyordu ki eğer kalplerin dili varsa benim kalbim o dakika pek tesirli, pek perişan birçok sözler söylüyordu ve bir türlü o sözleri kesmeye kıyamıyordum...
Ah! Nasıl kıyabilirdim?.. Beni bu fikrimde desteklemek, devam ettirmek istiyormuş gibi o da, Lydia'nın minimini eli de bu defa korunma istercesine, bir teslimiyet edasıyla omzuma yaslanıyordu. Saçları... o gür, kumral, maharetle dalgalandırılmış kumral saçları vakitli vakitsiz gözlerimi, dudaklarımı okşuyor, bıyıklarıma karışıyordu... Kendimden geçiyordum!
(…)
Şimdi ufak sedirdeki yastıkların arasında yan yana oturuyorduk. Rahat etmesi için arkasına, kolunun altına bir iki yastık sıkıştırdım. Sonra çayını takdim ettim. Astragandan yumruk kadar ufacık manşonunu yanına bıraktı. Ben bir kuştüyü yastığa yaslanmış, bu zarif güzelliği seyrediyordum. (…)
Çay kadehini kendi dudaklarına kadar götüreceği yerde, bilmem niçin, kendisi dudaklarını çay kadehine kadar götürmeyi alışkanlık hâline getirmişti. Bu suretle yudum yudum çay içtikçe, fincandan yayılan buhar yanaklarını bir kat daha pembeleştiriyor; o latif, o yumuk çehreyi sanki bir kavuşma busesinin esareti altında aşkla duygulandırıyordu.
Süzük gözlerinde belirsiz bir dalgınlık... Bütün o zayıf, o ince vücudun mağrur biçimde eğilmesinde bir âşığın teslimiyet arzusu hissediliyordu. Şimdi ben bütün bu meclise ilgisiz, sırf o kadın vücudunun yakınlığıyla bütün âşıklığının eriyerek, ara sıra belli belirsiz bir bakışla beni büyüleyen o gözlerin şiirli ve sonsuz derinliği içinde kaybolduğumu hissediyor, hayatımın yüce maksadına bu yüksek astragan yakalı lacivert çuha ceketinin kıskançlıkla sarıp sarmaladığı o pembe, o nazik şefkat dolu göğsünde çarpan Lydia’nın o girilmesi mümkün olmayan kalbini -benim için aynı şiddetli aşk hissiyle dolu olduğu hâlde- elde etmekle, yalnız onunla erişebileceğimi duyuyordum. Kalbimin bu yegâne emelinin tesiri altındaki bakışlarımda bilmem nasıl karşı konulmaz bir çekim gücü vardı ki Lydia birdenbire elindeki çay kadehini bırakarak üzerinden bir yükü atıyormuş gibi omuzlarını silkti, doğruldu ve bana garip, âdeta düşmanca bir bakış fırlatarak peçesini indirdi. Bilmem, sanki benim kalbim, benim gözlerim, benim çehremle kendi kalbi, kendi gözleri, kendi çehresi... O güzel yumuk çehresi arasına mümkün olduğu kadar engeller koymaktan bir lezzet duyduğunu... Aleyhimde kendisinin de anlayamadığı, şifa kabul etmeyecek bir intikam hevesi beslediğini anlatmak istiyordu. Yine birdenbire sordu ki:
“Her gün dört beş evin kapısını çalarak, iki üç fincan çay içerek ve dört beş kadını, aynı kadınları, aynı insanları çekiştirerek hayat süren erkekler hakkında fikriniz nedir?”
“Aynı kadınlar hakkında siz ne fikirdeyseniz, matmazel ben de bunlar hakkında o fikirdeyim.”
Sahte, yapmacık bir gülüşte geriye doğru çekilerek ve bu defa, hiçbir zaman bileğinden ayırmadığı bağa gözlüğünü gözlerine yaklaştırıp küçümseyici bir tebessümle beni süzerek dedi ki:
“Demek, siz de kadınların serbestliği taraftarısınız; bir kadını bir erkekten farklı görmediğiniz gibi kendinizi de bir kadından fazla mesuliyetleri, vazifeleri olan bir kişi saymıyorsunuz, öyle mi?”
Söze başlarken asabi bir hareketle elinden bıraktığı gözlüğünü yine haince gözlerine yaklaştırdı, itirazcı bir bakışla tepeden tırnağa kadar her şeyimi tetkik ettikten sonra:
“Eminim ki,” dedi, “siz bugün tuvaletinize benden daha çok zaman ayırdınız... Kim bilir, şu boyun bağınızı bağlamak için ne kadar zaman kaybetmişsinizdir. İşte bakınız... “
Başını daha fazla yaklaştırarak inceledi:
“Boyun bağınızdaki ipek at nalları şekliyle uyumlu olsun diye şu ufak firuzelerden yapılmış at nalı iğneyi takmışsınız. Ve bunları kim bilir ne kadar külfetlerle bulmuş, ne kadar itinalarla bir araya getirmişsiniz...”
Artık tetkike, meşgul olmaya değmez gibi kayıtsız, mağrur bir hareketle gözlüğünü gözlerinden çekti ve yalnız yatıştırılmış vahşi bir hükmetme hevesinde görülebilecek bir bakışla gülümseyerek:
“Malum ya, Şekip Bey,” dedi, “latife ediyorum. Fakat şunu da itiraf edeyim ki aşk nedir anlamak hususundaki kabiliyetsizliğim derecesinde bir istidatsızlığı erkeklerin zarifliklerine itinaya olan mecburiyetleri karşısında da hissetmekteyim. Bana öyle geliyor ki bir erkeğin başka vazifeleri, başka emelleri, başka meşguliyetleri olmalı; bir erkek memleketinin, milletinin büyüklüğüne, şeref ve yükselmesine hizmet etmeli; insanlığa, insanlığın ihtiyaçlarına yardım edebilecek şeyler aramalı, bulmalı...”
Bir dakika evvel şu mağrur İngiliz kızının âdeta hakaret eden bakışları altında kanayan kalbimin, isyan eden erkekliğimin ilham ettiği alaycı cümleleri bu son sözler, bu hakikat dolu son sözler intikam arzusuyla yarı açık duran ağzıma cezalandırıcı bir tokat gibi iade etmişti... Sanki bütün bir kavmin, asırlardan beri hükmetmiş güçlü bir milliyet ve hâkimiyet kaynağının unsur ve ruhu o yumuk, o latif çehrede... O süzük, o içine girilemez gözlerde... O mağrur, o tenezzül etmeyen bakışlarda... Velhasıl o nazik kadın vücudunda toplanmış da o, bu suretle şahıslaşan yüceliği, letafeti, büyülü çekiciliği karşısında şaşkın ve ezilmiş bir gençliğe, bütün bir aldatılmış ve hareketsiz bırakılmış gençliğe yüksek bir hayat dersi vermek istemişti.