Salih Bozok: Yaveri Atatürk’ü anlatıyor

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Salih Bozok ile devam ediyor.

10 Kasım 2021 - 09:17

SALİH BOZOK (1881- 25 Nisan 1941)

Mustafa Kemal Atatürk’ün yaveri, asker, siyaset adamı, milletvekili, anı yazarı olan Salih Bozok 1881 yılında Selanik’te doğdu. Hayatı boyunca Atatürk’e en yakın kişi olarak bilinen, Cumhuriyet tarihinin en önemli siyasi figürlerinden olan Bozok, Selanik Askeri Rüştiyesini ve İdadisini bitirdikten sonra İstanbul Harp Okulu’nu bitirdi.

Mustafa Kemal Atatürk, Milli Mücadeleyi başlatmak için Anadolu’ya geçmeden önce ve Suriye Cephesinde bulunduğu sırada Salih Bey’i başyaver olarak yanına getirtti ve sürekli beraberlik bu şekilde başladı ve bir daha yanından ayırmadı.

23 Nisan 1920 tarihinde TBMM’nin toplanması ve Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığa seçilmesinden sonra da başkanlık başyaverliğine atanmıştır. Kurtuluş Savaşı boyunca Mustafa Kemal Paşa’nın yanında oldu. Kıdemi nedeni ile önce binbaşılığa daha sonrada yarbaylığa terfi etti. Büyük Zaferden sonra Mustafa Kemal Paşa’nın yanında İzmir’e geldi.

TBMM’nin 2. dönemi için yapılan seçimde Mustafa Kemal Paşa tarafından, tarihi ismi Bozok olan Yozgat’tan namzet gösterilerek milletvekilliğine seçilmiş ve Başyaverlikten ayrılmıştır. Milletvekilliği sırasında da Atatürk’ün adeta sivil başyaverliğini yaptı. Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de vefatı üzerine “Başkomutan yaversiz gidemez.” diye intihara teşebbüs etti son anda kurtarıldı. 25 Nisan 1941 yılında vefat etti. Bozok’un Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili anılarını yazdığı Doğan Kitap tarafından okurla buluşturulan Yaveri Atatük’ü Anlatıyor isimli kitaptan bölümler aktarıyoruz.

YAVERİ ATATÜRK’Ü ANLATIYOR

Mustafa Kemal'den ilk haberler 

Mustafa Kemal Bey İstanbul'a gideli birkaç gün olmuş henüz kendisinden haber alamamıştık. Halbuki oraya gider gitmez bize kendi vaziyetini ve muhitin halini yazacaktı. Kendisine İstanbul'da fena muamele yapıldığına dair ağızdan ağza bazı rivayetler de dolaşıyordu. Fakat ben bunlara ihtimal vermiyordum. Çünkü onun kendisini şuna ve buna ezdirecek bir yaradılışta olmadığını biliyordum. Herhalde o, rütbesinin küçüklüğüne rağmen, bulunduğu dairede büyük vaziyetini alacak ve kendisini ister istemez saydıracaktı.

Merakımız çok sürmedi. Kendisinden şu mektubu aldım:

"11 eylül 1327 (1911)

Salih'çiğim, 

Erkânı Harbiye Umumiye 1. Şube'ye memur edildim. Başka hiç kimse bir kelime sormadı. Kimseden vaziyeti anlamak mümkün değil. Herkes birbirinden korkuyor. Abdülhamid devrinde olduğu gibi! Orduyu, memleketi kurtarmak için çok fedakarane çalışmak lazım. Başka çare yok. İstanbul muhiti pek mülevves (pis), herkes menfaat-ı zatiyesinden (kişisel çıkarlarından) başka bir şey düşünmüyor. Bayramdan sonra mufassal (ayrıntılı) mektup yazacağım. Nuri (Conker) oradaysa ala, yok ise bu mektubu Üsküp'e gönder. Fuat (Bulca) geldi mi?

Mehmet Ali, Rauf, İsmail ve arkadaşlara selam. 

Erkamharbiye-i Umumiye 1. Şube'ye memur M. Kemal"

Mektupta adları geçen Mehmet Ali, Rauf ve İsmail Hakkı beyler Selanik'te küçük zabit mektebi heyet-i talimiyesinde bulunan arkadaşlardır. Fuat Bulca da bizim bölük kumandanımızdı. Fakat o günlerde, bazı zabit arkadaşları, Mustafa Kemal Bey'in teşkil ettiği cemiyete kaydetmek ve cemiyetin maksadını onlara anlatmak üzere Vodina'ya gitmiş bulunuyordu. Nuri Conker de Üsküp'teydi. Mustafa Kemal Bey'in gönderdiği bu mektuptan on gün sonra şu mektubu aldım:

"Daire, 22 eylül 1327 (1911)

Kardeşim Salih,

Mektubunu aldım. Şam vapuruyla Trablus'a gitmekte iken, ilan-ı harp üzerine avdet ettirildik. Şimdi İstanbul'dayım. Ve 1. Şube'ye devam ediyorum. Ahval sükun peyda ederse Selanik'e görüşmek üzere geleceğim. Arkadaşlara, Fuat'a çok selam. Mümkünse valideyi görüp müteselli et. Benim geçen ayın tayinatı kalmıştı. Bari onun valideye verilmesine Necati Bey vasıtasıyla delalet et. Sana olan borcumu, kariben tesviye edeceğimi memul ederim (yakında ödeyeceğimi ümit ederim). Bana oranın ahvalinden bahis mektup gönder. Gözlerinden öperim. 

M. Kemal"

Bu mektuba haşiye olarak da şu satırları ilave etmişti: "Fuat, sen de çalışmaya devamla beraber, ara sıra valideyi de gör. Benim adresimi arkadaşlara söyle: Erkfuııharbiye-i Umumiye Şube 1. Gözlerinden öperim."

Mustafa Kemal Bey'in mektubunda bahsettiği bana olan borcu 15 lira kadar bir paraydı, ki bunu Selanik'ten İstanbul'a giderken benden almıştı. Kendisi hiçbir zaman paraya kıymet vermediği için aldığı maaşı bir iki hafta içinde arkadaşlarıyla birlikte saıf eder ve ayın nihayetine kadar parasız kalırdı. Ben mektepten çıktıktan iki yıl sonra evlenmiş bulunduğumdan idareli hareket ettiğim gibi babamdan miras kalmış olan bir dükkanı da satmış bulunduğum için bankada biraz da param vardı.

Mustafa Kemal'in görüşü: 

"Almanlar yenilecek!"

Harb-i Umumi ilanı üzerine Mustafa Kemal Bey'e Sofya'ya bir mektup yazarak ahval-i umumiye hakkındaki mütalaalarını sormuş ve şayet kendileri bir kumandanlığa tayin olunurlarsa beni de yanlarına almalarını rica etmiştim. Gerek Trablusgarp, gerek Balkan muharebelerine iştirak edemediğim için bu defa behemehal kendileri ile birlikte harpte bulunmak istiyordum. Bana cevaben gönderdikleri mektupta aynen şunları yazmışlardı:

"Sofya, 1330(1914) yılı

Ahval-i umumiye hakkındaki mütalaamı soruyorsun. Bu husustaki mütalaamı yalnız sende kalmak şartıyla bervech-i ati (aşağıda) yazıyorum.

Biz hedefimizi tayin etmeden umumi seferberlik ilan ettik. Bu çok tehlikelidir. Çünkü başımızı bir tarafa mı, yoksa birçok taraflara mı vuracağız, malum değildir. Koskoca bir orduyu tul (uzun) müddet hareketsiz, elde atıl bir vaziyette bulundurmak da çok müşküldür. Binaenaleyh sen de düşünecek olursan, vaziyetin ne kadar vahim olduğunu anlayabilirsin. Almanların vaziyeti hakkındaki mütalaa-i askeriyeye gelince: ben Almanların bu harpte muzaffer olacaklarına katiyen emin değilim. 

(…)

Senin bu harbe iştirak hakkındaki arzuna gelince: burada harbin neticesine dair mütalaamı yazdıktan sonra senin nasıl düşüneceğini bilmiyorum. Fakat bulunduğun yerde de bir vazife ifa etmektesin. Seni yeni bir vazifeye tayin ettiler de mi gitmek istemiyorsun? Sen şimdiki vazifeden ayrılırsan oradaki yelin boş mu kalacaktır? Sen gidersen yeline mutlaka bir başkası tayin edilecektir. O halde sana yeni bir vazife teklif edilinceye kadar orada kalmalısın. Çünkü sen vakitsiz olarak teehhül ettin (evlendin). İki çocuğun da var. Ailenin yanında bulunmak herhalde senin için muvafık olur. Ben seni daima yanımda bulunduracak gibi bir vazifeye tayin oluncaya kadar yanıma alamam. Çünkü benim yüzümden sefil olmanı arzu etmem.

Mustafa Kemal Doğu'da 

Mustafa Kemal Bey, Çanakkale'deki vazifesini pek şanlı ve şerefli bir şekilde yerine getirdikten sonra, önce kolordu ve bir müddet sonra da ordu kumandanı olarak Şark'a gönderilmişti. Ordu kumandanı olarak Diyarbakır'da bulundukları sırada bana şu telgrafı çekmişlerdi:

“Beylerbeyi Sarayı muhafız zabitanından Yüzbaşı Salih Bey'e ... Seni seryaverim olarak yanıma almak istiyorum. Kabul ettiğin takdirde bana telgrafla malumat vermelisin. 

Mirliva Mustafa Kemal”

Mustafa Kemal Paşa’nın bu telgrafını alır almaz bir saniye beklemeden minnet ve şükranla görevi kabul ettiğimi bildirdim. Aradan çok zaman geçmeden 2. Ordu başyaverliğine tayinim hakkında da harbiye nazırından emir alınca Diyarbakır'a hareketle sevgili Paşama mülaki oldum.

Ankara’da

“Kemal Paşa’yı tanır mısınız?”

Mustafa Kemal Paşa, Erzurum'dan Ankara'ya gelip Ziraat Mektebi'ni karargah yaptıktan sonra ben de kendilerinin emir ve arzularıyla İstanbul'dan Ankara'ya gitmiştim. Beni ikamet ettikleri Ziraat Mektebi' ne almışlardı. Kendileri kumandanlıktan çekilmiş bulundukları gibi ben de emekli bir zabit olduğum için resmi bir sıfatımız yoktu. Oturduğumuz binada öbür arkadaşlar gibi ben de verilen vazifeyi yapmaya çalışıyordum.

Ankara'da Büyük Millet Meclisi teşekkül edip M. Kemal Paşa onun reisi olunca benim de rütbemi tekrar iade ve kendilerinin başyaverliğine tayin ettirdiler. Türkiye Büyük Millet Meclisi başyaveri olunca da her an Paşa'nın yakınında bulunuyordum. İşte bundan dolayıdır ki, geçen bazı vakalara yakından şahit olmuş bulunuyorum

Milli Mücadele esnasında bir gün M. Kemal Paşa'yla birlikte, ikamet ettikleri köşkün arka tarafındaki bağlarda geziniyorduk. Bağ evlerinin birinin önünde ihtiyar bir kadınla bir de erkeğe tesadüf ettik. Yanlarına sokulduk. Selam verdik. Şuradan buradan konuşurken ifadelerinden ve hallerinden Paşa'yı tanımadıklarını anladım. Kendilerine, "Siz Mustafa Kemal Paşa'nın köşküne çok yakın bulunuyorsunuz, acaba sık sık Paşa'yı görebiliyor musunuz?" diye sordum.

İhtiyar erkek, "Kabil mi efendim? .. Maiyetinde bulunan kara elbiseli muhafızlan (Giresunlu Lazları kastediyordu) hiç kimseyi köşkün civarına sokmuyorlar. Bazen cuma namazında Hacıbayram Camii'nde tesadüf edecek olursam uzaktan görmeye muvaffak olabiliyorum" deyince Paşa'yla birbirimize bakıştık ve onun işaretleri üzerine ihtiyara fazla bir şey sormayarak biraz sonra oradan ayrıldık. İkimiz de ihtiyarın söylediklerine hayretler içinde kalmıştık. Çünkü Paşa, cuma namazına gitmiyordu. Demek ki ihtiyar kendi hayalinde yaratmış olduğu bir adamı Mustafa Kemal olarak tanıyordu. Paşa'nın ak sakallı olduğunu da söylemişti...

Yine bir gün Alpullu'dan otomobille Eskişehir'e gidiyorduk. Akşam olmak üzereydi. Bir köyden yolu göstermek üzere bir kılavuz almıştık. Şoförün tarafındaki basamakta ve ayakta duran bu köylüyle konuşmamı Paşa bana işaret etti. Köylüye sordum:

“Mustafa Kemal Paşa'yı tanır mısın?”

“Hayır, hiç görmedim!” cevabını verdi.

“Görecek olsan ne yaparsın?” dedim. 

“Ayağının altına köprü olurum” deyince, çok mütehassis olmuştuk. 

Paşa'nın müsaadeleriyle köylüye Paşa'yı gösterdim:

 “İşte Mustafa Kemal Paşa!” dedim.,

 Gayet lakayt bir surette Paşa'nın yüzüne bakarak ve hafifçe gülümseyerek “Olur a !” dedi ve başını çevirdi. 

İngiliz konsolos nasıl kovuldu?

“Öyleyse Yunanistan’a gidiniz!”

İzmir'in işgalinde bir gece Karşıyaka'da kaldık. Deniz çok fena koktuğu için orada daha fazla kalamadık.

M. Kemal Paşa Hazretleri'nin ikametleri için bazı köşkler, konaklar gösterilmişti. Bu arada Uşakizade Muammer Bey'in evi de vardı. Paşa hepsini birer birer gezerek gördükten sonra rıhtımda bir doktorun binasında ikamet etmeyi tercih ettiler. Muammer Bey'in evine gittiğimiz zaman bizi Latife Hanım karşılamıştı. Pederi ile validesi ve kardeşleri Avrupa'da bulunduklarından Latife Hanım büyük validesi ile yalnız olarak evde oturuyormuş. Latife Hanım, aydın bir kız olduğu için ifadeleriyle ve her türlü bilgi, görgü, tutum ve davranışlarıyla Paşa'yı memnun etmişlerdi. Fakat M. Kemal Paşa her nedense orada kalmak istememişlerdi. Rıhtımda karargah ittihaz ettiğimiz binaya naklettikten bir iki gün sonra İzmir'de büyük bir yangın çıktı. Ve bizim ikamet ettiğimiz binaya kadar yaklaşınca, oradan Muammer Bey'in evine nakletmek mecburiyetinde kaldık.

Yangından önce bir gün, Hükümet Konağı'na gitmiştik. Valinin yanında İngiliz konsolosu bulunuyordu. Paşa da valinin odasına girmişlerdi. Bir iş için Paşa Hazretleri'ne bilgi vermeye içeri girdiğim zaman, Paşa ile Türkçe bilen İngiliz konsolosu arasındaki şu konuşmayı işittim:

“Vali Bay’den ne istiyorsunuz?”

“Tebaamız hakkında teminat istiyorum.”

“Yunanlılar buradayken daha mı emindiniz?”

“Evet.”

“Öyleyse Yunanistan’a gidiniz!”

“İngiltere’ye de mi savaş ilan ediyorsunuz?”

“İngiltere ile aramızda müsalaha (barış) yapılmış mıdır ki harp ilan edip etmediğimizi soruyorsunuz? Hem siz böyle şeyleri konuşmaya selahiyettar mısınız ki bunu bana soruyorsunuz? Ben Türkiye Büyük Millet Meclisi reisi ve Türk Orduları başkumandanıyım. Her şeyi görüşmeye selahiyetim vardır. Sizin de böyle bir selahiyetiniz varsa görüşebiliriz. Yoksa, buyurunuz! .."

Atatürk’ün son günleri

Rüyada dans

29 Mayıs 1938

Vakit geceyarısını iki saat geçiyor.

Atatürk çok hasta. Kati teşhisin uyandırdığı endişe, beni tarif edilmez derecede rahatsız ediyordu. Adeta kendimden geçmiş bir haldeyim. Saatin bu kadar ilerlemiş olduğunu düşünemeyerek telefona sarılıyorum. Ankara'yı bulup veriyorlar. Karşıma çıkan bizzat Başvekil Celal Bayar'dır. Kendisine aynen şunları söylüyorum:

“Hastamızın vaziyeti iyi değildir. Korktuğumuz ihtilatlardan birisinin vukua gelmiş olmasına ihtimal veriyorum. Çünkü kilosu, nazar-ı dikkatimi celp edecek kadar arttı. Karnında ve ayaklarında şişler var. Ne yapmak lazım geleceğini artık siz takdir edersiniz. Gece yarısından sonra rahatsız ettiğim için affınızı dilerim.”

Başvekil vermiş olduğum haberden müteessir olmuştu. Titrek bir sesle, “Anladım Salih…” dedi, “Meşgul olacağım”.

Hemen ertesi gün trene atlayıp İstanbul'a geldi. Atatürk'ün "siroz" denilen o melun karaciğer hastalığına müptela olduğu kati suretle anlaşıldıktan sonra sarayın içini derin bir ıstırap havası kaplamıştı. Hastalık her gün gözle görülebilecek bir seyirle ilerlemekteydi. Savarona yatından saraya avdet çok hazin oldu.

Büyük Şef artık bir yatak esiriydi.

2 eylül 1938 tarihine rastlayan perşembe günü kendisine ikinci bir "ponksiyon" yapılmıştı. Doktorlar o günden itibaren Atatürk'ün hiçbir ziyaret kabul etmemesini karar altına aldılar. Bize de ayrıca yanına kimseyi sokmamak için kati talimat verilmişti. Atatürk büyük bir kriz geçirmekteydi. Dört gün dört gece hastanın yanı başındaki odada bekledik. Kudretini bütün dünyaya teslim ettiren Atatürk'ün, yatıp kalkmak gibi en basit fıziki hareketler için bile başkalarının yardımına muhtaç olması yüreklerimizi paralıyor, ara sıra içerideki odadan iniltileri kulağıma geldikçe tüylerimin ürperdiğini hissediyordum.

O gece sabaha karşıydı, saat 6.30'a geliyordu. Yatak odasındaki zili acı acı çaldı. Hemen kunduralarımı çıkararak ayaklarımın ucuna basa basa oda kapısına geldim. Atatürk yatağı içinde oturmuş sigara içiyordu. Kapıdan baktığımı görünce, “Ve aleykümselam ... “ dedi, “Nöbetçi sen misin?”

Sonra gülümsemeye çalışarak ilave etti:

“Salih, gördün mü şu başıma gelenleri?”

Kendimi zor zapt ederek, “Hepsi geçecek Paşam” dedim, “inşallah tamamen iyileşeceksiniz”.

(…)

Yine muvakkat sükûn devresi esnasındaydı. Atatürk bir rüya görmüş. Arkadaşım Kılıç Ali telefon etti, “Salih'çiğim. Atatürk rüyasında senin vurulduğunu görmüş, kendileri tarafından geçmiş olsun demeye memurum. İhtimal ki, sana da açacaktır. Haberin olsun” dedi.

Biraz sonra da ben saraydaydım. Berberi Mehmet'e telefonla “Nasıl?” diye sordum: “Çok iyidir. Neşesi de yerindedir” cevabını verdi. Bunun üzerine Mehmet'e, “Ben Fethi Okyar'la birlikte Seryaver Celal'in odasındayım. Emirlerini bekliyorum” dedim. Biraz sonra berber Mehmet'ten Fethi Okyar'la beni yanına çağırdıkları haberi geldi. Biz Atatürk'ün odasına çıkarken Celal Bayar da saraya gelmişti. Hep birlikte Atatürk’ün yanına girdik. Kendisi yatağı içinde oturmuştu. Beni görünce gülerek, “Geçmiş olsun Salih” dedi. Sonra gülümsemelerine devam ederek, “Bilmem rüyamı söylediler mi?” diye sordu.

“Evet” dedim, “bu sabah Kılıç Ali haber verdi.”

“Öyle ise dur sana anlatayım.”

Atatürk’ün gördüğü rüya şu idi: 

Büyük bir otelin salonunda Atatürk oturuyormuş. Ben de yanındaymışım. Salonun köşesinde bir bilardo masası varmış. Masanın başında arkası kendisine dönük olan bir zat oturuyormuş. Tam bu sırada odanın kapısı açılmış ve iriyarı otuz kadar adam içeri girmişler. Bunlardan biri eline bilardo masasından bir ıstaka alarak masanın önünde oturan Atatürk'ün teşhis edemediği zatın omzuna bütün kuvvetiyle indirmeye başlamış, omzu vurulan zat ayağa kalkarak kendini müdafaa etmekte ve “Bana niye vuruyorsun?” diye hiddetle haykırmaktayken ben bu meçhul mütecavize karşı ne yapmak lazım geleceğini Atatürk'ten göz ucuyla sormuşum. Atatürk ise, “Sakın kıpırdama” manasına gelen bir işaretle sükût ve sükuna davet etmiş. Bu sırada eli ıstakalı adam bize doğru yaklaşarak karşımızda tehditkar bir vaziyet almış. Bu sefer ben yine müdahale etmek istemişim. Ve aynı sessiz işaretle “Ne yapalım?” diye sormuşum. Atatürk bana tekrar “Sus” işaretini verdikten sonra o azılı herife dönerek “Sen kimsin, ne istiyorsun?” diye sormuş. Fakat adam bu suale cevap vereceği yerde, cebinden bir tabanca çıkararak iki kurşun sıkmış; biri Atatürk'e, öteki bana. Sonra bu adam bize “Kalkın dans edelim” emrini vermiş. İkimiz de kalkıp onun huzurunda dans etmişiz.

Bu karışık rüya, Atatürk’ün yine buhranlı bir gece geçirdiğine delalet ediyordu. Kendisine, “Bu bir şey değil” dedim. “ben daha korkunç rüyalar görmüşümdür. Hele bir tanesini hiç unutmam. Müsaade ederseniz anlatayım.”

“Anlat bakalım”.

“Efendim, beni bir gece rüyamda korkunç bir öküz kovalamıştı. Alabildiğine kaçıyordum. Fakat öküz bana gitgide yaklaştı. Biraz sonra da bir yarın dibine sıkıştırarak boynuzlarıyla tartaklamaya başladı. Bir yandan haykırıyor, bir yandan da yatağımı kirletiyormuşum. Gözümü açtığım zaman her tarafım sırılsıklamdı.”

Ben daha rüyamı bitirmeden Atatürk gülmeye başladı.

Bu, onun son gülüşüydü, son gülüşü…

O günden sonra, onun tebessüm ettiğini bile görmek kısmet olmadı.


ARŞİV