THOMAS WOLFE (3 Ekim 1900-1938)
20. yüzyıl Amerikan edebiyatının önemli romancı, öykücü ve şairlerinden biri olan Thomas Wolfe Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde doğdu. Asıl adı Thomas Clayton Wolfe’tur. Çocukluk yıllarını Asheville’de geçirdi ve bu şehir, ilerleyen yıllarda eserlerinin temel mekânlarından biri hâline geldi.

1916’da Chapel Hill’deki North Carolina Üniversitesi’ne girdi ve burada edebiyatla yakından ilgilendi. Üniversite yıllarında şiir ve tiyatro eserleri yazmaya başladı. Mezun olduktan sonra Harvard Üniversitesi’nde George Pierce Baker’ın tiyatro yazarlığı derslerine katıldı ve oyun yazarlığı üzerine çalışmalar yaptı. Daha sonra New York Üniversitesi’nde İngilizce dersleri verdi.
1929’da yayımlanan Eve Bak, Melek (1929), genç bir adamın büyüme sürecini ve Amerika’nın güneyindeki kasaba hayatını derinlemesine inceler. Roman, Wolfe’un edebiyat çevrelerinde tanınmasını sağladı. Eserlerinde bireyin geçmişe duyduğu özlem, aile, yalnızlık, zaman ve insanın kendisini arayışı gibi temaları işledi. Uzun ve yoğun anlatımı, şiirsel dili ve otobiyografik yaklaşımı onun edebiyatının belirgin özellikleri arasında yer aldı.
1938’de yaptığı bir seyahat sırasında hastalandı ve aynı yıl 15 Eylül’de Baltimore’da 37 yaşında hayatını kaybetti. Ölümünden sonra eserleri yayımlanmaya devam etti ve Wolfe, özellikle Amerikan edebiyatındaki otobiyografik roman geleneğinin önemli isimlerinden biri olarak kabul edildi.
Yazarın Holden Kitap tarafından yayımlanan Yalnızlığın Anatomisi isimli öykü kitabından “Saat Üç” isimli öyküyü paylaşıyoruz.
SAAT ÜÇ
George Webber ikindi vakti amcasının evinin önündeki çimlerde uzanıyordu. Keskin gözlere, sağlam bir bedene sahipti ve henüz on iki yaşındaydı. Muazzam bir buruna ve hiçbir şeyin kandıramayacağı harikulade bir koku duyusuna sahipti. Amcasının evinin hemen önündeki çimlerde uzanıp düşünüyordu: “Düzen böyle. İşte otlar, oldukça yeşil ve hoyrat, bir yandan da çok hoş ve narin fakat aralarından kahverengi açıklıkların görüldüğü yerler de var. Sokak boyunca evler, beton duvar blokları, çok kasvetli fakat tanıdık gelen arduvaz ve zona çatılar, çimenler, çitler, çatı katlarının eğik duvarları, rastgele çatılmış bahçeler; içleri ahır ve kümes gibi küçük bildik şeylerle doldurulmuş... Hepsi nefesim kadar tanıdık ve sıradan, hepsi kör talihin ipleri kadar rastgele fakat yine de bir şekilde kadere bağlı: Hepsi olduğu gibi, çünkü hepsi olması gerektiği gibi!”
Gerçekten de işlerin nasıl yürüdüğünü biliyordu. Yerde uzanırken bir tutam çim kopardı, dikkatle inceledi ve üzerine uzun uzun düşündü. Çimlerin de ne olduklarını biliyordu. Çıplak parmak uçlarıyla toprağı eşelerken bunu tasavvur etti. Nasıl hissettirdiğini biliyordu. Yeşil otların arasında kahverengilikleri seçebiliyordu, bunun da nasıl hissettirdiğini biliyordu. Elini akçaağacın üstüne koydu ve onu hissetti. Topraktan nasıl bittiğini, etrafın nasıl otlarla kaplandığını biliyordu. Kabuğunu ve kabuğunun kaba yapısını hissetti. (…)
Başını çevirdiğinde amcasının evini gördü. Parlak kırmızı briketleri, sağlam betondan yeni sütunları vardı; eve dair her şey kaba ve çirkin görünüyordu. Evin hemen arka tarafında büyükbabasının inşa ettiği eski ahşap ev, sundurması, üçgen çatısı ve cumbalı pencereleriyle duruyordu. Amerika'daki milyonlarca şey gibi bunların hepsi tesadüftü. George Webber bunu gördü ve her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu anladı. Arka bahçedeki tanıdık şeylerin arasında gezinen gün ışığını seyretti, kasabanın doğusunda yükselen tepeleri gördü. Sade, tanıdık, biraz alacalı, tatlı yeşil manzarası olması gerektiği gibiydi, ileride bunu hatırlayacaktı.
Oğlan orada uzanırken tam bir ikindi yaşanıyordu. Kuş cıvıltıları ve akçaağaç yaprakları, her yanı sarmış sessizlik ve uzaktan gelen tahtaya vuran çekicin sesleri. Gün, tam saat üçte, sessizlik ve kasvetli turp yeşilliğiyle uyuklarken Carlton Leathergoods'un uzun, çopur suratlı sarı benizli zencisi caddeden yukarı doğru geliyordu. Büyük bir köpek -lokomotif gibi soluyan, oynarken insanı yere yıkabilen büyük köpek Storm- ona eşlik ediyordu. Bir yetişkin kadar ağır cüssesiyle, dilini dışarı sarkıtarak, başını sağa sola sallayarak, neşeyle soluyarak yürüyordu köpek. (…) Gülümsedi ve elini kaldırarak George Webber'e kibar bir selam verdi. Ona her zaman seslendiği gibi “Webber Beyim” diye seslendi. Saygı ve incelik dolu selamlamalar olması gerektiği gibi unutulacak, sadece bazı iyi kalpli zencilerin ve aptalların zihninde yaşayacaktı, ama yine de çocuğun içi neşe ve samimiyetle doldu.
“Webber Beyim, iyi sabahlar, Webber Beyim bugün nasıl?”
Büyük köpek yerinde kıpırdanıp bir makine gibi nefes almaya devam etti; kocaman dili dışarı sarkmıştı. İri kafası aşağıda, kara göğsü ve omuzları bir ileri bir geri hareket halindeydi.
Birden, sokağın sessizliğini ani bir tehditle doldurup çocuğun sakin bedenine dehşet salgılayan bir şey oldu. Sokağın karşısındaki Potterhamlar’ın evinin köşesinden yine Potterhamlar’ın buldog cinsi köpeği göründü. Buldog Storm'u gördü, bir an durdu; ön ayaklarını gerdi, asık suratını omuzlarının arasına gömdü, dudaklarını uzun dişlerini gösterecek şekilde araladı ve uğursuz kırmızı gözlerinde bir çift şimşek çaktı. Kalın boğazının kıvrımlarından belli belirsiz bir hırıltı duyuldu, Storm başını huysuzca geriye salladı ve o da hırıldamaya başladı. Buldog, ona doğru yaklaşıp durdu; cehennem ateşiyle dolmuş gibi tamamen saldırmaya hazır bir şekilde gerilmiş ön ayaklarının üzerine eğildi.
Carlton Leathergoods'un çiçek bozuğu suratlı sarı benizli zencisi çocuğa göz kırparken neşeli bir ifadeyle başını sallayarak konuştu:
“Benim köpeğim böyle şeylere karışmaz, Webber Beyim. İmkânı yok!... Bunu yapmaması gerektiğini iyi bilir! Gör bak!” diye sonu olmayan bir güvenle konuştu, Leathergoods'un zencisi. “Hem de çok iyi bilir!”
Çopur suratlı zenci yanılıyordu! Sanki aniden bir şimşek çaktı; ansızın bir hırıltı peyda oldu, kara bir yıldırım havayı yardı, ölüm saçan sivri dişlerin parıltısı görüldü. Mastı daha başına ne geldiğini bile anlamadan ufak buldog gelmiş ve büyük köpeğin geniş boğazına güçlü dişlerini batırıp gömerek köpeğin boğazını ölümün kilidiyle kavramıştı.
Daha sonrasında ne olduğunu takip etmek çok zordu. Büyük köpek bir anlığına bir insanınkinden daha fazla şaşkınlık içeren bir dehşet ve korku dolu afallamayla hareketsiz kaldı, sonra vahşi kükremesi sessizliği yararak sokakları devasa öfkesiyle doldurdu.
Mastı iri kafasını vahşice salladı, ufak buldog hâlâ gömülü olan dişleriyle havada uçuyordu; parlak, pak kan damlaları kaldırım boyunca her yere saçılmıştı ve buldog hâlâ tutunuyordu. Son, bir yıldırım gibi geldi. İri kafa bir kez daha havayı yararak sallandı ve eğildi, buldog -artık bir köpek değil, sadece siyah bir kütleydi- korkunç çatırtılarla kaldırıma yapıştı.
Potterhamlar’ın evinden tel örgülü kapının sesi duyuldu ve on dört yaşındaki Augustus Potterham alev alev yanan kırçıl kızıl saçlarıyla koşmaya başladı. Koca göbekli, oklava bacaklı ve sarkık üniformalı polis Mr. Matthews caddenin yukarısında hantal bedeniyle göründü. Fakat Leathergoods'un zencisi zaten oradaydı, beddualar okuyarak deri boyunluğu mastının boğazına gözü dönmüş bir şekilde bastırıyordu. Ama her şey için çok geçti. Ufak köpek daha kaldırıma düştüğü anda (beli ve kemiklerinin çoğu kırılmış halde) Mr. Matthews'in sözleriyle “ona neyin vurduğunu bile anlamadan” ölmüştü ve sahiden de öyle olmuştu. Büyük köpek olabildiğince sessiz bir şekilde uzaklaşmıştı, sonuçta o an yapılması gerekeni yapmıştı: Köpek, zencinin boynuna yaptığı sert baskıdan başını yavaşça kurtardı, nefes nefeseydi ve boğazından ağır ağır, yağmur gibi dökülen kan damlaları kaldırımı parıltısıyla süslüyordu.
Aniden, bir mucize gibi, sakin sokak insanlarla doluverdi. Dört bir yandan geldiler; heyecanla bir çember oluşturdular, her kafadan bir ses çıkıyordu ve bu her kafa olayı farklı anlatıyordu. Herkes tartışmaya, açıklamaya uğraşıyor, kendi hikâyesini öne çıkarmaya çalışıyordu. Potterhamların evinde tel örgülü kapının sesi bir kez daha duyuldu. Bay Potterham gülünç çarpık adımları, öfkeden kızarmış elma gibi yanaklarıyla koşarak geliyordu; hırsından kudurmuş, deliye dönmüştü. Kuş cıvıltısını andıran komik sesi Güneyli aksanların hepsinden daha pes, daha derin, daha kaba ve daha anlaşılmazdı. “Ne dedim ben size? Her zaman dedim bunun kuduruk iti başımıza bela açacak diye! Bak şuraya, şuna bakın şimdi! Hay Allah’ın cezası canavar! Fil kadar var! Benimki gibi ufacık bir köpeğin böyle bir canavarın karşısına çıkması ne acı. Köpeğine sahip çıkacaktın, yapman gereken buydu! Bir şey diyeyim mi, bir anlığına o canavarı serbest bıraksan kasabada geriye bir tane bile köpek kalmaz! Hiç şüphem yok!”
Leathergoods’un büyük çopur suratlı zencisi konuşurken hâlâ mastının boynuna bastırıyor ve neredeyse ağlamaklı bir şekilde polise yalvarıyordu.
“Allah için, Bay Matthews, benim dostum hiçbir şey yapmadı! Hiçbir şey! Kimseye karışmaz, benim köpeğim yapmaz! Diğer köpeklerin varlığının bile farkına varmaz, herkese sorabilirsiniz! Heh, Webber Beyim’e sorun!” Aniden Webber'i işaret ederek devam etti. “Di mi Beyim! Her şeyi kendi gözlerinle gördün, görmedin mi? Sen söyle her şeyi Matthews Beyim'e. Köpeğimle sokaktan yukarı yürüyorduk, dışarıda bir işimiz vardı. Diğer köpek evin öbür yanından çıkıp geldiğinde sadece Webber Beyim’e selam vermek için durmuştuk. Hırlaya gürleye geldi. Daha ben ağzımı açamadan köpeğimin üstüne atlayıp boğazına yapıştı. Webber Beyim’e sorun tüm bunlar böyle mi olmuş!”
Olay böylece devam etti; herkes tartışıyor, mutabık kalıyor, inkâr ediyor ve kendi hikâyesini ve fikirlerini dayatıyordu. Bay Matthews sorular soruyor ve defterine bir şeyler yazıyordu; zavallı Augustus Potterham ise bir bebek gibi salya sümük hâlde küçük buldoğunu kollarının arasına almış, gevşek ve çilli suratı acıyla buruşmuş bir şekilde köpeğinin üzerine sıcak gözyaşları döküyordu. Öte yandan büyük mastı kesik kesik soluyor, kaldırıma kan damlatıyor ve şaşkın şaşkın –her şeyden habersiz ve biraz da sıkılmış şekilde- etrafı izliyordu. Nihayet tüm bu heyecan dalgası yatışınca insanlar dağılmaya başladılar; Bay Matthews, zenciye mahkemede hesaplaşacaklarını söylüyor, Augustus ise sümüğünü çeke çeke kollarında köpeğiyle eve yürüyordu. Bay Potterham ise Augustus’un ardından giderken hâlâ heyecanlı çıkan tiz sesiyle bağırıp çağırıyordu. Kederli, çopur suratlı zenci ve iri köpeği yol boyunca kaldırıma iri kan damlaları bırakarak caddenin yukarısına doğru uzaklaşıyorlardı. Nihayet sokakta en başındaki gibi bir sessizlik hâkim oldu, hafif rüzgârda sallanan akçaağaç yapraklarının hışırtısı, saat üçün insanı düşüncelere itmesi, kaldırımdaki üç beş parlak kan lekesi ve diğer her şey önceden nasılsa yine öyleydi ve George Webber, önceden de olduğu gibi, amcasının evinin önündeki ağacın dibindeki çimlerin üstüne uzanmış, ellerini çenesine dayamış, zamanın muazzam hülyasının akıntısında düşünüyordu:
“Tanrım, her şey olması gerektiği gibi, her şeyin böyle olması gerektiğini anladım. Tanrım! Ulu Tanrım! Tüm bu düzen, ne kadar da tuhaf ama bir yandan da basit, vahşi, tatlı, acımasız, hoş, korkunç, gizemli. Tüm bu düzen ne kadar da mutlak ve tanıdık!”