Toni Morrison: Sevilen

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Toni Morrison ile devam ediyor. Nobel ödüllü yazarın Sel Yayınları tarafından yayımlanan “Sevilen” isimli kitabından kısa bölümleri okurlarımızla paylaşıyoruz.

22 Ekim 2020 - 10:24

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Toni Morrison ile devam ediyor. Nobel ödüllü yazarın Sel Yayınları tarafından yayımlanan “Sevilen” isimli kitabından kısa bölümleri okurlarımızla paylaşıyoruz.

TONI MORRISON (18 ŞUBAT 1931- 5 AĞUSTOS 2019)

1931’de ABD’nin Ohio eyaletinde, Lorain kentinde işçi bir ailenin çocuğu olarak doğdu.  Howard ve Cornell üniversitelerinde edebiyat eğitimi aldı. Tezini Virginia Woolf ve William Faulkner'in eserleri üzerine hazırladı. Texas Southern Üniversitesi'nde ve Howard'da İngilizce dersleri verdi.

İlk romanının tohumlarını da Howard'da katıldığı bir yazı grubunda attı. Mavi gözlere sahip olmak isteyen küçük bir siyahi kızı konu edinen En Mavi Göz, yazarın ilk edebi çalışmasıdır. Daha sonraki yıllarda editörlüğün yanı sıra akademide ders vermeyi sürdürdü. 1989-2006 yılları arasında Princeton Üniversitesi Beşeri Bilimler kürsüsünde görev yaptı.

National Book Critics Circle Award, American Book Award, Presidential Medal of Freedom, National Humanities Medal ve Sevilen adlı kitabıyla Pulitzer gibi pek çok önemli ödüle layık görülen Toni Morrison, 1993 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak, bu ödülün verildiği ilk siyahi kadın oldu.

Yazara Pulitzer Ödülü’nü kazandıran Sevilen romanından kısa bir bölümü okurlarımızla paylaşıyoruz. Kölelik cehennemine içeriden bir gözle bakan Sevilen, çocuklarıyla birlikte kölelikten kaçan bir kadının özgürlük savaşını anlatıyor.

SEVİLEN

Şarkı söyleyebiliyor muydu? (Söylediği zaman, onu dinlemek zevkli miydi?) Güzel miydi? İyi bir dost muydu? Sevgi dolu bir anne olabilir miydi? Sadık bir eş? Bir kız kardeşim var mıydı; benden hoşlanır mıydı? Annem beni tanısaydı, sever miydi?

(…)

Bay Gamer, Halle'in önerisini kabul edince, Halle ise annesinin özgürlüğü dünyadaki en önemli şeymiş gibi davranmaya başlayınca, Baby Suggs ırmağın karşı kıyısına geçmeye razı oldu. İki zorlu seçenekten (yere devrilinceye kadar ayakta durmak ile son ve büyük bir olasılıkla da yaşayan tek oğlundan ayrılmak) oğlunu mutlu edeni seçti; kendine sorup durduğu soruyu oğluna asla yöneltmedi: Ne için? Özgürlük, üç ayaklı bir köpek gibi yürüyen, altmış küsur yaşındaki bir kadın kölenin neyineydi? Özgür toprağa ayak basınca şaşırıp kaldı: Kendisinin bilmediği bir şeyi Halle nereden biliyordu? Yaşamında tek bir özgür soluk bile almamış olan Halle, dünyada özgürlükten daha değerli bir şey olmadığını nasıl anlamıştı? Bu, Baby'yi korkuttu.

Kendi kendine sordu: Yolunda gitmeyen bir şey var. Peki ama, ne? Ne olabilir? Nasıl bir kadın olduğunu bilmiyor, merak da etmiyordu. Ama birden ellerini gördü ve göz kamaştırıcı bir durulukla düşündü: "Bu eller bana ait. Bunlar benim ellerim." Hemen ardından göğsünde bir çarpma hissetti ve yeni bir şey daha keşfetti: Yüreğinin atışları. Baştan beri orada mıydı? Şu çarpan şey? Kendini budala gibi hissetti, kahkahalarla gülmeye başladı. Bay Garner o iri kahverengi gözleriyle omzunun üzerinden ona baktı, gülümsedi. "Komik olan ne, Jenny?"

Gülmeyi kesemiyordu. "Yüreğim çarpıyor," dedi.

 Doğruydu. Bay Gamer güldü. "Korkulacak bir şey yok, Jenny. Eskisi gibi davranmaya devam et; sorun çıkmaz." Kahkahalarını bastırmak için eliyle ağzını kapadı.

 “Seni götürdüğüm kişiler, sana yardımcı olacaktır. Adları Bodwin. Abla kardeş. İskoçlar. Onları en az yirmi yıldır tanırım.”

Baby Suggs, uzun zamandır merak ettiği şeyi sormanın tam sırası olduğunu düşündü. “Bay Gamer,” dedi, “neden bana Jenny diyorsunuz?”

 "Satış fişinde öyle yazıyordu, kızım. Adın bu değil mi? Sen kendine ne diyorsun?"

"Hiçbir şey," dedi, "kendime hiçbir şey demiyorum."

Bay Gamer gülmekten kıpkırmızı kesildi. "Seni Carolina'dan çıkardığımda, Whitlow sana Jenny diyordu; makbuzda da Jenny Whitlow yazıyordu. O sana Jenny demez miydi?"

"Hayır, efendim. Dediyse bile ben duymadım."

"Seni nasıl çağırırlardı?"

"Ne olursa. Ama kocamın adı Suggs'h."

"Evlendin, demek? Bunu bilmiyordum, Jenny."

"Bir bakıma."

"Kocanın nerede olduğunu biliyor musun?"

"Hayır, efendim."

"Halle'in babası o mu?"

"Hayır, efendim."

 "Neden ona Suggs soyadını verdin, peki? Onun satış fişinde de Whitlow yazıyordu; tıpkı senin gibi."

"Suggs benim soyadım, efendim. Kocamdan aldığım ad. O bana Jenny demezdi."

"Ne derdi, peki?"

"Baby."

"Eh," dedi Bay Garner, bir kez daha kızararak, "yerinde olsam, Jenny Whitlow' a sadık kalırdım. Bayan Baby Suggs özgür bir siyaha uygun bir ad değil."

Olabilir, diye düşündü, ama "kocam" dediği adamdan geriye kalan tek şey, Baby Suggs'h. Ona ayakkabı yapmayı öğreten, ciddi, hüzünlü adam. Bir antlaşma yapmışlardı: Kaçma fırsatını yakalayan, kaçacaktı; mümkünse birlikte, değilse tek tek; arkasına bile bakmadan. Fırsat erkeğin karşısına çıktı; Baby, aksini kanıtlayacak herhangi bir şey duymadığı için onun başardığına inanıyordu. Şimdi; bir satış notundaki adı benimsediği sürece, adam onu nasıl bulabilir, ondan nasıl haber alabilirdi?

Kente ayak uyduramadı. Carolina'dan da kalabalıktı; beyazların sayısı öyle çoktu ki, soluk almak olanaksızdı. Her yanda iki katlı binalar, kusursuzca kesilmiş, tahta latalardan yapılma kaldırımlar. Gamer'ın çiftliği kadar geniş yollar.

"Bu bir su kenti," dedi Bay Garner. "Bütün ulaşım su üzerinde yapılır; ırmağın taşıyamadığını kanallar taşır. Burası, kentlerin kraliçesidir, Jenny. Burada aklına gelebilecek her şey yapılır. Demir ocaklar, düğmeler, gemiler, gömlekler, saç fırçaları, boya, buharlı motorlar, kitaplar. Kanalizasyon sistemini görsen, gözlerin yuvalarından uğrar. Ah, burası gerçek bir kent. Eğer bir kentte yaşayacaksan, burada yaşamalısın."

Bodwin kardeşlerin evi, evle, ağaçla dolu bir caddenin tam ortasındaydı. Bay Garner arabadan atladı, atı sağlam, demir bir kazığa bağladı.

"İşte geldik."

Baby bohçasını aldı, hem sakat kalçası hem de at arabasında saatlerce hareketsiz oturmaktan tutulan bedeni yüzünden, binbir güçlükle aşağıya indi. O daha toprağa basamadan, Bay Gamer patikayı aşmış, sundurmaya çıkmıştı bile; yine de, evin arkasına dolanan patikada yürümeye başlamadan önce, siyah, genç bir kızın açık kapıdan dışarıya uzanan yüzünü görebildi. Ona saatler gibi gelen, uzunca bir süre, aynı kızın mutfak kapısını açmasını bekledi; kız oturması için pencerenin önündeki koltuğu gösterdi.

"Yiyecek bir şey ister misiniz, bayan?" diye sordu.

"Hayır, canım. Ama bir bardak su iyi gelirdi doğrusu." Kız lavaboya gitti, tulumbadan çektiği suyu bir bardağa doldurdu. Getirip Baby Suggs'ın avucuna bıraktı. "Adım Janey, bayan."

Lavaboya hayran kalan Baby, tadı acı bir ilaca benzemesine karşın, suyu son damlasına kadar içti. "Suggs," dedi, elinin tersiyle ağzını kurularken. "Baby Suggs."

"Sizinle tanıştığıma memnun oldum, Bayan Suggs. Burada mı kalacaksınız?"

"Nerede kalacağımı bilmiyorum. Bay Garner -beni buraya getiren beyefendi- benim için bir şeyler ayarlayacağını söyledi." Sonra, ekledi: "Biliyorsun; ben özgürüm."

Janey gülümsedi. "Evet, bayan."

"Ailen buralarda mı yaşıyor?"

"Evet, bayan. Hep birlikte Bluestone'da oturuyoruz."

"Biz dağıldık," dedi Baby Suggs. "Ama uzun sürmeyebilir."

Yüce Tanrım, diye düşündü; nereden başlayacağım? Yaşlı Whitlow'a mektup yazacak birini bulmalı. Patty ile Rosa Lee'yi o almıştı. Dunn adında birinin de Ardelia'yı aldığını, batıya gittiğini duymuştu. Tyree ile John'u aramak boşuna olurdu. Otuz yıl önce ortadan kaybolmuşlardı, saklanıyor olabilirlerdi; onları aramaya kalkışması, onlara yarardan çok zarar getirebilirdi. Nancy ve Famous, Virginia koyunda bir gemide, daha gemi Savannah'ya doğru yelken açmadan ölmüşlerdi. Bu kadarını biliyordu. Haberleri Whitlow'un kahyasından almıştı; bunu adamın iyi kalpliliğine değil, kadın etine duyduğu isteğe borçluydu. Kaptan yola çıkmadan önce, gemiyi alabildiğince yüklemek için limanda üç gün beklemişti. Ambardaki kölelerden sağ kalmayı beceremeyenlerin arasında, demişti, soyadı Whitlow olan iki zenci çocuk da vardı, adları…

Baby adlarını biliyordu elbette. Biliyordu; bu iki adı kahyadan duymamak için ellerini kulaklarına sıkı sıkı bastırmıştı.

Janey biraz süt ısıttı, bir tasa doldurdu, içinde mısır ekmeği bulunan bir tabakla birlikte masaya koydu. Baby Suggs azıcık ısrardan sonra masaya yaklaşıp, oturdu. Ekmeği sıcak sütün içine doğradı, aynı anda da yaşamında hiç olmadığı kadar acıkmış olduğunu fark etti.

"Hayır," dedi Janey. "İstediğin kadar yiyebilirsin; bunlar bizim."

"Burada başka kim yaşıyor?"

"Bir tek ben. Bir de dışarıdaki işleri yapan Bay Woodruff var; haftada iki-üç gün gelir."

"Yalnızca ikiniz mi?"

"Evet, bayan. Ben yemek pişirir, çamaşır yıkarım."

"Belki de sizinkilerin yardımcıya ihtiyacı vardır?"

"Onlara sorarım, ama mezbahanın kadın işçi aradığını biliyorum."

"Ne yapmak için?"

"Bilmem."

 "Erkeklerin yapmak istemediği bir iştir mutlaka."

 "Kuzenim, istediğin kadar et alabildiğini söylüyor; artı saat başına yirmi beş sent. Yaz için sosis yapıyorlar."

Baby Suggs elini başının tepesine kaldırdı. Para mı? Para, ha? Ona her gün para ödenecekti demek? Para?

"Nerede bu mezbaha?" diye sordu.

Janey'nin yanıtlamasına kalmadan Bodwin kardeşler mutfağa girdiler; sırıtıp duran Bay Gamer hemen peşlerindeydi. Kardeş oldukları bir bakışta anlaşılıyordu; her ikisi de grilere bürünmüştü, yüzleri, kar beyazı saçlarına göre, çok gençti.

"Ona yiyecek bir şeyler verdin mi, Janey?" diye sordu erkek kardeş

"Evet, efendim."

"Kalkmana gerek yok, Jenny," dedi kız kardeş; durum gittikçe düzeliyordu.

Elinden ne iş geldiği sorulunca, yaptığı yüzlerce işi sayıp dökmek yerine, onlara mezbahayı sordu. Bunun için çok yaşlı olduğunu söylediler.

"Görüp göreceğiniz en iyi ayakkabıcıdır," dedi Bay Garner.

 (Sayfa 186-191)


ARŞİV