Turgut Uyar: Şiirler

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Turgut Uyar şiirleriyle devam ediyor

19 Ağustos 2022 - 08:44

TURGUR UYAR (4 Ağustos 1927 - 22 Ağustos 1985)

4 Ağustos 1927’de Ankara’da doğdu. Altı çocuklu bir ailenin beşindi çocuğudur. Babası subaydı, emekli olmasının ardından İstanbul’a yerleştiler. İstanbul Edirnekapı Hırka-i Şerif İlkokulu’nda okula başladı. Ancak ilköğretimini 5 okul değiştirerek bitirebildi.

 Konya Askeri Okulu, Bursa Işıklar Askeri Lisesi ve Askeri Memurlar Okulu’nu bitirip Posof, Terme ve Ankara’da personel subayı olarak görev yaptı.1958’de askerlikten ayrılarak Türkiye Selüloz ve Kâğıt Sanayii’nin Ankara şubesinde çalışmaya başladı.  İlk evliliğini Yezdan Hanım’la yaptı bu evlilikten üç çocuğu oldu. Daha sonra ayrıldı. 1969 yılında emekli olup İstanbul’a yerleşti. Aynı yıl Tomris Uyar ile evlendi. Tomris Uyar ile evliliğinden Hayri Turgut Uyar  isimli oğlu doğdu.

Çocukluğundan beri şiirler yazan şairin ilk şiiri Yedigün dergisinde (1947) çıktı.  Şiirleri Varlık, Yeditepe, Pazar Postası, Dost, Değişim, Türk Dili, Yeni Dergi ve kurucularından olduğu Dönem ve Papirüs dergilerinde yer aldı.

İlk şiir kitabı Arz-ı Hal 1949’da yayımlandı. İkinci kitabı Türkiyem 1952’de çıktı. İkinci Yeni’nin, Edip Cansever ve Cemal Süreya ile birlikte öncü şairlerinden olan Uyar,  Tütünler Islak kitabı ile 1963 yılında Yeditepe Şiir Armağanı'nı, Kayayı Delen İncir de ile kitabıyla Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü kazandı. 

22 Ağustos 1985 yılında siroz nedeniyle hayatını kaybeden Uyar’ın Yapı Kredi Yayınları tarafından okurlar buluşturulan “Büyük Saat” kitabından birkaç şiiri paylaşıyoruz.

BİR GÜN SABAH SABAH

Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,

Uykudan uyandırsam seni:

Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç\'ten.

Vapur düdükleri ötmededir.

Etraf alacakaranlık,

Köprü açıktır henüz.

Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam...

 

Yolculuğum uzun sürmüş oldukça

Gece demir köprülerden geçmiştir tren.

Dağ başında beş on haneli köyler,

Telgraf direkleri yollar boyunca

Koşuşup durmuş bizle beraber.

 

Şarkılar söylemişim pencereden,

Uyanıp uyanıp yine dalmışım.

Biletim üçüncü mevki,

Fakirlik hali.

Lületaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,

Sana Sapanca\'dan bir sepet elma almışım..

 

Ver elini Haydarpaşa demişiz,

Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,

Hava hafiften soğuk,

Deniz katran ve balık kokulu

Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,

Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu...

 

Bir gün sabah sabah kapıyı vursam,

-Kim o? dersin uykulu sesinle içerden.

Saçların dağınıktır, mahmursundur.

Kimbilir ne güzel görünürsün sevgilim,

Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,

Uykudan uyandırsam seni,

Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç'ten.

Fabrika düdükleri ötmededir.

(Syf 17-18)

 

BİLİRİM BİR KIŞA HAZIRLANMAYI

Sana bir boyun atkısı gerek. Çünkü kış geldi.

Ve sular bir uzun geçmişe hazırlanır.

Neredeyse.

Bir çocuk ölür. Bir kadın hastalanır. Odalar bulutlanır.

Su içmekten. Uzak. Bir köfte kokusundan

İnsan

uzak

bir memleket havasından.

Belli belirsiz bir şeylerden utanır.

Yapışkan ve dayanıksız bir vicdan eşliğinde

Gece.

Hatırlarız bir günlerde üşümediklerimizi.

Üşümeyeceklerimizi.

(…)

Yaralı olmak

yerinde olmamak

uzun gecikmesi son kesinliğin

bir sabah biliyoruz elbet neyi bölüştüğümüzü

göz göze

bakışınca. Biliyoruz

neyi bölüştüğümüzü.

Konuşmasak da.

Şimdi tutalım bu diriliği artık. Zamanıdır.

Zamanıdır. Neredeyse kar başlar. Küçük kuşlar ölür.

Semerciler ve dilsizler ölür.

Seninle ben kalırız. Yeni bir yaşamaya.

Gökler ve kentler ufalır. Seninle ben kalırız.

O şarkı sanılanlar bir kavga halini alır.

Neredeyse kar başlar.

Birini düşünür gibi oluruz. Biliyorum

Ellerin de üşür. Biliyorum ama

Isıtabilirsin onları. O ateşte.

Hazırsın da. Biliyorum. Ama

sana bir boyun atkısı gerek. Kış geldi

(Syf 291-292)

Tomris uyar için bir şiir kurma çalışması

 

seni sonsuz biçiminde buldum o biçimi almıştın

sandviçlerle, kötü şehirle, terle başbaşa kalmıştın

 

yürüdü üstüne herkesin neonu, herkesin babaannesi

herkesin en eski olan kökü, en eski hanesi

 

yeşili bozup suya çevirdin, akşamı sonsuz uzattın

ne buldunsa o akşama uygun, ne buldunsa ona kattın

 

perdeler uzundu, rüzgar kısa, masalar üç bacaklı

masalar dört bacaklı, rüzgarlar uzun, perdeleri kısalttın

 

sen bir atmacanın en uzun çığlığısın her tür gökte

göğü büyüttün, otobüsleri aldın, şehirleri ufalttın

 

yıkılan bir kedi bir süre olarak doldurur sesini

seversin bir kanaryanın sesinden çok kendisini

 

denizi ve ormanı, açlığı ve başkaldırmayı ayırmadın

bırakılmış bir köşebaşının en güzel tanımıdır adın

 

seversin diye söylerim her şeyi, sana uygun olsun

çünkü her şeyin birbirine uygununu sen bulursun

 

gel ellerini ver en güzel ellerini öyle

ruhum, ateş yüreğim, kokum, birlikte öyle

(Syf 393)

 

ACININ TARİHİ

Kalın ve karanlık bir çatı merdiveni gibi

giderilmez eksikliğini tanırım onun

suyun bardakta duruşu gibi

bir öfke usul usul büyürken kuytuda

yemyeşil bir çayır görünümündedir

haziran ortasında bir gümüş lüfer

büyülü bir fotoğraf bir gümüş çerçevede

ve evinde hemen hazır bir silâh

böyle kargaşalı günler döneminde

beşer onar koparılan bir takvim sanki

bahara.

 

 

bunlar güzel şeyler biliyorum

herkes de biliyor kuşkusuz

ama ne kadar güzel, ne kadar güzel

serçenin kış günü yemidir

alnı akıtmalı bir atla düğüne gitmek

ayışığı penceresi, bir güzel insan sesi

ama ne kadar güzel

kırda bir oğlak kadar

kışlada bir türkü kadar

rüzgârda kuruyan tülbent kadar

oysa gece tam yarısıdır bir günün

ve daha güçlüdür gündüzden

 

ben şimdi diyorum ki bir bak şu alanlara

sokaklara, köprülere, kiremitsiz damlara

taşlara, sopalara, amanvermez silâhlara

şehir haritasına, trafik lâmbasına, kan içinde adamlara

kan içinde adamlara

kan umutsuzluktur

ona kendini hazırla

ne kadar yalnız olduğumuzu hep hatırla

açlıkları, yoklukları, kırımları

- örneğin sensiz olmak ömrümün bir akşamında -

bir bölgeden birine giden orduları uçaklarla

yalanlar, ihanetler, karmakarışık limanlar

iki şeyin apansız karşı karşıya geldiği dünyada.

 

Ben şimdi diyorum ki

buna inanmak gerek

bir susam gibi boyuna sulamak umutsuzluğu

ve direnmek

hep direnmek devam etmek adına.

 

diyorum ki acılığı eksilmesin ağzımızdan

boyuna tükürmek için

boyuna

(Syf 423-424)

ACIYOR

Mutsuzluktan söz etmek istiyorum

Dikey ve yatay mutsuzluktan

Mükemmel mutsuzluğundan insan soyunun

sevgim acıyor

 

Biz giz dolu bir şey yaşadık

onlar da orada yaşadılar

Bir dağın çarpıklığını

bir sevinç sanarak

 

En başta mutsuzluk elbet

Kasaba meyhanesi gibi

Kahkahası gün ışığına vurup da

ötede beride yansımayan

Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi

Öbürünün bir kadından aldığı verem

Bütün işhanlarının tarihçesi

Bütün söz vermelerin tarihçesi

sevgim acıyor

 

Yazık sevgime diyor birisi

Güzel gözlü bir çocuğun bile

O kadar korunmuş bir yazı yoktu

Ne denmelidir bilemiyorum

sevgim acıyor

Gemiler gene gelip gidiyor

Dağlar kararıp aydınlanacaklar

Ve o kadar

 

Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır

Sonbahar geldi hüzün

Kış geldi kara hüzün

Ey en akıllı kişisi gündüzün

sevgim acıyor

Kimi sevsem

Kim beni sevse

 

Eylül toparlandı gitti işte

Ekim falan da gider bu gidişle

Tarihe gömülen koca koca atlar

Tarihe gömülür o kadar

(Syf 546-547)

 

UMUTTUR

 

“sen beni sevdikçe ey yar derdim artar daima”

çünkü beni sevsen de

güvenmezsin bana bilirim

ama artan her şeyle birlikte yanlışlık da artar

mesela her su gözyaşı olur

her dönem bir hazin geçiş

suya boşversem yanılsama

aya baksam bir bulut

sevgisizlikle birlikte yanlışlığın hükmü başlar

 

bir düşün kaç kişiyiz bildirilerde

şimdilik kaç paralığız hele akşam olunca

bunca sütsüzün kahrını çektik düşün ki

gene de soluğumuz

bir orman yangını sanılır oralarda buralarda

ezildik gerçi ama horlanamadık bunu hatırlarsın

mutlaka hatırlarsın bunu

tut ki enver bırakır tehdidini

ethem başlar

 

çünkü beni sevsen de bana güvenmezsin iyi bilirim

apoletim sırmasız hatta hiç yok

su içsem ağzımın kenarlarından dökerim

neyi hatırlatır benim sana uzak bir bakışım

bilirim

aslında mutsuz yaşayıp gidiyoruz

ölüme direnerek şimdilik

şimdilik alımlı bir başka mutluluklara özenerek

aşkımız ve mutfak rafları ve uçaklar üstüne korkumuz

bir yudum gelecek ve mutlu saatler üstüne korkumuz

ama birlikte biliyoruz: eğilecek bugünkü başlar

 

sev beni, alış bana

kimse ürkütemez bağlandığımız güzelliğin utkusunu

sev beni, bir dağ gölgesi kadar sev

şimdilik bırak musluğun sızmasını damın akmasını

bir tırnak gibi büyü domuz bir tırnak gibi

zorlayarak her bir yanı

çünkü biraz sonra umut başlar her günkü, başlar

 

aslında bir alıştırmadır umut

öbürlerinin azıcık nefes diye bağışladığı

-baharı beklemeye benzer-

hain ve olmayanadır çünkü

umutsuzluğu taşır yanında

oysa nasıl olsa gelecektir bahar denen tarih

önüne durulmaz mantığıyla doğanın

yeşilden olma birim

sudan gelme itmeyle

 

umut yoktur

kimse yoktur umut etmemeyi önleyecek

çünkü umut kaçınılmaz gelecektir

bütün gümbürtüsüyle

umut kaçınılmaz gerçektir çünkü

biri Asya’da biterken sözgelişi, Şili’de öbürkü başlar

 

 

Etiketler; Turgut Uyar

ARŞİV