Uğur Mumcu: Sakıncasız'ın Sakıncası

Edebiyat hayatımızdan hatırlamalar dizimizde bu hafta 24 Ocak 1993'te katledilen Uğur Mumcu'nun "Sakıncasız'ın Sakıncası" yazısını yayınlıyoruz.

15 Ocak 2019 - 13:28

Gazete Kadıköy, yazarlarımızın, şairlerimizin eserlerinden küçük alıntılarla oluşacak bir “köşe” açtı. Amacımız, bir edebi seçki ya da güldeste hazırlamak değil. Edebi değerlendirmelerde bulunmak hiç değil. Yalnızca bir gazete köşesi ölçeğinde kalmak üzere geçmiş edebiyat hayatından bazı ilginç satırları hatırlayıp bellek tazelemek. Bu vesileyle yazıların yer aldığı kitapları okuyucularımıza hatırlatmak. Keyifle okuyabileceğiniz birbirinden farklı yazılar sunabileceğimizi umuyoruz.

UĞUR MUMCU (22 AĞUSTOS 1942- 24 OCAK 1993)

Türkiye’de gazetecilik denince akla gelen ilk isimlerden biri olan Uğur Mumcu Kırşehir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamlayan Mumcu Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi.

Yazmaya öğrencilik yıllarında başlayan Uğur Mumcu 1962 yılında Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanan “Türk Sosyalizmi” başlıklı makalesiyle Yunus Nadi Ödülünü aldı. Yön Dergisi, Kim dergisi, Akşam gazetesi, Türkiye Solu dergisi, Hukuk Fakültesi, Devrim Dergisi gibi dergi ve gazetelerde yazı ve incelemeleri yayınlandı.

12 Mart askeri darbesinde gözaltına alındı ve bir yıla yakın Mamak Cezaevi’nde tutuklu kaldı. 1974’de askerliğini sakıncalı piyade eri olarak, Ağrı’nın Patnos ilçesinde tamamladı. Askerlik sürecini daha sonra “Sakıncalı Piyade” oyunu ile anlatacaktı. Askerlikten  sonra gazeteciliğe profesyonel olarak, 25 Şubat’ta Yeni Ortam Gazetesinde “Anarşist!..” başlıklı yazısıyla başladı. Yazılarında, hem sorunları dile getirdi hem de hukuka aykırı ve yasadışı uygulamaların üstüne gitti. 1975 yılında “Denklem” yazısıyla Cumhuriyet Gazetesindeki ‘Gözlem’ başlıklı köşesinde düzenli olarak yazmaya başladı.

Sakıncalı Piyade, Ağca Dosyası, Tarikat – Siyaset – Ticaret, Suçular ve Güçlüler, 12 Eylül Adaleti, Kürt Dosyası gibi kitapları inceleme ve araştırmalarıyla daime gerçeğin peşinde olan Mumcu, gazeteciliğin boyun eğmeyen kalemlerinden biriydi.

24 Ocak 1993’te, Ankara Karlı Sokak’taki evininin önünde, arabasına konan bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdi. Dönemin başbakanının ve bakanlarının, “bu cinayeti çözmenin devletin namus borcu olduğuna” dair yaptıkları açıklamalara rağmen, Uğur Mumcu suikastı halen aydınlatılamadı.

Uğur Mumcu’yu katledilişinin 26. yılında saygıyla anıyor, onun “Sakıncasız’ın Sakıncası” yazısını yayınlıyoruz.

Mumcu’nun kitaplarını, gazetecilik anlayışını sürdürecek genç gazetecileri basına kazandırmak amacıyla kurulan Uğur Mumcu Gazetecilik Vakfı’na ait Umag Yayınevi’nden edinebilirsiniz. http://www.umag.org.tr/tr/ana-sayfa

SAKINCASIZ’IN SAKINCASI

Türk basını, tarihinde daha önce tanık olmadığı bir dönemi yaşıyor. Holdinglerin basına el attıkları, yönlendirdikleri, etkiledikleri ve basına yeni bir biçim ve öz verdikleri bu dönem, nerede ve nasıl sergilenmelidir?

 Basın özgürlüğünü üç-beş holdingin denetimine veren bu yeni oluşumu devlet elindeki kitle iletişim araçları ile eleştirmeye olanak yoktur. Devletin televizyon ve radyosu, ancak ve ancak resmi görüşlere açıktır. Öte yandan «sivri» sayılan kişilerin televizyon ekranlarına çıkmalarını engelleyen yasa dışı yasaklar da söz konusudur. Bu yüzden Türk basınını Türk halkı önünde eleştirme olanağını bulamıyoruz.

Basının kendi kendini eleştirmesi, çoğu kez «kişisel polemik» gibi görünüyor. Böyle olmasa bile böyle niteleniyor, böyle gösteriliyor. Kaldı ki, holding basınını eleştirecek yayın organı da pek kalmış değildir. Çünkü sık sık şirket batırıp, «ödeme güçlüğü içine düşen» holdinglerimiz, gazete sahibi olmakta pek hünerli davranmışlardır. Hem böyleleri için karada ölüm de yoktur. Devlet bankalarına sırtınızı dayarsanız, sıkışınca, gazeteyi bir başka holdinge devredersiniz, borç yükünüz devlet bankalarının sırtında kalır, eldeki gazete yine «piyasa ekonomisinin faziletinden» söz eden satırlar döktürür, olur biter.

Bir haber ajansı kurarsınız. Bu haber ajansına bir de devlet bankasını ortak edersiniz. Yazarlarınızdan birini de bu devlet bankasının yönetim kurulu başkanlığına getirirsiniz... Bundan sonrası kolaydır. Bu devlet bankası, bir yandan şirketinize kredi açar, bir yandan da haber ajansınızı destekler. Bu haber ajansı, bir başka devlet bankasının bağlı kuruluşlarından biriyle yeni bir şirket kurup, işi uluslar arası tefeciliğe, savaş araç ve gereçleri alıp satmaya kadar vardırır.

Bu yeni oluşumun alt yapısını böyle kurdunuz mu, kolay; sonra bu yayın organlarının başına gazetecilik alanı dışında eğitilmiş uzmanları getirirsiniz. Çünkü gazete, büyük kazançların perdesidir. Ve bu yayın organlarını ancak «tüccar kafalı» yöneticiler yönetmelidir. Böyle yaparsanız, bir deneyimli gazetecinin dediği gibi «sirkeci sermayesi» artık Babıali’ye girmiş ve bütün kaleleri tek tek ele geçirmeye başlamıştır. Bu «tüccar kafası» basın özgürlüğünü, «baht ve talih oyunları» ile harmanlamış ve «köşe dönme» edebiyatı ile cilalamıştır.

 Bütün bunları, gazetemdeki köşemde belgeleri ile anlatmaya ve her anlatılan olayı da kesin kanıtlarla belgelemeye çalışıyorum. İstedim ki, Cağaloğlu yokuşundan sel suları gibi akan holding sermayesine karşı sahnelerde de direnebilelim. Bu oyunun amaçlarından biri, işte budur.

Türkiye son yıllarda baş döndürücü gelişmelere tanık oldu. Ben, altmışlı yıllardan bu yana, okuyan, düşünen, tartışan ve yazan bir insan olarak bu depremlerin çoğunun içinde yaşadım. Birçok şaşırtıcı gerçeği gözlerimle gördüm, mangalda kül bırakmayan nice keskin devrimcinin holdinglerde kompartıman kapmak için hangi kılıklara girdiklerini içim kan ağlayarak izledim. Devrimci inançların bayrakları gibi dalgalanan yazarların, göz açıp kapayıncaya kadar geçecek bir zaman içinde nasıl işveren sofralarında birer buruşuk peçete olduklarını görmenin acısını yüreğimde duydum. Öğrencilik yıllarında dimdik genç fidanlar gibi duranların, düzenin kirli çarkları arasında birer rüzgar gülü olduklarını yine içimde kopan fırtınalarla izledim.

 Bunlar hep oldu, bunlar hep yaşandı. Yaşamımın son yirmi beş yılı içinde, cezaevi ranzalarından Babıali sütunlarına kadar, hemen hemen her yerde «kişilik erozyonu»na tanık oldum. Kişilikler eriyip gidiyor, değerler yitiyordu. Düzen, kendine karşı çıkanların bir kısmını, tek tek tutsak alıyordu. Bu bir «dram» değil miydi? Kişisel olmaktan çok toplumun dramı değil miydi bu?

 Nasıl bir düzen ve nasıl bir kişilik? Kişilikler, düzenin koşullarına göre biçimleniyordu. Yeni düzen, yeni kişilikler yaratıyordu. Kimse, bu değişimi yadırgamıyordu. Döneklik döneklikle birlikte ihbarcılık ve bu ihbarcılıkla gelen alçaklık, neredeyse göz ardı ediliyordu. Öyle ya; «gemisini kurtaran kaptandı...» ve birçoğumuz, bu kaptanlarla birlikte yaşamanın kolaylığına ve rahatlığına alışmıştık. Kimse, kimsenin tavuğuna «kış» dememeliydi. Bu düzen böyle gelmişti, böyle gitmeliydi. Uluorta konuşulan hırsızlıklar, şeytana taş çıkartan vurgunlar, neredeyse birer zekâ gösterisiymiş gibi alkış da topluyordu.

 Bu oyunu niçin mi yazdım? İşte bunlar için... Bunları, toplumda sergilemek istiyordum. Hem, basındaki yeni oluşumun görüntüsünü vermek, hem de bu yeni oluşum içindeki kişilik yapılarını sergilemekti amacım.

 Devlet elindeki televizyon ve radyonun bizlere kapalı olduğunu, en azından bizleri eleştirenler bilir. Birçok kişinin kapalı kapılar ardında eleştirdiği konuların gazetelerimizin bir-ikisi dışında hiçbirinde yer alamayacağını bizleri «tiyatro sanatı» adına yerden yere vurmaya çalışanlar da bilir!

 «Tiyatro sanatı» adına konuşurken, herhalde «siyasal tiyatro» adıyla bilinen bir akımın I. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da filiz verdiğini anımsamak yerinde olacaktır. İzleyiciyi, sahnede sergilenen siyasal konuların içine çekmek siyasal tiyatronun amaçlarından biridir. Klasik tiyatronun özelliklerini siyasal tiyatroda aramak, bulamayınca da sahnelenen siyasal olay ve kişileri «tiyatro sanatı» adına eleştirmek, elmalarla armutları birbirine karıştırmak olmuyor mu?

 Herhalde böyle olurdu. Siyasal tiyatronun biçem ve özde klasik tiyatro anlayışına çok yabancı gelen ve ters düşen özellikleri elbette yadırganabilirdi. Ama her nesneyi, her kavramı, ancak kendi terazisinde tartmak gerekmez miydi?

 Evet, bir «siyasal tiyatro» vardır; Alman tiyatro yönetmeni Erwin Piscator’un temellerini attığı siyasal tiyatro, sahneyi bir «araç» olarak benimser ve bu aracı, en etkili biçimde kullanarak, kitlelere somut gerçekleri anlatır ve bu somut gerçeklerin çözüm yollarını da gösterir. Bertold Brecht’in siyasal konularla izleyiciyi etkilemek ve güncel olayı yakalayarak, bu yolla anlatmak isteğini anlatma amacına yönelir.

 «Sakıncasız» oyununda yapılan da budur. Güncel olay, basındır. Basının holdingler elinde aldığı yeni biçim ve özüdür. Güncel olay, her gün çevremizde gördüğümüz döneklerdir. Siyasal olay, «alaturka burjuvazi» üreten siyasal liberalizmden yoksun bir ekonomik modelin içler acısı görüntüsüdür.

 «Sakıncasız» oyununun bir sakıncası vardı; bu da oyunda sergilenen Güven İnan kişiliğinin birçok gizli ya da açık döneğin iç dünyasında yarattığı kaçınılmaz tedirginliklerdi.

 Oyunu niçin mi yazdım?

 Döneklerin bilinçaltındaki bir takım inançlara fener alayları düzenleyip, holding basınını bu curcuna içinde tanıtmak için...

 Boşa zahmet ettiğimi hiç sanmıyorum!

 

Etiketler; uğur mumcu

ARŞİV