Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihine yeni bir sendika daha eklendi; Bilişim Emekçileri Sendikası (BilişimSEN). Kuruluş süreci geçen yaz aylarına dayanan, resmi kuruluşu ise Kasım 2025 olan sendika, 300 üyesiyle yoluna devam ediyor. Biz de BilişimSEN Başkanı Kıvanç Denizci ile 30 Eylül Dünya Bilişim Günü’nü vesile ettik; sendikayı, bilişim emekçilerini, sektörü, yapay zekayı ve daha pek çok konuyu konuştuk.
‘Bilişim emekçisi’ dediğimizde tam olarak kimlerden bahsediyoruz? 10 numaralı işkolundaki (Ticaret, Büro, Eğitim, Güzel Sanatlar) bütün masabaşı/beyaz yakalı çalışanlar üye olabiliyor mu?
Sektörde onlarca meslek tanımı var; hepsini saysak da bazılarını atlamış oluruz. Biz bunun yerine “bilgisayar, yazılım, ağ ve dijital sistemler alanında zihinsel emek üreten işçiler” tanımının daha doğru olduğunu düşünüyoruz.
Sizin de belirttiğiniz gibi Türkiye'de işkolu sendikacılığı yapılıyor ve sendikamız bilişim işçilerinin çoğunun çalıştığı 10 numaralı işkolunda faaliyet gösteriyor. Bu işkolu, amiyane tabirle ‘torba işkolu’. Yani tüm ofis çalışanlarından mağaza/market çalışanlarına, özel okul öğretmenlerinden vakıf üniversitesi akademisyen ve çalışanlarına, bilişim emekçilerinden sendika/dernek/oda çalışanlarına kadar toplam 4 buçuk milyon işçiyi kapsıyor. Torba işkolu tanımı, bu işkolundaki insanların örgütlenmesinin önündeki en büyük engellerden biri.
Nasıl bir engel teşkil ediyor bu durum?
Örneğin bir otomotiv firmasında çalışan bir yazılımcı metal işkolunda sayıldığı için sendikamıza resmi üye olamıyor. Tüzüğümüzde bunun üstesinden gelmek için bir fahri üyelik tanımı yaptık. Kişi işsizse, freelance çalışıyorsa ya da farklı bir işkolunda emek veriyorsa sendikamıza fahri üye olabiliyor. Fahri üyeler, resmi üyelerin aksine toplu iş sözleşmesi süreçlerine ya da sendika yönetimine aday olma gibi konulara dahil olamıyor; ama hukuki ve toplumsal destek ile sendikanın yürütme süreçlerine katılım açısından resmi üyelerimizden hiçbir farkları yok. Hatta üyelerimizi kendi işkollarındaki mücadeleci sendikalara resmi üye olmaya teşvik ediyor ve her türlü zor durumda -resmi sendikaları olsun ya da olmasın- maddi ve manevi olarak yanlarında duruyoruz.
Bilişim sektöründe çalışan sayısı her geçen gün artıyor. Bu alanda sendikaya bugün eskisinden daha mı çok ihtiyaç var?
Bilişim sektörü çalışanlarının sayısı 2000'lerin başından beri artıyordu ama 2026 yılı TÜİK verileri, bu trendin artık sonuna gelindiğini, hatta tersine dönmüş olabileceğini gösteriyor.
Şaşırtıcı. Sektör neden daralıyor dersiniz?
Ekonomik, idari ve teknolojik sebepleri var. Ama sonuçta bu, işçi hakları ve iş imkânlarında da bir gerileme anlamına geliyor. İstenilen koşullarda iş bulmak, hatta iş bulmanın kendisi neredeyse imkânsız bir hale gelmiş durumda; bulunan işte tutunmak da bir o kadar zor. Kısa süreli, proje bazlı ya da sigortasız çalışma biçimleri gün geçtikçe artıyor. Bu durumların tamamı, adeta kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi, sendikanın gerekliliğini bizzat ortaya koyuyor. Biz doğru zamanda doğru adımı attık.
Sendika denince zihinlere düşen ilk imaj ‘kasketli, pazılı fabrika işçisi’dir ama siz masa başındaki beyin işçilerini örgütlüyorsunuz…
12 Eylül darbesinin ülkede yarattığı en büyük etkilerden biri sendikal örgütlenmelerin önünü kesmek oldu. Darbe sonrası gelen neoliberal dönüşümle birlikte 90'lar boyunca ve hatta 2000'lere kadar sendikalaşma, örgütlenme ve hak mücadelesi adeta arkaik bir imaja sahipmiş gibi gösterildi. Bu dönemde değişen çalışma ortamı da yavaş yavaş fabrikalardan ofislere taşındı. Beyaz yakalıların konforlu bir çalışma imkanına sahip olduğu bu süreçte sendikaların var olamamasının da etkisiyle, imajları söylediğiniz gibi pazılı, kasketli fabrika işçisinde donup kaldı.
Sendika, aynı işkolunda çalışanların ücret, çalışma koşulları ve haklarını ortak bir güçle korumak ve geliştirmek için bir araya geldiği, işveren karşısında toplu pazarlık yapabildiği işçi örgütlenmesi. Yani sendikal mücadele, o işkolunun ya da işin öznelerinin katıldığı bir öz örgütlenme. Biz de tam olarak bunu yapıyoruz.
“Beyaz yakalının ezberini bozacağız” diyorsunuz. Sahada, iş yerlerinde nasıl bir yol izliyorsunuz, insanlara nasıl ulaşıyorsunuz?
Tahrik edici ve iddialı bir cümle, kabul ediyorum. Ama bunu bilerek ve isteyerek söylüyoruz; çünkü beyaz yakalı tanımı, kişiyi işçi olduğu gerçeğinden uzaklaştıran ve ayrıcalıklı bir yerde olduğu illüzyonuna yol açıyor. Emeğini ücret karşılığı satan –neredeyse- herkes işçidir. İnsanlar bu gerçeğin farkına vardığında, sorunları çözmek adına en büyük adımı atmış olur. Hak kayıplarının arttığı, iş bulma imkânının gerilediği böyle bir dönemde bunu anlatmak da çok zor olmuyor.
Bu gerçeğin altını çizmek için mümkün mertebe her yerde olmaya çalışıyoruz: sosyal medyayı ve diğer mecraları elimizden geldiğince etkili kullanmaya, olabildiğince sık bir araya gelmeye, sosyal medyada yaşadığı sorunları dile getiren insanlarla hızlı bir şekilde iletişime geçmeye çalışıyoruz. Üyelerimizden, çevremizden ya da sosyal medyadan haberdar olduğumuz işyeri şikâyetlerini mümkün olduğunca ortaklaştırarak, aynı işyerinde olan ama daha önce bu sorunları açıkça konuşma imkânı bulamamış insanları bir araya getirmeye çalışıyoruz.
Evden/uzaktan çalışma büyük rahatlık gibi sunuldu ama bir yandan da sürekli izlenme ve yalnız kalma getirdi. Bu konuda ne gibi sıkıntılar yaşanıyor?
Uzaktan çalışma modeli, özellikle pandemiden sonra hayatımıza hızla girdi. Söylediğiniz gibi belki de birçok kişinin arzu ettiği bir çalışma modeliydi. Ama zamanla işçi yararına olmayan bir yapıya büründü. Öncelikle çalışanın yalnızlaşması, işyerinde yaşanan gelişmelerden habersiz kalması, çalışma arkadaşlarıyla bir araya gelememesi gibi sonuçlar doğurdu. Bu, bizim baktığımız perspektiften işçi örgütlenmesinin önündeki en büyük engellerden biri. Neoliberal dönüşümü kucaklamış Türkiye'de bireycilik zaten fazlasıyla etkiliyken, bir de uzaktan çalışma modeline geçilmesi işçinin patron karşısında tamamen yalnız kalması sonucunu doğurdu. Üstüne üstlük, işçinin çalışma süresince yaptığı su, elektrik, kahve, çay, yemek gibi harcamalar işçinin cebinden çıktı. Bu çalışma modeli mobbing aracı olarak da kullanılıyor. Sözleşmesinde ofiste çalışma maddesi bulunan ama halihazırda uzaktan çalışan bir işçi, işten çıkarılmak istendiğinde bu madde bahane edilerek haksız şekilde işten çıkartılıyor.
Buna ket vurmak için freelance ve uzaktan çalışanlar için çalışma grupları kurduk; elimizden geldiğince bu emekçilerin sorunlarını ortaklaştırmaya, yaşadıkları sorunlara birlikte çözüm üretmeye çalışıyoruz. Ayrıca kafelerde, çalışma ortamlarında ve kamusal alanlarda olabildiğince bir araya gelmeye, dayatılan bu yalnızlığa ve bireyciliğe karşı durmaya çalışıyoruz.
YAPAY ZEKA İŞÇİYE KARŞI SİLAH
Teknoloji gelişince işçinin yükünün hafifleyeceği düşünülürken, teknoloji patronların elinde bir güce dönüştü. İşçiler niye kendi ürettiği teknoloji üzerinde söz hakkı kuramıyor?
Çok güzel bir soru, teşekkür ederiz. İşçi kavramının ilk kullanıldığı dönemlerden bu yana teknolojik gelişmeler hep işçinin üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıldı. Yapay zekâ da bundan farklı kullanılmıyor; işçinin yaptığı işin niteliğini artıracak, süresini kısaltacak bir araç olması gerekirken, işçinin emeği ve kamusal bilgiyle geliştirilmesine rağmen işçiye karşı çevrilmiş bir silaha dönüşmüş durumda.
İşçinin kendi ürettiği teknoloji ya da ürün üzerinde neden hak sahibi olamadığı eski bir soru; YZ gibi teknolojilerin hayatımıza girmesiyle eskisinden de güçlü bir şekilde yeniden gündeme geliyor. Bu durum emekle sermaye arasındaki güç ilişkilerine dayanıyor. Hangi taraf daha örgütlü ve güçlüyse, yeni bir teknolojinin gelişiminde onun çıkarları önde geliyor. Dolayısıyla, sendikalaşmanın çok düşük olduğu bir ortamda da YZ, sermayenin çıkarları neyi gerektirirse ona göre şekilleniyor.
Yapay zekâ patronların elinde işçiyi "seni işten çıkarırız" diye korkutma aracına mı dönüştü? Bunun önüne nasıl geçilir?
Evet, maalesef büyük ölçüde öyle. Dünya genelinde ve Türkiye'de yaşanan işten çıkarma dalgalarının önemli bir kısmında gerekçe olarak YZ gösteriliyor. Oysa birçok uzman, hatta bazı şirket yöneticileri bile asıl nedenin pandemi döneminin kontrolsüz büyümesi ve maliyet baskısı olduğunu kabul ediyor. Yani YZ, burada çoğu zaman gerçek bir teknik zorunluluktan çok, gerçek gerekçeyi örtmek için kullanılan kullanışlı bir söylem.
Bunun ötesinde YZ, işyerinde doğrudan bir disiplin ve sindirme aracına da dönüştü: "seni yerine YZ koyarız" tehdidi, fazla mesaiye itiraz eden, ücret zammı isteyen ya da örgütlenmeye çalışan işçiyi susturmak için kullanılıyor. Bu bir yandan gerçek bir teknolojik dönüşümün getirdiği kaygı, diğer yandan bu kaygının bilinçli olarak büyütülüp bir baskı aracına çevrilmesi.
Toplu sözleşmeye YZ ve otomasyon kararlarının işçiye önceden bildirilmesini, işçi temsilcileriyle görüşülmesini ve mevcut pozisyonların korunmasını şart koşan maddeler eklenebilirse, bu tehdidin gücü kırılır. Biz de üyelerimizi bu konuda bilgilendirmeye, iş yerlerinde YZ'ye dair alınan kararların şeffaf şekilde paylaşılmasını talep etmeye ve bunu toplu sözleşme maddesi haline getirmeye çalışıyoruz.
Patronlar "şirketi kendi işin gibi benimse" deyip mesaileri uzatıyor, hafta sonu mesaj atıyor, fazla mesai ödemiyor. BilişimSEN bu duruma nasıl dur diyecek?
Şirketi kendi işin gibi benimse söylemi de tıpkı biz bir aileyiz söylemi gibi, işçinin emeğini karşılıksız uzatmasını normalleştirmek için kullanılan bir araç. Bir işçi şirketin ortağı değil, emeğini ücret karşılığı satan bir çalışanı. Şirketin kâr-zarar riskini üstlenmiyor, dolayısıyla mesai dışı zamanını da şirkete borçlu değil.
Üyelerimize ve çevremize İş Kanunu'nun fazla mesai ve dinlenme hakkına dair hükümlerini hatırlatıyoruz ki bu haklar çoğu zaman bilinmediği ya da nasılsa kullandıramayız diye baştan vazgeçildiği için ihlal ediliyor. Fazla mesainin yazılı belgeyle, mesajlarla ya da proje takip araçlarındaki kayıtlarla ispatlanabilir olduğunu, bu kayıtların saklanması gerektiğini anlatıyoruz.
Uzun vadede hedefimiz toplu sözleşmelere mesai dışı iletişime dair net sınırlar, bir tür bağlantısız kalma hakkı ve fazla mesainin ücretlendirilmesini güvence altına alan maddeler koydurmak.
Şirketlerdeki “biz bir aileyiz” laflarıyla hakkını aramayı “ayıp” ya da “sıkıcı” gibi gösterdiler. Bu anlayışı kırıp insanların hak aramasını nasıl örgütleyeceksiniz?
Biliyorsunuz, ismi lazım olmayan bir firmanın kurucu ortağı ve insan kaynakları sorumlusu olan bir şahsın eskiden çekilmiş bir videosu sosyal medyayı uzun süre meşgul etti. Bu meşguliyetin sebebi, temel işçi haklarının "tutku/vizyon" söylemiyle pazarlık konusu haline getirilmesi ve ücret, güvence talep etmenin adeta "ayıp" gibi gösterilmesiydi. Yani yıllar önce dolaşıma girdiğinde bu kadar yankı uyandırmayan bu video, neden 2026'da böylesine gündem oldu diye düşünmek bize yol gösterebilir. Genel olarak beyaz yakalı çalışanların, özelde de bilişimcilerin, bir "aile" ortamının tam tersine, sürekli işten çıkarılma tehdidi ve performans kaygısıyla çalıştığı bir düzende, bu tür söylemler artık eskisi kadar karşılık bulmuyor.
Bizler de tam bu noktada, bu durumu yaşayan insanları bir araya getirmeye, yalnız olmadıklarını göstermeye çalışıyoruz. Çünkü bu illüzyonu tek başına fark etmek bir şeyi değiştirmiyor; asıl kırılma, insanların aynı şeyi yaşayan başka insanlar olduğunu görüp bunu birlikte konuşabildiklerinde oluyor. Sendika olarak yaptığımız iş de tam olarak bu: insanlara "bu senin sorunun değil, hepimizin sorunu" diyebileceğimiz ortamlar yaratmak, hak aramanın ayıp değil en doğal hak olduğunu hep birlikte yeniden hatırlamak.
Kongrenizi Kadıköy'de yaptınız, Yoğurtçu Parkı'nda piknikler düzenliyorsunuz. Bilişim-SEN Kadıköy merkezli bir sendika mı?
Değil ama içimizde Kadıköy'de ikamet edenler var. Anadolu yakasında yaşayanların sosyalleşmek için en çok Kadıköy'ü tercih ettiğini biliyoruz, bu yüzden etkinliklerimizi genellikle burada yapmaya çalışıyoruz. Genel merkezimiz Kadıköy'de, kongremizi de burada gerçekleştirdik. Elbette Kadıköy'ün imkânlar açısından çok geniş bir yelpazeye sahip olmasının da bunda payı büyük. Hatta ben de Kadıköylüyüm ve tüm bu sebeplerden dolayı burayı çok seviyorum.
BilişimSEN Başkanı Kıvanç Denizci’nin 30 Eylül Dünya Bilişim Günü mesajı:
“Bilişim emekçileri, iyi ki varsınız, bu ülkenin dijital altyapısını ayakta tutan sizsiniz. Ama unutmayın: yazdığınız kod, kurduğunuz sistem, çözdüğünüz problem ne kadar "entelektüel" görünürse görünsün, bu bir emek biçimi ve siz de bir işçisiniz. "Beyaz yaka", "yetenek", "ekosistem" gibi kelimelerin arkasına gizlenen bu gerçeği unutmayın. Sektör zorlu bir dönemden geçiyor ama yalnız değilsiniz; yaşadığınız sorun sadece sizin sorununuz değil, sektördeki binlerce meslektaşınızın ortak sorunu. Haklarınızı aramaktan çekinmeyin, sesinizi tek başınıza değil birlikte yükseltin.”