Fikirtepe’de dönüşümle geçen yıllar

Fikirtepe’de 2013 yılında “riskli alan” ilanıyla başlayan kentsel dönüşüm süreci, aradan geçen 13 yıla rağmen gündemdeki yerini koruyor. Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi İkinci Başkanı Özgürgün Gürbüz, Fikirtepe’deki kentsel dönüşüm sürecini şehircilik ve planlama ilkeleri açısından değerlendirdi

09 Ocak 2026 - 09:27

Fikirtepe’de kentsel dönüşüm süreci, İstanbul’da afet riski gerekçesiyle başlatılan dönüşüm uygulamalarının en uzun, en tartışmalı ve en karmaşık örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. 2013 yılında “riskli alan” ilan edilmesiyle hız kazanan süreç, geçen yıllar içinde plan değişiklikleri, hukuki itirazlar, yarım kalan projeler ve artan yoğunluk kararlarıyla şekillendi. Uzun yıllardır devam eden dönüşüm çalışmaları, bölgenin fiziksel yapısını köklü biçimde değiştirirken; altyapı kapasitesi, ulaşım sistemi, kamusal alanlar ve sosyal donatıların bu yoğunluğu nasıl karşılayacağı sorusu uzun süre geri planda kaldı. Süreç içerisinde yüklenici firmaların projeleri tamamlayamaması ve inşaatların durma noktasına gelmesiyle binlerce hak sahibi uzun yıllar belirsizlik içinde kaldı. Bu tablo üzerine 2020 sonrasında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile Emlak Konut GYO sürece dâhil oldu. Bakanlığın devreye girmesiyle bazı projelerde inşaatlar yeniden başlatılırken, dönüşüm bu kez de merkezi idarenin belirlediği yeni plan kararları ve uygulama modelleri üzerinden ilerledi. Bölgede dönüşüm ilerlerken, hak sahiplerinin barınma ve mülkiyet sorunları devam ediyor. Evlerine kavuşmak ve güvenli konutlarda yaşamak isteyen Fikirtepeliler düzenledikleri eylemlerle seslerini duyurmaya çalışıyor. Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi İkinci Başkanı Özgürgün Gürbüz, Fikirtepe’de yürütülen kentsel dönüşüm sürecini şehircilik ve planlama ilkeleri, kamu yararı, sosyal etkiler ve afet riski açısından değerlendirdi.

“EN SORUNLU ÖRNEKLERDEN BİRİ”
“Fikirtepe kentsel dönüşüm süreci, şehircilik ilkeleri ve kamu yararı açısından modern planlama tarihinin en sorunlu örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.” değerlendirmesini yapan Özgürgün Gürbüz, “Süreç, başlangıcından bu yana bütüncül bir üst ölçekli planlama, dönüşüm ve uygulama vizyonu yerine, yalnızca aşırı emsal artışına dayalı ve piyasa dinamiklerini önceleyen müdahalelerle ilerleyerek kentsel dokuda derin bir kopuş yaşandı” değerlendirmesinde bulundu.

Yargının 2025 yılına kadar uzanan iptal kararlarının, planların bilimsel temelden yoksun olduğunu hukuken ortaya koyduğunu belirten Gürbüz, özellikle güncelliğini yitirmiş kurum görüşlerine dayanılarak hazırlanan planların ve nüfus-altyapı dengesini hiçe sayan yoğunluk kararlarının şehircilik açısından ciddi sonuçlar doğurduğunu vurguladı. Gürbüz, “Planlama hiyerarşisinin sistematik olarak ihlal edilmesiyle birlikte, kişi başına düşen inşaat alanının evrensel standartların çok üzerine çıkarılması, bölgeyi nitelikli bir yaşam alanından ziyade teknik altyapısı ve ulaşım aksları yetersiz kalmış devasa bir beton adalar yığınına dönüştürmüştür” ifadelerini kullandı.

Riskli Alan kararının yargı tarafından iptal edilmesinin, tüm imar rejimini hukuken sarstığını dile getiren Gürbüz, bu durumun mülkiyet güvenliğini ve planlama disiplinini zedelediğini de söyledi. Sosyal boyuta da dikkat çeken Gürbüz, “Özgün mahalle dokusunun korunmak yerine radikal bir soylulaştırma süreciyle tasfiye edilmesi, kentsel dönüşümün en temel amaçlarından biri olan sosyal sürdürülebilirliği tamamen devre dışı bırakmıştır” diye konuştu.

Ortaya çıkan yapılaşmanın İstanbul’un deprem riskiyle uyumlu olup olmadığına ilişkin değerlendirmesinde Gürbüz, aşırı yoğunluğun afet sonrası tahliye ve müdahale süreçlerini zorlaştırabileceğine dikkat çekti. Gürbüz, kişi başına düşen açık alan ve toplanma alanlarının standartların altına itildiğini, bunun da afet sonrası kaos potansiyelini büyüttüğünü ifade etti.

“ENFLASYON YÜKÜ ARTIRDI”
Gürbüz’e göre uzayan inşaatlar ve yarım kalan projeler hak sahipleri açısından barınma hakkı ihlalinin ötesine geçen bir tablo yarattı. Gürbüz, “On yılı aşan inşaat süreçleri ve yarım kalan projeler, hak sahibi olan yurttaşlar açısından kronik bir toplumsal mağduriyet alanı yarattı. Taahhüt edilen kira yardımlarının kesilmesi, yurttaşları hem kendi kiralarını ödemek hem de belirsiz bir geleceği beklemek zorunda bıraktı.” diye konuştu. 

“2020 sonrasında Bakanlık ve Emlak Konut’un devreye girmesiyle projeler canlansa da geçen yıllar boyunca yaşanan değer kayıpları ve enflasyon karşısında eriyen kira yardımları mağduriyeti daha da derinleştirdi. Bugün bu mağduriyeti yaşayanlar ve geri dönmeyi bekleyenler için süreç; hukuki davalar, borçlar ve devasa şantiye tozları arasında sıkışmış bir bekleyiş halini temsil ediyor. Bu süreç, kentsel dönüşümün sadece teknik çerçevede değerlendirilecek bir fiziksel yenileme değil, insan hayatını doğrudan etkileyen bir kent hakkı meselesi olduğunu acı bir şekilde kanıtladı.” şeklinde konuştu. 

ÇIKARILMASI GEREKEN DERSLER
Fikirtepe dönüşümünün kamu yararından uzaklaştığını vurgulayan Gürbüz, süreci şehircilik literatürü açısından şöyle tanımladı: “Fikirtepe, kamu yararının piyasa dinamikleri tarafından ikame edildiği rant odaklı bir dönüşümün en somut örneklerinden biri. Fahiş emsal artışları üzerinden kurgulanan finansman modeli, teknik altyapı, ulaşım ve sosyal donatı alanları bilimsel kriterlerle planlanmadan hayata geçirildi.”

Son olarak benzer projeler için çıkarılması gereken derslere değinen Gürbüz, değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı: “Fikirtepe, kentsel dönüşümü güvenli yapı ve nitelikli çevre hedefinden koparıp bir gayrimenkul geliştirme sürecine indirgemeyi başardı. İmar artışının tek kurtarıcı olarak görülmesi, kamucu planlama anlayışını rehin aldı. Fikirtepe göstermiştir ki altyapı kapasitesini gözetmeyen kontrolsüz yoğunluk artışı, binaları sağlamlaştırabilir ama kent parçalarını teknik ve sosyal açıdan yaşanmaz hale getirir. Yeni projeler piyasa dinamikleriyle değil, bilimsel eşik analizleri ve altyapı kapasite hesaplarıyla kurgulanmalı.”


ARŞİV