Dünyanın farklı bölgelerinde aşırı yağışlar, seller, uzun süreli kuraklıklar ve su kıtlığı aynı dönemde yaşanıyor. Nepal’deki sel felaketlerinden İspanya’nın Valensiya kentinde meydana gelen aşırı yağışlara, Libya’da binlerce kişinin hayatını kaybettiği Daniel Fırtınası’ndan İstanbul’da etkili olan sağanağa kadar birçok olay, aşırı hava olaylarının yol açtığı sonuçları yeniden gündeme getirdi. Meteoroloji Yüksek Mühendisi ve WeatherX Kurucu Ortağı Kutay Mıhlıardıç ile iklim değişikliğinin aşırı hava olayları üzerindeki etkisini, kuraklık ile sel arasındaki ilişkiyi ve İstanbul’da son günlerde etkili olan yağışların su kaynakları açısından ne anlama geldiğini konuştuk.
“YAĞIŞ DAHA SERT GELİYOR”
Mıhlıardıç’a göre kuraklık ve sel, birbirinden bağımsız iki sorun değil, aynı iklimsel sürecin farklı sonuçları. Atmosferin ısınmasıyla daha fazla su buharı taşıyabildiğini belirten Mıhlıardıç, “Kuraklık ile sel kardeştir, ikisi aynı sürecin iki yüzü. Isınan hava daha fazla nem taşıyabiliyor; her 1 derecelik ısınma, havanın yaklaşık yüzde 7 daha fazla su buharı tutması demek. O yüzden yağış geldiğinde çok daha sert geliyor, çoğu zaman da yanında
dolu ve fırtınayla. Öte yandan aynı sıcak hava, iki yağış arasında topraktan ve yüzeyden daha fazla su çekiyor ve kurak dönemleri daha da kurutucu hale getiriyor. Yani su döngüsü hızlanıyor: Yağmur seyrekleşiyor ama geldiğinde sel olarak geliyor, arada da uzun ve kavurucu kurak dönemler yaşanıyor.” dedi.Akdeniz Havzası’nın küresel ortalamaya kıyasla yaklaşık yüzde 20 daha hızlı ısındığını ve hızla kuruduğunu belirten Mıhlıardıç, bölgenin iklim değişikliğinin etkilerine karşı hassasiyetinin arttığını vurguladı.
“SIKLIĞI VE ŞİDDETİ ARTTI”
Aşırı hava olaylarının sıklığı ve şiddetindeki artışa dikkat çeken Mıhlıardıç, mevcut ısınma koşullarında aşırı yağış ve kuraklık olaylarının daha sık yaşandığını belirtti. 10 yılda bir meydana gelmesi beklenen aşırı yağış olayları geçmişe kıyasla yaklaşık yüzde 30 daha sık ve şiddetli hale geldi. Küresel ısınmanın 2 dereceye ulaşması durumunda bu oranın yüzde 70’e çıkabileceğini belirten Mıhlıardıç, 10 yılda bir görülen kuraklık olaylarının da yaklaşık yüzde 70 arttığını ifade etti. Mıhlıardıç’a göre, geçmişte istisnai kabul edilen aşırı hava olayları giderek daha sık karşılaşılan risklere dönüşüyor.
Aşırı hava olaylarının farklı bölgelerde farklı biçimlerde ortaya çıktığını belirten Mıhlıardıç, “Valencia'da 2024'te sekiz saatte, bölgenin önceki yirmi ayda aldığı kadar yağış düştü. Analizler bu yağışın iklim değişikliği yüzünden yaklaşık yüzde 12 daha şiddetli ve iki kat daha olası hale geldiğini gösterdi. Akdeniz'de “Akdeniz kasırgası” dediğimiz fırtınalarda da benzer bir eğilim görüyoruz: sayıları artmasa bile daha güçlü hale gelmeleri bekleniyor. 2023'te Libya'da barajları yıkıp Derna'da binlerce can alan Daniel fırtınası bunun en acı örneğiydi.Nepal ise biraz farklı bir örnek. Ağustos'ta 1.400'ü aşkın can alan felaket bir buzul çökmesiyle başladı. 11 Ekim'deki sel ise nehri kapatan bir heyelanın oluşturduğu setin yıkılmasından kaynaklandı. Yani orada tetikleyici yağıştan çok buzullar ve dağ yamaçlarıydı. Bunların da ısınmayla güçlü bir bağı var; buzullar eridikçe dağlar daha kırılgan hale geliyor. Sadece her felaketi aynı kalıba sokmamak gerekiyor.” diye konuştu.

“SAĞANAK BARAJI DOLDURMAZ”
İstanbul’da etkili olan kuvvetli yağışların barajlardaki su açığını tek başına kapatamayacağını belirten Mıhlıardıç, yağışın miktarı kadar toprağın suyu emebilme kapasitesinin ve kentsel altyapının da önemli olduğunu söyledi.
Mıhlıardıç, “Sağanak barajı doldurmaz. Toprağın suyu emme hızının bir sınırı var. Metrekareye saatte onlarca kilo yağış düştüğünde toprak buna yetişemiyor ve su yüzeyden akıp gidiyor. Kurak bir dönemden çıkmış, sertleşmiş toprakta bu durum daha da kötü; kentte ise beton ve asfalt zaten neredeyse hiç su geçirmiyor. Sonuçta su birkaç saat içinde dereye, rögara, oradan da denize gidiyor” dedi.
Barajların ve yer altı su kaynaklarının beslenmesi için uzun süreye yayılan düzenli yağışların önem taşıdığını belirten Mıhlıardıç, kar yağışının da doğal bir su deposu işlevi gördüğünü ifade etti. Kış aylarında yağışların kar yerine yağmur şeklinde düşmesi ve kar örtüsünün daha erken erimesi, ilkbaharda su kaynaklarına ulaşan su miktarını etkileyebiliyor. Dağlarda biriken kar, geçmişte ilkbahar aylarında barajları ve akarsuları besleyen doğal bir rezerv işlevi görüyordu. Mıhlıardıç’a göre birkaç saat süren sağanak, aylar boyunca biriken su açığını kapatmaya yetmiyor.

FARKLI RİSKLER ORTAYA ÇIKABİLİR
Türkiye’nin farklı bölgelerinde iklim değişikliğinin farklı sonuçlar doğurabileceğini belirten Mıhlıardıç, güney ve batı bölgelerinde yağışların azalması ve kuraklık riskinin artmasının beklendiğini aktardı. Marmara ve Karadeniz bölgelerinde ise kısa sürede düşen kuvvetli yağışların daha önemli bir risk haline gelebileceğine dikkat çekti.
Mıhlıardıç’a göre tarım alanlarında kısa sürede etkili olan dolu yağışları ürün kayıplarına yol açabilirken kıyı bölgelerinde hortumlar, Akdeniz’de ise medikan benzeri daha şiddetli fırtınalar risk oluşturabilir. Doğu Anadolu’da kar örtüsünün azalması, Fırat ve Dicle nehirlerinin debileri üzerinde etkili olabilir. Konya Ovası’nda yer altı sularının azalması da su kaynaklarının sürdürülebilirliği açısından önem taşıyor. Su güvenliğinin yalnızca yağış miktarı üzerinden değerlendirilemeyeceğini vurgulayan Mıhlıardıç, “Su güvenliği konusunda ‘Yağmur yağdı, rahatladık’ dönemi artık bitti.” dedi.
“SU, ESKİ YATAĞINI UNUTMAZ”
Aşırı yağışların yol açtığı taşkın riskini azaltmak için kentlerin yağmur suyu ve kanalizasyon altyapısının güncel ve gelecekteki yağış koşullarına göre yeniden ele alınması gerektiğini belirten Mıhlıardıç, dere yataklarının kapatılmasının ve yapılaşmaya açılmasının riski büyüttüğünü söyledi.Mıhlıardıç, “Su, eski yatağını unutmaz. Üstü kapatılıp imara açılan derelerin bedelini Ayamama’da da, bu hafta Kâğıthane’de de ödedik. Kurbağalıdere de aynı hikâyenin parçası; dereyi betona hapsettikçe riski büyütüyoruz. Dere yataklarını suya geri vermemiz lazım.” ifadelerini kullandı.

“SÜNGER KENTLER RİSKİ AZALTABİLİR”
Yağmur suyunun kent içinde tutulmasının taşkın riskini azaltabileceğini belirten Mıhlıardıç, geçirgen yüzeylerin, yeşil alanların ve yağmur suyunu geçici olarak depolayabilecek alanların artırılması gerektiğini söyledi. Kopenhag ve Rotterdam gibi kentlerde uygulanan çözümlerin, suyun kısa sürede kanalizasyon sistemlerine ulaşmasını önleyerek yağışın kontrollü biçimde tutulmasına ve daha sonra yavaşça salınmasına imkân verdiğini belirtti. Bu uygulamalar aynı zamanda suyun toprağa sızmasına ve yer altı su kaynaklarının beslenmesine katkı sağlayabiliyor.
Mıhlıardıç, yağmur suyunun depolanması ve yeniden kullanılması, arıtılmış atık suyun farklı amaçlarla değerlendirilmesi ve şebekelerdeki su kayıplarının azaltılması gibi önlemlerin de su yönetiminin parçası olması gerektiğini vurguladı. Mıhlıardıç, “Kuraklığa karşı en ucuz baraj, boşa gitmeyen sudur.” diye konuştu.
Aşırı hava olaylarının etkilerini azaltmada erken uyarı sistemlerinin de önemli rol oynadığını belirten Mıhlıardıç, yapay zekâ destekli tahmin sistemlerinin sağanak, dolu ve hortum gibi olayları saatler öncesinden öngörmeye yardımcı olabildiğini söyledi. Ancak tahminlerin tek başına yeterli olmadığını, uyarıların risk altındaki kişilere zamanında ve anlaşılır biçimde ulaştırılması gerektiğini vurguladı. Mıhlıardıç, “Önemli olan, bunun ‘hangi mahalle ne zaman ne yapmalı?’ diyen ve doğrudan telefonlara düşen uyarılara dönüşmesi. Çünkü uyarı vermek yetmez; uyarının insanları harekete geçirmesi gerekiyor.” dedi.