Türkiye’de doğurganlık krizinin merkezinde ikinci çocuk var

Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün yeni raporu, Türkiye’de doğurganlık düşüşünün aile bütçesinden emeklilik sistemine uzanan etkilerini ortaya koydu

17 Ekim 2026 - 16:53

Toplum Çalışmaları Enstitüsü tarafından Mehmet Emin Sezgin imzasıyla hazırlanan “Türkiye’de Demografik Dönüşüm ve Stratejiler” raporu, Türkiye’de azalan doğumların arkasındaki ekonomik ve toplumsal nedenleri mercek altına aldı. Rapora göre, 2014’te 2,19 olan toplam doğurganlık hızı 2025’te yaklaşık 1,42’ye gerilerken, son dört yıldaki kaybın yüzde 75,9’u birinci çocuktan ikinci çocuğa geçişteki zayıflamayla ilişkilendirildi. Çalışmada, hayat pahalılığı, konut maliyetleri ve bakım hizmetlerindeki yetersizliğin ailelerin çocuk sahibi olma kararlarını zorlaştırdığı vurgulandı.

DOĞURGANLIK KAYBI İKİNCİ ÇOCUKTA

Raporun en dikkat çekici bulgularından biri, doğurganlık düşüşünün yıllar içinde farklı nedenlerle şekillenmesi oldu. 2013-2018 döneminde evlilik oranlarındaki gerileme, 2018-2021 döneminde ise evli kadınların ilk doğumlarındaki azalma ön plana çıkarken, 2021-2025 döneminde belirleyici unsur birinci çocuktan ikinci çocuğa geçişte yaşanan düşüş oldu.

Raporda kullanılan ayrıştırma analizine göre, son dört yıldaki toplam doğurganlık kaybının yüzde 75,9’u ikinci çocuğa geçişteki zayıflamayla ilişkilendirildi. Birinci çocuktan ikinci çocuğa geçiş göstergesinin 2021’de 0,902 düzeyinden 2025’te 0,712’ye gerilemesi de bu değişimi ortaya koyuyor. Buna karşılık raporda, evlenen çiftlerin ilk çocuk sahibi olma eğiliminin hâlâ güçlü olduğu vurgulanıyor. İncelenen 2021 evlilik kuşağında genç çiftlerin yaklaşık yüzde 70’inin evliliğin ilk 36 ayı içerisinde ilk çocuklarını dünyaya getirdiği belirtiliyor.

DAR GELİRLİNİN BÜTÇESİ BARINMA VE GIDAYA GİDİYOR

Raporda doğurganlıktaki gerilemenin ekonomik boyutu da ayrıntılı biçimde incelendi. TÜİK'in 2025 Hanehalkı Bütçe Araştırması verilerinden yararlanılan çalışmaya göre, en düşük gelirli yüzde 20'lik kesimin tüketim harcamalarının yüzde 38,7'sini konut ve kira, yüzde 29,2'sini ise gıda oluşturuyor. Böylece iki temel harcama kaleminin toplam payı yüzde 67,9'a ulaşıyor. En yüksek gelirli yüzde 20'lik kesimde ise barınma ve gıda harcamalarının toplam payı yüzde 38,1 seviyesinde bulunuyor. Rapora göre gelir grupları arasındaki bu fark, düşük gelirli ailelerin çocuk yetiştirme, eğitim ve bakım gibi alanlara ayırabileceği kaynakları önemli ölçüde sınırlandırıyor.

Konut sahibi olmanın giderek zorlaşması da aile kurma kararlarını etkiliyor. Çalışmada, Türkiye’de konut sahipliği oranının 2024 yılında yüzde 56,1’e kadar gerilediği, 2025’te ise yüzde 57,1’e yükseldiği belirtiliyor. Özellikle düşük gelir grubundaki hanelerde konut sahipliği oranının uzun dönemde belirgin biçimde azalması, barınma güvencesizliğini artıran gelişmelerden biri olarak değerlendiriliyor. Enstitü, konut ve temel tüketim maliyetlerindeki artış ile ikinci çocuğa geçişteki gerileme arasında güçlü bir ilişki bulunduğuna dikkat çekiyor.

BAKIM HİZMETLERİ YETERSİZ

Araştırmanın öne çıkardığı bir diğer yapısal sorun ise çocuk bakım hizmetlerinin yetersizliği. TÜİK verilerine göre, çocuk bakım sorumluluğu bulunan kişilerin yüzde 83'ü kurumsal veya ücretli profesyonel bakım hizmetlerinden yararlanmıyor. İstihdamda olup çocuk bakım hizmeti kullanmayan ebeveynlerin yüzde 50,8'i bakım sorumluluğunu kendisi veya eşiyle üstlenirken, yalnızca yüzde 5,5'i büyükanne, büyükbaba veya diğer yakınlarından destek alıyor.

Raporda, geniş aile yapısının küçülmesine rağmen bu yapının sağladığı geleneksel bakım desteğinin yerini kurumsal hizmetlerin yeterince dolduramadığı belirtiliyor. Bu durumun özellikle kadınların çalışma hayatını etkilediğine dikkat çekiliyor. Hanesinde üç yaşın altında çocuk bulunan 25-49 yaş grubundaki kadınların istihdam oranı yüzde 26,9 seviyesinde kalırken, aynı durumdaki erkeklerde oran yüzde 90,9'a ulaşıyor. Kadınların günlük ortalama 4 saat 3 dakikasını hane ve aile bakımına ayırmasına karşılık erkeklerde bu sürenin 58 dakika olması da bakım sorumluluğundaki eşitsizliği ortaya koyuyor.

EMEKLİLİK SİSTEMİ İÇİN DE RİSK BÜYÜYOR

Raporda, doğurganlık hızındaki düşüşün uzun vadeli etkilerinin en belirgin hissedileceği alanlardan birinin sosyal güvenlik sistemi olacağı ifade ediliyor. Genç nüfusun azalması ve emekli nüfusun büyümesi, sosyal güvenlik sistemine prim ödeyen çalışanlarla aylık alan kişiler arasındaki dengenin bozulması riskini beraberinde getiriyor.

Çalışmada, Sosyal Güvenlik Kurumunun Haziran 2026 verilerine göre aktif sigortalıların pasif sigortalılara oranının 1,638 olduğu belirtiliyor. Bu orandaki dönemsel toparlanmanın yapısal bir iyileşmeden ziyade istihdamdaki mevsimsel hareketlilikten kaynaklandığı değerlendiriliyor. Raporda yer verilen TÜİK nüfus projeksiyonlarına göre, Türkiye'de 65 yaş ve üzerindeki nüfusun toplam nüfusa oranının 2040 yılında yüzde 17,9'a, 2060 yılında ise yüzde 27'ye ulaşması bekleniyor. Bu dönüşümün emeklilik harcamalarının yanı sıra sağlık, yaşlı bakımı, işgücü arzı, eğitim sistemi ve kamu maliyesi üzerinde de etkiler yaratabileceği vurgulanıyor.

MÜDAHALE İÇİN KRİTİK DÖNEM: 2026-2030

Çalışmada, doğurganlık davranışlarını etkilemeye yönelik politikalar açısından 2026-2030 döneminin kritik bir müdahale penceresi oluşturduğu değerlendiriliyor. Bugün aile kurma yaşına yaklaşan kuşakların, kendilerinden sonra gelen kuşaklardan daha kalabalık olduğuna dikkat çekilen raporda, müdahalelerin ertelenmesi durumunda aynı politikaların gelecekte daha küçük bir nüfus üzerinde uygulanmak zorunda kalacağı ifade ediliyor.

Enstitü, doğurganlık hızının kısa sürede nüfusun yenilenme seviyesi olan 2,1'e çıkarılmasını gerçekçi bir hedef olarak değerlendirmiyor. Bunun yerine 1,70-1,80 aralığının daha ulaşılabilir bir ara hedef olabileceğini belirtiyor. Raporda, nüfus politikalarının yalnızca doğum sayısını artırmaya yönelik teşviklerden oluşmaması gerektiği vurgulanırken, ailelerin ekonomik ve mesleki risklerini azaltan kalıcı bir güvence sisteminin oluşturulması gerektiği öneriliyor.


ARŞİV