Uluslararası PEN Kulübü Başkanı ve Hemingway Ödülü sahibi yazar Burhan Sönmez, “Aynadaki Hayat ve Edebiyat” başlıklı söyleşide okurlarıyla bir araya geldi. 10 Ağustos Pazartesi günü Kadıköy Belediyesi Tarih, Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi’nde (TESAK) düzenlenen söyleşide, kitapları 53 dilde okunan Sönmez’in son kitabı “Kırmızı Ayna” başta olmak üzere romanlarıyla edebiyata ve hayata bakış açısı konuşuldu. Söyleşinin moderatörlüğünü ise Eylül Görmüş ve Nermin Mollaoğlu üstlendi. Okurların yoğun ilgi gösterdiği söyleşide kitaplarını imzalatmak isteyenler uzun kuyruk oluşturdu.

Burhan Sönmez, “İnsanın kendi ülkesinden ve kentinden uzakta olması birçok eksiklik duygusu bırakıyor. Uzun süredir gelmeye ve burada bir şeyler yapmaya çalışıyorum, maalesef imkân olmuyor bu yoğun tempoda.” dedi. Yurt dışında Mevlana’nın tanınırlığına ve onun pergel metaforuna dikkat çeken Sönmez, “Nerede bir söyleşiye konferansa gitsek profesörün biri mutlaka Mevlana’dan bir anlatıyla konuya girer veya bitirir. Mevlana’nın pergel metaforu var. Bir ayağımız burada bu topraklarda ama diğer ayağımız pergelin o geniş açısı gibi, tüm kâinatın, evrenin, dünyayı içine alacak bir şekilde dolaşıyor. Yani burada bu dilde, bu insanlarla bu birikimle konuşurken, gözümüz penceremiz kapımız, dünyanın diğer yerlerine açık olsun böylece kendi yaptığımızın yankısını oralarda duymadan kendimiz hissedebilelim. Çünkü bir sesin yankısı yoksa ses yok.” ifadelerini kullandı.

“EKSİK KALMIŞ BİR ŞEYİ TAMAMLADIM”
Son iki kitabını Kürtçe yazan ve Türkçe çevirisini de kendisi yapan Sönmez, “İlk beş romanımı Türkçe, altıncı romanımı Türkçe ve Kürtçe beraber yazdım. Ama son kitabımı Kürtçe yazdım ve Türkçe’ye kendim çevirdim.” dedi. Kürtçe yazmasının nedeninin duygusal ve yaşla ilgili olduğunu söyleyen Sönmez, “Yaşlandıkça annenizle beraber geçirdiğiniz çocukluk çağını daha çok düşünürsünüz, özellikle gurbetteyseniz. Annemle konuştuğum dilde bir şey yazmak istiyordum, babam romanlarımın Kürtçe’sini görmedi, annem görebilirdi. Ama şöyle bir sorun var; Kürtçe okuyup yazamıyordum çünkü gramerini bilmiyordum ve ben hayatımda ilk Kürtçe romanımı okuduğumda 35 yaşında sürgündeydim.” ifadelerini kullandı. Diyarbakır’dan arkadaşlarının onu neredeyse Kürtçe gramere boğduğunu söyleyen Sönmez, “30 yıldır kronik insomnia (uykusuzluk) rahatsızlığım var. Romanı yazdıktan sonra geçmedi ama uyuduğum o kısa zamanlarda daha mutlu bir insan olarak uyandım. Çünkü eksik kalmış bir şeyi tamamladım. Bir insanın anadilinden koparılması ondan uzaklaştırılması, en kötüsü de o dilden utanç duyar hale gelmesi kadar bir şey yok.” şeklinde konuştu.
“DESTANI CUMARTESİ ANNELERİ YAZIYOR”
Beklemek üzerine bir derdi olduğunu söyleyen Sönmez konuşmasına şu sözlerle devam etti: “Beklemek bizim coğrafyamızda çok temel acı bir gerçeklik ve bu her yerde var. Karadağ’da bir toplantıya davet edildim, yazarlarla gezmeye gittiğimiz yerde bir kilise vardı, içinde işlemeler bulunuyordu. Kocası savaşa gidip dönmeyen kadınların aynı Odyssey’deki Penelope gibi örgü örüp de bozmayan kadınlar var. Ağlayıp gözyaşını biriktirenler var. 500 yıl, bin yıl önce hiç bilmediğimiz bir toprakta ne çok acı yaşanmış. Hala da yaşanıyor. Yurt dışında yaşıyorum ama geldiğimde, istisnalar hariç her hafta sonu Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Anneleri’ne gittim. Orada posteri olan üç dört arkadaşım var, öğrencilikten. Anneler, babalar, çocuklar, evlatlar bu nasıl bir acı?! 20 milyonluk şehrin göbeğinde 500 Penelope her gün orada, kimsenin umurunda değil, herkes Odyssey filmini tartışıyor derin tahlillerle. Ama destan orada yazılıyor.”

ROMANIN KATMANLARI
Yazarken politikanın romana girmesini istemediğini vurgulayan Sönmez, “Hayat sürüyor, bizim yaşadığımız çağın kendi manzarası ve onun içinde bir hikaye var. O yüzden romanlarda daima iki katmanlı hikâye vardır, biz bağlıyoruz. Diyelim ki bir kadının yalnızlığı, örnek olarak çocuğunu kaybetmiş ve bunu anlatacağım. Başka bir derdim yok, siyaset ve Cumartesi Anneleri değil. Bunun yaşadığı yeri ona göre seçiyorsunuz ve inandırıcı olması için de arkada kuracağınız dekorla metnin iç tutarlılığı yaşaması ve inandırıcı olması gerekiyor. Sonrasında o kadar iyi bütünleşecekler ki okur iç içe geçtiğini fark etmeyecek. Bunları yapmak romanın zor kısmı.” ifadelerini kullandı. Sönmez, siyaseti bu katmanlara, birbirinin iç içe geçtiği zaman yerleştirmeyi sevdiğini söyledi.

“KADIKÖY’ÜN İSTANBUL’DA BENZERİ YOK”
Söyleşi öncesi Burhan Sönmez ile bir araya geldik ve Kadıköy hakkında konuştuk.
Kadıköy Belediyesi Tarih, Sanat ve Edebiyat Kütüphanesi’nde okurluklarınızla buluşuyorsunuz. Düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Uzun zamandan sonra ilk defa bu hafta sonu İstanbul’a gelip okurlarımla buluşma imkânı buldum. İnsanın sevdiği ve bildiği kentte, her zaman iletişim içinde olduğu okurlarla buluşması ayrı bir mutluluk.
Kadıköy’ün sanat hayatınızda nasıl bir yeri var?
Doğrudan Kadıköy ile ilgili söyleyebileceğim ve anlatabileceğim çok şey var. Bazı romanlarımda sahneler zaten Kadıköy’dür. Onlar sonradan düşünüp kurguladığım şeylerden ziyade, kendi hayatımın bir parçası ve yorumu olarak zaten girdi. Uzun yıllar burada yaşadım. Yurt dışına gidene kadar Kadıköy’ün farklı bölgelerinde yaşadım; sahile yakın kısımdan iç kısımlara kadar buralardaydım.
Kadıköy, İstanbul’un kültür ve edebiyat hayatında özel bir yere sahip. Sizce Kadıköy’ü diğer semtlerden ayıran nedir? Yazarlar ve okurlar açısından nasıl bir kültürel atmosferi var?
Nehirlerin denizlere aktığı yerler vardır, delta olur, genişler, açılır. Nehrin içindeki hayatla denizin içindeki hayat farklıdır, deltada farklıdır. Kadıköy İstanbul’daki bu kalabalık hayat açısından bir delta. İnsanlar farklı yerlerden gelir, burada buluşur. Burada şehrin farklı yerlerinde tecrübe etmedikleri bir yaşam ortamı bir ilişki ağı içinde kendilerini bulurlar. Bu açıdan bence İstanbul’da benzeri yok.