ATATÜRK’ÜN HATIRALARI- 2
Gazi Paşa, Cemal Bey hakkındaki hatıralarına her zaman için bir den olan bu cümlelerle ara verdi. Ve Halep hikâyesine devam etti:
“At ve kısraklarımın satılmamış olduğunu söylemiştim. Halep'te Cemal Paşa merhumla birçok ciddi mevzular üzerinde münakaşadan sonra dedim ki:
Cemal Paşa, benim bazı cins at ve kısraklarım var. Bunları satmak ihtiyacındayım. Alıcı bulamadım. Siz buranın eski kumandanısınız, bana bir yol gösteriniz.”
“At ve kısraklarınızı önce baytarıma muayene ettireyim.”
1914-1919 “Diyarbekir'de iken Alman ve Avusturyalılar bu atlarla kısrakların pek kıymetli olduğunu söylediler. Bunda şüphe etmiyorum ama yine öyle yapınız.”
Cemal Paşa hepsi için iki bin altın teklif etti. Kabul ettim. Ve İstanbul'a hareket ettim.
Bir gün İstanbul'da Bahriye Müsteşarı Vasıf Paşa'dan bir tezkere aldım. Bu tezkereye eklenmiş olan “Cemal Paşa” imzalı telgraf şu idi: “Hayvanlarınızı beş bin liraya sattım. Sizden çok ucuza almışım. Üç bin lirasını nereye göndereyim?”
Bu telgraf üzerine Müsteşar Vâsıf Paşa'nın yanına gittim. Kendisine dedim ki: “Bu telgrafin manasını anlayamadım. Ben paşaya atlarımı iki bin liraya sattım. O beş bin liraya satmışsa üst tarafını bana vermeye mecbur değildir.”
Fakat ilave etmeliyim ki bu sözüme rağmen Cemal Paşa merhum, üç bin lirayı Vasıf Paşa delaletiyle bana göndermiştir.
Bu para yeni teşebbüslerimde bana yardımcı olmuştur. Bunu söylemeyi vazife sayarım. (…)
At ve kısrak parasıyla İstanbul'a geldik. Anam ve kız kardeşim Akaretler'de 76 No'da oturuyorlardı. Ben başka bir ev arıyordum. Çocukluğumdan beri bir tabiatım vardır. Oturduğum evde ne ana ne kız kardeş ne de ahbapla beraber bulunmaktan hoşlanmazdım. Yalnız müstakil bulunmayı çocukluktan çıktığım zamandan itibaren daima tercih etmiş ve sürekli olarak öyle yaşamışımdır. Tuhaf bir hâlim daha var, ne ana (babam çok erken ölmüş), ne kardeş ne de en yakın akrabamın kendi zihniyet ve telakkilerine göre bana şu veya bu tavsiyede ve nasihatlerde bulunmasına tahammülüm yoktu. Aile arasında yaşayanlar pekâlâ bilirler ki sağdan soldan pek saf ve samimi ihtarlardan kurtulamazlar. Bu vaziyet karşısında iki hareket tarzından birini seçmek zaruridir: Ya itaat etmek yahut bütün bu ihtar ve nasihatleri hiçe saymak! Bence ikisi de doğru değildir. Bununla beraber size bu münasebetle anamın ve kız kardeşimin inkılap işlerinde bana inandıklarını ve hizmet ettiklerini de söylemeliyim. Biz Selânik'te tahmin edeceğiniz tarihlerde fedakârca komitecilik yapıyorduk. Meşrutiyetin ilanından çok önce bir gece bizim evde bir toplantı olmuştu. Bu Selânik'te Mekteb-i Sanayi karşısında pembe boyalı büyücek bir evdi. İşte bu evin bir odasında birtakım arkadaşlarla toplanmıştık. Bu arkadaşlardan biri, ki şehit oldu veya vefat etti, hürmetle yad ederim, Kâmil Bey isminde bir süvari zabiti idi. Şişmanca bir zat... Çok para toplamışlardı. Liralar, mecidiyeler ve gümüş madenî paralar... Bizim görüştüğümüz odaya bakan hizmetçi anama bunu haber vermiş. Yukarıda paralar, konuşmalar ve planlar var, manasına birtakım sözler söylemiş. Hasta ihtiyar yatağından kalkmış, bizim bulunduğumuz odanın kapısına kadar gelmiş, tekrar odasına gitmiş...
Verdiğimiz kararlardan sonra arkadaşlar gittiler. Uyumakta olduğunu zannettiğim anam yanıma geldi, bana dedi ki: “Çocuğum, bir şey anlamak istiyorum, sen ve senin arkadaşların yedi evliya kuvvetinde olan padişaha isyan mı ediyorsunuz?” Anama ne düşündüğümü, ne yaptığımızı söylemek istemiyordum. Fakat bizim o akşamki toplantımızı görmüş, her şeyi öğrenmiş olduktan sonra artık annemden ve kardeşimden hakikati gizlemeye lüzum görmedim. Bilakis onları aydınlatmayı tercih ettim:
“Evet anne,” dedim, “Senin yedi evliya kuvvetinde farz ettiğin adamın hiçbir kuvveti yoktur. Biz burada toplanan insanlar memleketi bu zalimlerden kurtarmak istiyoruz. Senin aklın buna ermez yahut evladın olduğumu unutarak, gider evliyalara kavuşursun!” O vakit aklını başına aldı, dedi ki:
“Evladım, siz acemisiniz, mademki böyle şeylerle uğraşıyorsunuz, bana yaptığınız şeyleri haber veriniz, gizli şeylerini bana bırakınız. Çok dikkat etmelisiniz. Muvaffak olmak zordur. Mahvolmak daha tabii kabul edilmek lazım gelir. Ne yapayım yegâne erkek evladımsın, senin mahvolmanı istemiyorum!” dedi.
“Anne,” dedim, “Bu işler almış yürümüştür. Ben namuslu bir adam olarak bu işlerin içinde bulunmak mecburiyetindeyim. Beni bundan men edebilir misiniz?”
“Hayır, evladım, bir gün bu işler olduktan sonra seni namus ve haysiyet sahibi olanlarla beraber görmezsem, işte o zaman müteessir olurum. Ben senin kadar okumuş değilim. Senin kadar bilmem. Seni, gördüğün anladığın şeyleri yapmaktan men etmeye kalkışmam. Yalnız dikkat et, esas muvaffak olmaktır, muvaffak olmaya çalışınız.” (Syf 32-35)