Bu köşede, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatan eserlere yer veriyoruz. Atatürk’ün hayatı, mücadelesi ve devrimleri üzerine yazılmış bu kitapların devlet adamı ve bir lider olması dışında çok yönlü kimliğini ve entelektüel derinliğini tanımamızı sağlayacağını umuyoruz.
ATATÜRK (1)
Mustafa Kemal'in tüm okul hayatı II. Abdülhamid devrine denk gelir. Osmanlı öğrenim sistemi o yıllarda, yüzlerce senedir ihmal edilmiş Müslüman eğitim nizamının kıt kaynaklarla elden geldiğince ıslah edilmeye çalışıldığı devasa bir inşaat alanını andırır. İslâmî vakıf mektepleri ve medreselerinin eğitimdeki tekeli Cumhuriyet'in ilânından (1923) çok önce sorgulanmaya başlanmıştı. Yakından bakılınca ancak kadılık ve din hocalığı makamlarına eleman yetiştirdiği anlaşılan geleneksel medreselere artık sadece devlet okulları rakip çıkmamıştı, ülkede çok sayıda ecnebî eğitim kurumu da faaliyetteydi. Bu misyon okullarının çoğu, kiliseler veya farklı mezhep örgütleri tarafından işletiliyordu; öğrencileri arasında giderek artan sayıda Müslümanlar da vardı. Ne var ki, 19. yüzyılda teşekkül eden yeni devlet eğitim sistemini, ne müfredat ne de öğretmen yapıları açısından mekteb ve medreseye taban tabana zıt ve sağlam bir seçenek olarak düşünmemek gerekir. Bu okullarda da müfredatın büyük bölümü dinî derslerden ve kaçınılmaz olarak Arapça'dan oluşmakta idi.
(…)
Mustafa Kemal'in eğitim hayatındaki bir ileriki aşama, asker ve komutan olarak yetişmesinde tayin edici rolü oynayacak olan Askerî Rüşdiye'dir:
Komşumuzda Binbaşı Kadri Bey isminde bir zat oturuyordu. Oğlu Ahmet Bey Askerî Rüşdiyesi'ne devam ediyor ve mektep elbisesi giyiyordu. Onu gördükçe ben de böyle elbise giymeye hevesleniyordum. Sonra sokaklarda zabitler görüyordum.
Annesi askeriye ile ilgili her şeyden endişeyle uzak dururdu ve oğluna askerlerin yanına yaklaşmasını bile yasaklamıştı. Yukarıdaki Salname alıntısında değinildiği gibi, Mustafa yine de gizlice girdiği Rüşdiye sınavını kazanıp annesini bir emrivâkî ile karşı karşıya bırakacaktır. Bu “ortaokul”un ilk sınıfını atladığını ve 1894 yılında, 13 yaşına henüz girerken ikinci sınıfta yerini aldığını artık kesinlikle biliyoruz.
Atatürk'ün zamanına en yakın yaşamış biyograflarından Enver Behnan Şapolyo yeni kıyafetleri içindeki Rüşdiye talebesini gözünde şöyle canlandırır:
Laciverd çuhadan, göğsünde tek sıra ayyıldızlı sarı düğmeler parlayan dar bir ceket, ceketinin kol kapaklarının üzerinde, birer parmak kalınlığında üç sıra yeşil şerit, dar ve yeşil zırhlı bir pantolon, sol kaşının üzerine doğru eğilmiş top askeri püsküllü bir fes giymişti. Şimdi bütün arkadaşları ona gıpta ile bakıyorlardı. O sokaklarda galip bir general gibi vakur dolaşıyordu.
Yeni okulunda özellikle matematikte parlar ve kısa zamanda kendisine “mütalaacı” görevi verilir Askerî arşiv, Mustafa Kemal'in Askerî Rüşdiye'nin dördüncü ve son sınıfında elde ettiği puanlara göre aldığı notları bir liste halinde muhafaza etmiştir: Son sınıfta bütün derslerde -Mantık, Cebir, Muhasebe, Geometri, Coğrafya, Osmanlı Tarihi, Fransızca, Türkçe İmla, Fransızca Kompozisyon, Resim- en yüksek notu (45 ya da 20 puan) almıştı; tek bir istisnayla: “İslam Tarihi” dersinde 45'e ulaşmasına iki puan kalmıştır. (…)
Makedonya'nın iki merkezi, Selanik ve Türklerin ve Arnavutların dilinde Manastır (Slavların Bitola'sı), 1894'ten itibaren 220 kilometre uzunluğundaki bir tren yolu hattıyla birbirlerine bağlanmışlardı. On beş yaşındaki askerî okul öğrencisi Mustafa Kemal, beynelmilel bir mühendisler grubunun engebeli arazide üç yıl gibi kısa bir sürede bitirdiği hattın 1896'daki ilk yolcularından biridir. Lokomotiflerin ön tarafına, Vahşi Batı'da “inek tutan” adı verilen, hayvan sürülerini ikiye ayırmaya ve trene yol açmaya yarayan büyük demirler raptedilmişti. Pencerenin önünden, köylülerin sokaklarda domuz güttüğü Bulgar köyleri akardı. Mustafa Kemal tatillerde eve dönerken bu hattı sık sık kullanır - tarifeye göre sefer on saat sürmektedir.
(…)
Kendilerini padişaha bağlı hisseden subayların sayısı Mustafa Kemal'in Makedonya'nın kuzeyinde geçirdiği bu üç yılda (1896-1899) hâlâ epey fazla olmalıdır. Yine de hiç kimse 1897 yılında 23.273 subaydan ve 471.620 askerden oluşan devasa Osmanlı ordusunun her bir mensubunun yüreğinde hangi fırtınaların estiğini tam olarak söyleyemez. (Syf 37-41)