BABANIZ ATATÜRK (2)
Bir öğretmen Atatürk aleyhinde kötü bir şiir yazmıştı. Kendisini hizmetten çıkarmışlardı. Öğretmen yeniden kadroya girmekiçin dört yana başvuruyordu. Bir gün Bakan'ın yanına gitti. Ehliyetli de bir gençti. Bakan:
-Oğlum! dedi; hakkınızda biz hiçbir şey yapamayız.
-Niçin yapamazsınız?
-Oğlum suçun doğrudan doğruya Atatürk'ün şahsına ait. Biz karar veremeyiz.
- Öyleyse ben Atatürk'ün karşısına çıkacağım.
- Hele biraz bekle! Çok inatçı imişsin. Bana bir hafta sonra yine gel.
Bakan, bir akşam sofrada Atatürk'e meseleyi açtı: - Hani efendim, hakkınızda ağır bir hiciv yazan bir öğretmen vardı...
-Evet...
-Af kanunundan faydalanarak yeniden öğretmen olmak istiyor.
- Öğretmen yapılmasına yasal bir engel var mıdır?
- Hayır, efendim!
-O halde niçin bana soruyorsunuz?
- İşlediği suç sizin hakkınızda...
- Aşkolsun sana!.. Şahsî dargınlığım için kanun emirlerini yerine getirmenizden hoşlanmayacak kadar beni egoist mi sanıyorsun? Kendisini hemen ilk açılacak yere tayin ediniz.
(…)
İzmir zaferinden sonra trenle Ankara'ya dönmüştü. Vali daha önceki istasyonlardan birinde kendisini karşılamaya gitti:
-Nerededir? diye sordu.
Vali Atatürk'ün ahbâbı idi. Biraz teklifsizce kompartıman kapısına kadar gitti:
-Daha giyinmedi... dediler
-Büsbütün çıplak değilsiniz ya efendim!... dedi.
- Hayır, ceketsizim.
İçeri girdi. Atatürk:
- Uyuyamadım, dedi; battaniye yastık koymamışlar. Koluma dayandım, ağrıdı. Setremi yastık yapayım dedim, üşüdüm. Uyuyamadım, kalktım.
-Peki ama efendim, niçin haber vermediniz?
Gülümseyerek cevap verdi:
- Hepsi de benim kadar uykusuzdurlar. Rahatsız etmek istemedim.”
Tabiat aşığı idi. Vatanın çöl boşluğundan ıstırap duyardı.
(…)

Ankara'daki Orman Çiftliği'ni boz topraktan ormanlık hâle soktu. Ağaçların dikilişini, tutuşunu, büyüyüşünü adım adım kolladı. Akköprü tarafından çiftliğe giden yolun etrafındaki boş topraklar yemişlik olmuştu. Bir gün bu yemişlikten geçerken birdenbire şoförüne:
- Dur! dedi.
Arabasından inerek orada bulunanlara:
- Burada bir iğde ağacı vardı, ne oldu? diye sordu. Kimse iğde ağacını bilmiyordu. Atatürk'ün biraz önceki neşesi kalmamıştı. Çünkü çiftliğin ilk çorak günlerinin yeşillik hâtırası sökülüp atılmıştı. Yol boyunca hep iğde ağacını aradı:
- İğde eski ve çelimsiz bir ağaçtı. Fakat yaşıyordu. Baharda güzel kokular veriyordu, diye sızlandı. (…)
Vatanı yeşil ve bayındır görmek için çalıştı. Yalova'yı, Florya'yı o değerlendirmiş, Bursa'yı bir kaplıca şehri yapmak için bizzat uğraşıp durmuştu. Plânlı Ankara da onun fikri idi.
Çankaya'daki bahçesini yapan müdürü şu fıkrayı anlatmıştı: Bahçeyi dolaşıyorduk. Çok ihtiyar ve geniş bir ağaç Atatürk'ün geçeceği yolu kaplıyordu. Ağacın bir yanı havuz, bir yanı dik bir yokuştu. Atatürk ağaca yaslanarak güçlükle karşı tarafa geçti. Atıldım:
-Emrederseniz hemen keseyim, efendim, dedim. Yüzüme baktı:
-Yahu, dedi; sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki, keseceksin! (Syf 120-125)
Yaptıklarını daima halk için ve halk ile beraber yaptı. Şapkayı İnebolu'da bir halk kalabalığı içinde giydi, yeni yazıyı Sarayburnu parkındaki bir halk gecesinde halk ile beraber haber verdi. Bir gün İzmir'de Naim Palas Kulübü'nün salonunda sofraya otururken, valinin pencere perdelerini kapadığını görünce sebebini sordu:
- Halk birikmiş de efendim...
-Peki ama halktan gizleyecek bir şey mi yapacağız? O böyle bir sofrada ne yapılacağını sanırsa, yalnız onu yapacağız. Perdeleri açınız, demişti. (Syf 138)