Mesut Kaplan
İstanbul, şüphesiz dünya üzerinde hakkında en fazla söz söylenen şehir; Beyoğlu da İstanbul’un en çok söz söylenen semtidir. Nasıl söylenmesin ki: 19. yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı Devleti’nin son kozmopolit nefesini en yoğun biçimde Beyoğlu’nda verdiğini görürüz. 1870’lerde yalnızca İstiklâl Caddesi’nin iki tarafında 43 farklı dil konuşulduğu rivayet edilir. Rumence, Ermenice, Arapça, Farsça, Arnavutça, Fransızca, İtalyanca, Almanca, İngilizce, Rusça, Lehçe, Macarca bu dillerin yalnızca bir kaçıdır.
İstanbul hakkında en çok yazanlardan olan Said Naum Duhani ve Çelik Gülersoy, eserlerinde kentin kozmopolit yapısını en iyi anlatan benzer örnekleri verirler: “Bir pastaneye girdiğinizde garson size önce Fransızca, sonra Rumca, en son bozuk bir Türkçe ile sorardı: “Que désirez-vous, monsieur?”, “Ti thélete kýrie?”, “Ne ister efendim?”
İstanbul ve Beyoğlu’nu yazan isimlerden Edmondo de Amicis, Sermet Muhtar Alus, Said Naum Duhani, Çelik Gülersoy, Atilla Dorsay, Leonardo De Mango, Turgay Tuna, Jean Ebersolt ve Jak Deleon’un yanına 2025 yılının son aylarında yeni bir isim daha eklendi: Fırat Şenol.
Sanat tarihçisi olan Şenol, yıllardır Beyoğlu’nun hemen her noktasında kültür turları ve seminerler düzenleyen, dolayısıyla da eski adıyla Pera’yı tüm ayrıntılarıyla bilen ve yaşayan biri. Yılların getirdiği bu birikimini “Beyoğlu Olmasaydı” kitabıyla da ölümsüzleştirdi. Masa Kitap yayınlarından çıkan kitaba Fırat Şenol öyle bir başlık atmış ki; biz Beyoğlu severleri ilk bakışta korkutsa da kitabın zengin içeriği bizleri ziyadesiyle mutlu etmeye yetti.
İstanbul’un en karmaşık kimlik coğrafyasının yoğun olarak düğümlendiği bölge olan Beyoğlu’nu tematik bir mozaik hâlinde ele alan, türünün güncel örnekleri arasında en kapsamlı ve en sofistike çalışmalarından birini ortaya koyduğunu öncelikle söylemek isteriz. Kitap, geleneksel kronolojik anlatı yerine tematik başlıklarla ilerleyerek Beyoğlu’nu adeta bir “kubbe” metaforuyla okumayı öneriyor. Bu metafor, Şenol’un önsözde açıkça ifade ettiği üzere: “Amacım, Beyoğlu’nun bir kubbe altında şekillenen çok kültürlü yapıya dikkat çekmek ve bunu hatırlatmaktır. Çünkü Beyoğlu, her şehre benzeyen ya da benzetilen bir yapıya sahip olmakla birlikte, hafızalarda biraz eğlence tınısı, kötü bir koku, görsel bir şölen ve siyasi bir jargon potasında eritilmiş bir kubbe olarak yer eder.”
Şenol’un çalışması, klasik kent tarihi yazımından farklıdır. Gerek Reşad Ekrem Koçu’nun ansiklopedik-popüler üslubu, gerekse de ünlü tarihçi İlber Ortaylı’nın makro anlatımlarından farklı olarak samimi bir Beyoğlu turu sunuyor. Bu yaklaşımın en belirgin göstergesi, kitabın tematik kurgusudur. Şenol, Beyoğlu’nu 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başı “altın çağı”yla sınırlamaz; aksine, Bizans’tan 2025’e uzanan bir süreklilik ve kopuşları aynı anda gösterir. Böylece Beyoğlu, ne “kayıp kozmopolit cennet” ne de “çökmüş eğlence merkezi” olarak sunulur; iki uç arasında salınan, hâlâ yaşayan bir organizma olarak resmedilir.
“Beyoğlu Olmasaydı” kitabı yirmi ana başlıktan meydana geliyor: Beyoğlu’nun Aileleri, Apartmanları, Cemiyetleri, Dini Mekânları, Edebiyatçıları, İşgal Yılları, Mimarları, Okulları, Pasajları, Tiyatroları ve Sinemaları, Taksim Meydanı, Yüzleri, bunlardan birkaçıdır.
İlk bölümü, Şenol’a göre Beyoğlu’nun mikrokozmosu olan bir mekȃnla: Taksim’den Beyoğlu’na girişte bulunan ve İtalyan Mimar Giulio Mongeri tarafından tasarlanan Maksim Gazinosu’ndan başlar. Maksim Gazinosu, 1920’ler ve 30’larda İstanbul’un “Caz Çağı”nın kalbinin attığı bir mekân olmakla birlikte 1960 ve 80’li yılların da önemli eğlence mekânlarından biri olarak yerini almıştır.
Maksimle başlayan bu zaman yolculuğu, okuyucuya yüz yıllara dağılan bir süreçte Beyoğlu’na tur attırıyor. Günümüzde unutulan, bir kısmı yok olan ve onların yanında da aynı işlevleri ile dimdik ayakta duran mekânlar…
Kitapta bugün Türkiye’de isimleri unutulan fakat Beyoğlu başta olmak üzere İstanbul’a kazandırdıkları değerlerle yaşamaya devam eden ailelerin izlerini de görmek mümkün. Şüphesiz onların en önemlilerinden biri Sefarad Yahudilerinden bankacı bir aile olan Kamondo Ailesi. İstanbul’da yaşayıp Bankalar Caddesi’ndeki Kamonda Merdivenlerini, Kasımpaşa’daki Deniz Saha Komutanlığı’nı yine Karaköy’de bulunan Saatçi, Lüleci, Kamondo ve Büyük Han gibi birçok yapıyı bilmeyen yoktur. Ya da Beyoğlu’nun Rum Ailelerinden olan Zarifi Ailesi ve o eşsiz Art Nouveau yapısıyla Zarifi Apartmanı’nı ve yahut Sultan Abdülhamit’in de dişçisi olan Joseph Barry’in de mensubu olduğu İngiliz Baryy ile Rum Mavrogordato Ailesi’ni ve daha nicelerini. Bu aileler, zamanla İstanbul aşığı olmuşlardır. Öyle ki Kamondo Ailesi’nin mensubu Avram Kamondo gibi yurtdışında ölmesine rağmen İstanbul’a gömülmeyi vasiyet edecek olanlar bile olmuştur. Bugün mezarı Hasköy’de bulunmaktadır.
Peki ya İstiklal Caddesi’nde yürürken hayranlıkla baktığımız o eşsiz hanlar, binalar? Bugün mezarı kayıp olan İbrahim Şinasi’nin gömülü olduğu alanda dimdik ayakta duran Ayaspaşa Palas; Botter Apartmanı, Frej Apartmanı, Mehmet Akif Ersoy’a da ev sahipliği yapan Mısır Apartmanı, Beyoğlu eğlencelerinin önemli duraklarından olan Cité de Péra daha çok bilinen ismiyle Çiçek Pasajı ve Ahmet Hamdi Tanpınar, Bedri Rahmi Eyüboğlu ile Aliye Berger’e hatta D Grubu üyelerine kucak açmış olan Narmanlı Han.
Bir Beyoğlu özeti olan Pera Palas da Fırat Şenol tarafından ayrı bir başlık altında ele alınmış; iyi de olmuş doğrusu. 1893-1895 yıllarında Alexandre Vallaury tarafından inşa edilen ve ilklerin oteli olarak karşımıza çıkan Pera Palas, Eyfel Kulesi’nden sonra Avrupa’da ikinci elektrikli asansörün kullanıldığı yerdir. Aynı zamanda Osmanlı sarayı dışında elektrik kullanımına izin verilen nadir mekânlardan biri ve ilk akar sıcak suyun kullanıldığı oteldir. Art Nouveau ve Neo-Klasik mimari tarzlarıyla eklektik bir yapıya sahip olan Pera Palas, dekorundaki oryantalist dokunuşlarla bir sentez oluşturmaktadır. Birçok misafiri ağırlayan Pera Palas’ın en önemli konukları arasında, Agatha Christie Alfred Hitchcock, Mustafa Kemal Atatürk, Arnavut Kralı Zog, Bulgar Kralı Ferdinand, Romanya Kralı Karol, İran Şahı Rıza Pehlevi, İngiltere Kralı VIII. Edward, Yugoslavya Devlet Başkanı Tito, General Franz Von Papen, Ernest Hemingway, Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels ilk akla gelenlerdir.
Evet, Fırat Şenol’un yazdığı gibi: “Beyoğlu Olmasaydı” ne olurdu? Bugün, iki yüz sayfalık bir kitaba yirmi başlıkla zor sığan: Beyoğlu olmak üzere, İstanbul’a hatta üzerinde yaşadığımız bu coğrafyaya anlamlar katan yüzlerce mekân, insan ve değer olmayacaktı şüphesiz…
Son olarak; Fikret Adil’le Garden Bar’da günün dedikodularını, Mehmet Akif’le Mısır Apartmanı’nda Millî Mücadele dönemini, Çiçek Pasajı’nda Madam Anahit’ten akordeon, Maksim Gazinosu’nda Zeki Müren’i, Güllü Agop’tan geçen haftanın tiyatrolarını, Narmanlı Han’da Tanpınar’dan Huzur’u ve Bedri Rahmi’den onun Mari Gerekmezyan’a olan aşkını dinlemek isteyenler Fırat Şenol’un bu turuna dahil olabilir.
Işıkların Hiç Sönmesin!
İyi ki Varsın Beyoğlu!
Beyoğlu Olmasaydı /Fırat Şenol /Masa Kitap /2025/ 215 sayfa