Bir büyüme hikâyesi: Kıyıya Paralel

Mehmet Fırat Pürselim ile Arakus kasabasının aynasında 90’lı yılları, büyümeyi, hayatın dayatmalarına karşı “kendi yolunda ilerleme” mücadelesini konuştuk

18 Eylül 2026 - 09:46

Gazetemizin eski yazarlarından Mehmet Fırat Pürselim’in “Kıyıya Paralel” romanı, 90’ların çocukluk ve gençlik dünyasına mizahın içinden bakıyor. Papirüs Yayınları etiketiyle çıkan roman, bir dönemin şarkılarını, televizyon programlarını, gündelik hayatını ve hatıralarını yeniden çağırırken, 80 sonrasının apolitikleştirme, bireyselleştirme ve tektipleştirme politikalarının şekillendirdiği bir kuşağın “arada kalma” hâline de odaklanıyor. Karadeniz kıyısındaki Arakus kasabası ise hem komik olayların mekânı hem de ülkenin siyasi ve toplumsal gerçekliğinin küçük bir temsili olarak karşımıza çıkıyor.

“Kıyıya Paralel” vesilesiyle Pürselim’le 90’ları, büyümeyi, mizahı, karakterlerini ve geçmişi bugünü anlamanın bir anahtarı olarak görüp görmediğini konuştuk.

* Kıyıya Paralel, diğer kitaplarınızdan belirgin biçimde ayrılan, mizah dozunun yüksek olduğu bir roman. Önceki kitaplarınızla karşılaştırdığınızda Kıyıya Paralel’de nasıl bir değişim görüyorsunuz? 

Bazı yazarlar vardır, hep aynı kitabı yazarlar ama her seferinde geliştirerek daha iyisini, çok daha iyisini yazarlar. Bazı yazarlarsa her seferinde farklı kitaplar yazarlar. Ben ikinci tür yazarlardanım. Denemeyi ve kendime meydan okumayı seviyorum. Akılsız Sokrates ve Sakarmeke’de ironik bir anlatımı tercih etmiştim, Kıyıya Paralel’deyse mizah daha fazla ön plana çıktı. Edebiyat özelinde insanları güldürmek zordur, bunu denemeye çalıştım ama sonunda yine kendimi tutamadım, bir parça da hüzünlendirmiş olabilirim. 

* Sizi 90’lı yılların çocukluk ve gençlik dünyasına götüren temel duygu neydi? 

80’lerin başındaki darbe ve ardından gelen büyük kırılmayı sadece Türkiye’nin yaşadığını zannederken, dünya siyasetine baktığımızda bunun daha büyük bir oyunun parçası olduğunu görüyoruz. 90’lar o büyük kırılmadan sonraki apolitikleştirme, özelleştirme, bireyselleştirme, tektipleştirme politikalarının hayata geçirildiği yıllardı. Abileri ablaları gibi devrimci olamamışlarsa da dayatıldığı gibi liberal da olmamış, 70’lerde doğmuş çocukların arada kalma haliydi aslında biraz da anlatmak istedim. 

* Kitabın adı Kıyıya Paralel. Metinde ise “kıyıya paralel yüzmek” bir başarıdan çok hayatta kalma tekniği olarak karşımıza çıkıyor. Bu metafor sizin için ne ifade ediyor? 

80’lerden sonra genel olarak dayatılan şey en uzağa gitmek, en yükseğe çıkmak, en hızlı olmak, en başarılı olmak, en, en, en…’ken, asıl başarı tüm bu dayatmalara karşı çıkıp bunca büyük dalgaya rağmen kimsenin dümen suyuna girmeden doğru bildiğin yolda ilerlemektir.

KIYIYA PARALEL YÜZENLERİN HİKÂYESİ

* 90’ların siyasi ve toplumsal atmosferini gündelik hayat üzerinden anlatmayı neden tercih ettiniz?

Kıyıya Paralel, bir mizah kitabı olarak okunabileceği gibi alt metin üzerinden siyasi ve toplumsal eleştiriler de okunabilir. Bunu didaktik bir dille anlatmak elbette mümkündü ama o zaman karşı çıktığım egemenlerin, her şeyi bilenlerin üstten bakıcı tavrını taklit etmiş olurdum, ben kıyıya paralel yüzenlerin hikâyesini onların günlük yaşamları üzerinden anlatmak istedim. 

* Arakus kasabası yalnızca romanın mekânı değil, Türkiye’nin küçük bir modeli gibi işliyor. Arakus’u yaratırken gerçek bir kasabadan mı, yoksa hafızanızda biriken birçok yerden mi yola çıktınız? 

Arakus, Karadeniz kıyısında komik olaylara sahne olan küçük bir kasaba olarak okunabilir ama alt metinde kocaman bir ülkenin günahıyla sevabıyla siyasi temsili olarak da okunabilir. Gerçek bir kasabadan yola çıksam da yolda kasabanın gerçeklerine ülkenin gerçekleri eklendi ve Arakus mekânsal gerçekliğinden koparak hayali bir roman kahramanına dönüştü.   

* Kitaptaki karakterlerin çoğu kolayca “iyi” veya “kötü” diye sınıflandırılamıyor. Karakterlerinizi yazarken onları anlamak ile onları haklı çıkarmak arasındaki sınırı nasıl kuruyorsunuz? 

Gerçek hayatta da böyle değil midir, iyinin içinde kötü, kötünün içinde de iyi yok mudur? Kıyıya Paralel’in kahramanları bencillikleri ve diğerkamlıklarıyla etrafımızdaki insanlarla aynı havayı soluyorlar. 1800’lerin ikinci yarısından başlayarak yüzyıllık süreçte, dünya alt üst olurken roman yazarları sadece roman yazarı değil aynı zamanda insanlar için yol gösterici bir rehber oldukları saikiyle hareket ettiler. Kahramanları iyi ya da kötüydü, ne olursa olsun iyinin haklı çıkması için uğraşıyorlardı. Öyle ki Dostoyevski, Suç ve Ceza’da Raskolnikov’u kurtarmak için hüküm tokmağını hâkimin elinden alıp kararı bizzat kendisi verir, Karamazov Kardeşler’deyse tersini yaparak suçsuz olduğu halde Dimitri’yi cezalandırır. Yani asıl olan anlamaktan ziyade romanda ileri sürülen tezin haklılığını kahramanlar üzerinden ispat etmektir. Bense kahramanı aklamaya ya da suçlamaya çalışmıyorum. Onu olduğu gibi anlatmaya çalışıyorum. Bunu belki de avukat olmama borçluyum. Mesleğim gereği kimseyi yargılamam ama onu hatta davanın karşı tarafını da anlamaya çalışırım, anlamazsam, anlatamam ki.         

* Romanın atmosferinde dönemin müziklerinin de önemli bir yeri var. Şarkılar yalnızca dönemi hatırlatan unsurlar değil, karakterlerin hafızasının bir parçası. Sizin 90’larla ilgili hafızanızda hangi şarkıların özel bir yeri var? 

90’lar bir sürü yönden berbattı ama kabul edelim ki, şarkıları nefisti. Özel radyolarla birlikte, icracı ve dinleyici arasındaki sınırlar kalkınca, şarkılar herkes tarafından paylaşılmaya başlamıştı. Edip Cansever’in Yerçekimli Karanfil şiirine atfen söyleyecek olursak, “Derken şarkılar kulaktan kulağa…” Türkçe müzik 70’ler ve 90’larda en güzel örneklerini vermiştir bence, hem de sadece pop değil, türkü, protest, rock hatta arabesk türlerinde verilen eserleri hâlâ ilk günkü tazeliğiyle dinlemeye devam ediyoruz. Kıyıya Paralel’de de geçen Tarkan’dan Kış Güneşi, Yıldız Tilbe’den Delikanlım ve diğer şarkıların yeri özeldir. Kitapta geçmese de; Sezen Aksu’dan Kış Masalı’nı, Serap Erener’den Sakin Ol’u, Levent Yüksel’den Zalim’i, Umay Umay’dan Hareket Vakti’ni, Yeşim Salkım’dan Son Sigara’yı ve tabii ki Ahmet Kaya’nın tüm şarkılarını ama ille de Arka Mahalle’yi, Grup Yorum’un tüm albümlerini ama olmazsa olmaz Madenciden’i, Haziran’da Ölmek Zor’u anmasam olmaz. 

“SİSTEM SİZİ YAVAŞ YAVAŞ YONTAR”

* Kıyıya Paralel’de “büyümek”, yalnızca yaş almak değil; dünyadaki adaletsizliklerle, korkularla ve yetişkinlerin çelişkileriyle karşılaşmak anlamına da geliyor. Sizce insanı gerçekten yetişkin yapan şey nedir? 

Sanırım, dünyanın sadece kendimizden ibaret olmadığının farkına varma hali büyümek. Oyun evreninden çıkıp gerçeklerle yüzleşmeyi becerebilmek. Her şey olabileceğimize dair hayallerimizi ‘bir (kaç) şey olabilirim’le sınırlama durumu. Travmatik bir durum bir anda büyütebilir insanı ama genellikle sistem sizi alır, yavaş yavaş yontar biçer ve tornadan çıkartıp tezgâha koyar. -Şairler, filozoflar ve deliler -belki de hepsi aynı kişidir- o tornaları kırıp büyümemeyi başarabilen nadir insanlardır.-

* Romanın mizahı yer yer absürt, yer yer gündelik hayatın içinden geliyor. Mizahı önceden planlayarak mı kuruyorsunuz, yoksa karakterlerin ve hikâyenin doğal akışı mı sizi komik yerlere götürüyor? 

Geleneksel meddahlar ya da günümüzdeki karşılığı ‘stand-up’çılar sahneye çıkarken ellerinde bir metin vardır. Bu metin doğrultusunda ilerlerler ama gösteri sırasında seyirciyle etkileşimlerinden anlık doğaçlama espriler çıktı mı, bunu da yapıştırırlar. Salt metne bağlı kalmak bir süre sonra anlatıcı için de seyirci için de sıkıcı hale gelebilir. Tam tersi durumda, hiç hazırlıksız sahneye çıkıldığındaysa uzun sessizlikler yaşanabilir. Kıyıya Paralel’i de stand-up olarak düşünebiliriz, elbette, en başta anlatacağım komik hikâyelerim vardı ama yazarken kalemim beni bambaşka esprilere de götürdü. Kimi zaman abarttıkça abarttı, kimi zaman hiç beklemediğim yerden vurdu, öyle ki yazarken kendi kendime güldüğüm anlar bile oldu.  

 

 Romanın mizahi tarafı nedeniyle okur kitabı kolay ve neşeli bir büyüme hikâyesi gibi okuyabilir fakat satır aralarında oldukça sert bir toplumsal panorama var. Okurun kitabı bitirdiğinde aklında kalmasını istediğiniz asıl duygu ne? 

Yazarın kitabı yazıp bitirdiğinde, hâlâ hâkimiymiş gibi sahiplenmesini doğru bulmuyorum. Artık kitap okura geçmiştir ve o nasıl okumak istiyorsa, ne anlamak istiyorsa en güzeli odur. Kimi zaman öyle okur yorumları gelir ki, yazarken bunu düşünmemiştim ama keşke böyle düşünseymişim dediğim bile olur. Bazen beni benden iyi anlayıp yorumlarlar, yazar olarak birtakım şeylerle yüzleşmekten kaçınarak farklı bir yorum getiririm ama okur bunu mu anlattınız dediğinde, aslında bilinçaltımda onu anlattığımı itiraf etmek zorunda kalırım. Kitabı bitirdiğinde okur neşeli bir şarkı söylüyorsa ya da yumruğunu sıkıp dayatılan şeylere itiraz ediyorsa ya da hüzünlenip Neşet Ertaş’tan Yalan Dünya’yı dinliyorsa ya da kitabı bir kenara fırlatıp denize yüzmeye gidiyorsa… ortak duyguyu yakalamışız demektir. 

* Son olarak, Kıyıya Paralel sizin için 90’lara yazılmış bir veda mı, çocukluğa yazılmış bir selam mı, yoksa bugüne tutulan bir ayna mı?

Sanırım hepsi. Ben 25’imde şair olamayacağımı anlayınca -belki de artık büyüyünce- yazar olmaya karar vermiştim. Aradan geçen çeyrek asırdan fazla zamanda bir sürü kitap projesine başladım, pek çoğunu tamamlayamadım. Artık parantezleri kapatma vaktimin geldiğini gördüm. Kıyıya Paralel, kapattığım parantezlerden oldu, halihazırda üzerinde çalıştığım roman da öyle. Geçen sene çıkan şiir kitabım Çolak Melek’le gençliğime veda etmiştim, Kıyıya Paralel de bir yanıyla bu vedanın devamı ama bir yanıyla da o yıllara selam. Öte yandan tüm yazdıklarımda insan özelinden genel olarak toplumu anlatmaya çalıştım. Bu kitabın da kişisel ve bireysel dokunuşlarının yanı sıra toplumsal temaslarını da es geçemeyiz. 90’ları anlamadan, 2000’leri ve günümüzü anlamamız mümkün değil. Bir şeyler değişecekse neden bu duruma geldiğimizi anlayıp ona göre çözüm yolları üretmeliyiz. 

  MEHMET FIRAT PÜRSELİM İLE SÖZÜN KISASI

Yazarların en büyük bahanesi nedir?

Zamanım yok!

Bir kitabınızı yeniden yazsanız hangisini kurcalardınız?

Emanetimdeki Hayatlar’ı biraz daha kurcalamak isterim ama o zaman yepyeni bir roman olacağı için yapmam. 

Yazarlığınızın en büyük “keşke”si?

Çok büyük bir ‘keşke’m yok ama ‘acaba’m var. İlk kitabımı yolun yarısından önce 25’imde çıkartabilecekken daha iyi olması için 10 yıl çabalamasaydım acaba nasıl bir yol almış olurdum diye zaman zaman düşünürüm.

En büyük “iyi ki”niz?

İyi ki yazar olmuşum, iyi ki anlatmışım, iyi ki insanlara dokunabilmişim.

Yazarlık size ne öğretti?

İnsanların hayatına ufacık da olsa dokunabilmeyi öğretti. 

Hayat size neyi yazdırdı?

Hayat bana ‘öğretilen hayat’tan kaçma yollarını yazdırdı. 

Tekrar tekrar okuduğunuz kitap?

Albert Camus’nün Yabancı’sı, Dostoyevski’nin Suç ve Cezası, Kafka’nın Şato’su…

Keşke ben yazmış olsaydım dediğiniz kitap?

Çok fazla var, ama en son Heinrich Böll’ün “Ve O Hiçbir Şey Demedi” ile ilgili böyle düşündüğüm için onu anayım. 

Hangi yazarla tanışmak isterdiniz?

Çok var ama sanırım en çok Kostas Karyotakis’le tanışmak isterdim. Atina’da ya da İstanbul’da oturalım, okaliptüsün ruhunu konuşalım. 

Defter mi, bilgisayar mı?

Kimi zaman doğrudan bilgisayara yazsam da defter ve kalemden vazgeçemem. 

Sessizlik mi, müzik mi?

Kesinlikle sessizlik. 

Hafıza mı, hayal mi?

Her ikisi de. Ama hayal kurmak her zaman bir adım öndedir bende. 

Bir cümlenizi duvara yazacak olsanız hangisini seçerdiniz?

“Bazen öyle kötü yenilirsin ki, daha fazla oynamak istemezsin. Bu bazenler öyle fazla olur ki, artık bazen demezsin.”

 

ARŞİV