Mahir Ünsal Eriş, yeni romanı “Mehmed Nüvid Bey’in Harikalar Lügati” ile okurlarını alışılageldik kalıpların ötesinde başka bir dil ve anlatımla şaşırtıyor. Doğan Kitap etiketiyle yayımlanan 952 sayfalık romanın merkezinde, 19. yüzyılın sonlarında Mehmed Nüvid Bey yer alıyor. Bir gece rüyasında gördüğü “elif” harfinin ardından anlamını bilmediği gizemli “nemika” kelimesinin peşine düşen Nüvid Bey, yol arkadaşı Nikolaki ile birlikte İstanbul’dan Anadolu ve Ortadoğu’ya uzanan bir arayışa çıkıyor. Yol boyunca dinlediği her hikâye onu aradığı hakikate biraz daha yaklaştırırken okuru da efsaneler, hurafeler, aşk anlatıları ve insanlık hâlleriyle örülü zengin bir anlatının içine çekiyor.
Romanın en dikkat çekici yanı, lügat biçiminde kurgulanmış yapısı. Osmanlıca harflerle açılan bölümler, her biri kendi içinde tamamlanan 99 hikâyeden oluşuyor. Bağımsız olarak da okunabilen hikâyeler, Mehmed Nüvid Bey’in yolculuğunu derinleştirirken Osmanlı coğrafyasının çok kültürlü hafızasını da görünür kılıyor. “Mehmed Nüvid Bey’in Harikalar Lügati”, masalla tarihi, gerçek ile efsaneyi aynı potada eriten; dilin ve hikâye anlatıcılığının imkânlarını sonuna kadar kullanan özgün bir roman.
Mahir Ünsal Eriş ile Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde'den Mehmed Nüvid Bey’in Harikalar Lügati'ne uzanan yazarlık serüvenini, romanın yazım sürecini, çocukluk hayali olan sözlük fikrini ve yazarlığındaki en büyük referans olarak gördüğü “anne dili”ni konuştuk.
“BİR SONRAKİ KİTAP MARS’TA GEÇEBİLİR”
Edebiyat doğrusal ilerleyen bir şey olmak zorunda değil. Ben edebiyatı zamandan ve mekândan bağımsız, daha çok duygunun, hareketin ve merakın yönlendirdiği bir alan olarak görüyorum. Bir sonraki kitap Mars'ta, uzak bir gelecekte geçiyor olabileceği gibi Çatalhöyük'te de geçebilir. Duygu ve merak bizi nereye götürüyorsa biz de edebiyatın peşine takılıp oraya gideriz.
Çocukluğumdan beri sözlük yazma hayalim vardı. Romancı oldum fakat bu hayalimi hiç bırakmadım. Edebiyatı zaten kendi hayallerimi gerçekleştirebildiğim bir saha olarak görüyorum. Bir sözlük roman fikri de böyle doğdu.
Romandaki dil aslında 1890'ların dili değil. O dönemin dili bugünün okuru için oldukça ağır olurdu. Ben daha çok 1910-1920 aralığındaki dile yaklaştım. Metnin kendine ait bir dil dokusu olmasını istedim. Dilin tarihsel varlığını mümkün olduğunca geriye çekmeye çalışırken okurun anlayabileceği bir denge kurmaya çalıştım. Çok fazla Osmanlıca çeviri yaptığım için o dünyanın diline aşinaydım; bu yüzden kendi romanımda uygulamak benim için çok zor olmadı.
Bunu yalnızca yer değiştirmek olarak görmemek gerekiyor; güncel bir ifadeyle konfor alanını terk etmek olarak görmek lazım. Kahraman konfor alanı dışından bir çağrı alır, buna direnç gösterir, sınavlar geçirir ve değişmiş biri olarak geri döner. Mehmed Nüvid bir konak beyzadesi. Avrupa dışında bir yer görmemiş, İstanbul'da bile konağın dışındaki hayatla neredeyse hiç ilişkisi olmamış. Bu yalnızca yer değiştirme hikâyesi değil; insanın içinde bulunduğu akvaryumu, saksısını değiştirmesinin hikâyesi.

Benim için yazmak anlamı aramak ve o anlamı ararken yanıma arkadaşlar katmaya çalışmak. Bu yolculukta nasıl Mehmed Nüvit'in yanında Nikolaki varsa, ben de okuru yanıma alıp birlikte aramaya çağırıyorum.
“KİTAP KENDİNİ YAZDIRIR”
Bence bir edebiyat eserinin değeri tam da bununla ölçülür. Aynı Boğaz'a bakıp Yahya Kemal de olabilirsiniz, “Köprüde bugün ne trafik vardır” da diyebilirsiniz. Gördüğümüz dünya bize tek başına bir şey söylemez. Onun bize söylediğini duyan kendi kulaklarımızdır. Herkesin kulağı da farklı duyar. Dolayısıyla herkes dünyayı da, manayı da başka türlü algılar. Bir okur benim ulaşmaya çalıştığım mananın dışında başka bir manaya çıkan bir yol bulursa ne mutlu bana.
Tereddütsüz aynı yolu izlerdim.
Çünkü kitabı yazma niyeti yazara ait olsa da kitabın kendi macerası vardır. Kitap kendini yazdırır. Bir iskambil kulesi gibidir. Yazmaya başladıktan sonra aradan bir kartı çekip yeniden düzenleyemezsiniz. Bütün yapı çöker. Kitabı yazmaya başlarken güttüğüm niyetle, romanı yazarken yolculuğun örtüştüğünü düşünüyorum. Bugün yeniden otursam büyük ihtimalle yine aynı romanı yazarım. Belki 10 sene sonra yazmaya kalksam değişir ama şimdi izler çok taze (Gülüyor).

Yazdığım şeyin büyüklüğünü ve ciddiyetini yazarken fark ettim. Kafamda adamın biri İstanbul'dan yola çıkacak gibi basit bir izlek vardı fakat yazmaya başladıktan sonra ne kadar büyük bir işe dönüştüğünü gördüm. En fazla beş yüz-altı yüz sayfa olur diye hesaplıyordum, iki katına çıktı. Tek bir kelime bile eksiltmedim. Bir de 1890'larda geçen bir hikâye yazmanın öngöremediğim zorlukları vardı: Mesela kahvaltı diye bir şey yok henüz, çünkü kahve sadece zengin evlerinde var. Bugünkü anlamıyla valiz henüz yok. Bunlara yazarken sürekli dikkat etmek zorunda kaldım.
Hepsi kurgu. Elbette tarihsel gerçekliklerle örtüşen tarafları var ama hikâyelerin tamamını ben yazdım. Şunu da eklemek gerekir: Doğu toplumlarının ortak bir hikâye anlatma geleneği ve tekrar eden anlatı kalıpları vardır. Hikâyelerimde de bu ortak anlatı geleneğiyle örtüşen yapılar olabilir ama bunları özellikle o kalıplara uydurmak için yazmadım. Doğu anlatıcılığına sırtımı dönmeden, kendi hikâyelerimi anlattım.
Kitaptaki hayalet makamını ben uydurdum, beyitleri aruz veznine uygun şekilde yazdım. Mezar taşlarını, tarih düşürme geleneğini kullanarak kurguladım.
Hayat zaten böyle bir şeydir. Marx'ın güzel bir sözü vardır; “Tarihte ne olduysa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur” diyor. Altında Marx yazmasa çok mukadderatçı bir söz gibi görünüyor ama aslında tarihsel materyalist bir sözdür. Koşullar neye izin verdiyse tarih öyle şekillenir. Kişisel hayatlarımız da biraz böyledir. Biz kendi hayatımızı çok büyük görürüz ama aslında insan hayatı o kadar majör değildir. Kimi anlatılarda daha majör kırılmalar bekliyoruz. Ben majör anlatıların anlatıcısı değilim. Tarihin, toplumun ve insanın içindeki küçük çatlaklara bakıp oradan sızan ışığı görmeye çalışan birisiyim.
İnsan hikâyelerine kulağım çok açıktır. Eve yeni bir hikâye edinmeden döndüğüm gün neredeyse yoktur. İnsanları dinlerim. İnsanların hikâyeleri de çoğunlukla destansı değildir. Önemli olan hikâyenin büyüklüğü değil, nasıl anlatıldığıdır.
“TÜRKÇEDEKİ TEMEL REFERANSIM ANNEM”
Hep söylediğim bir şey var: Ben annemin dilini yeniden üretmeye çalışıyorum. Türkçedeki temel referansım annem; onun dil dünyası, anlatıcılığı, onun grameri. Bir de günlük hayatta kurmayacağım hiçbir cümleyi kitabıma koymam. Sesli okuduğumda beni utandırmayacak cümleler kurmayı tercih ederim.
Oldu. Evde filhakikalar, istirham ederimler havada uçuştu. Bir iki hafta sürdü. Sonra yavaş yavaş döndüm. Kolay değildi. Yaklaşık çeyrek milyon kelime yazmışım. İnsan ister istemez o dünyanın içinde kalıyor.
Gerçekten çok özlüyorum. Sanki memleketten ayrılmışım da herkes orada kalmış gibi. Bu hikâyenin çok içine girmiştim. Bir gün kendimi bir yerde “Acaba Mehmed Nüvid ile Nikolaki şimdi nerededir?” diye düşünürken bulmuştum. O dünyanın içinden çıkmak tabii zor oldu. Ama bu kitaptan bir yan hikâye çıkarmayı düşünmüyorum. Hiçbir karakteri yeniden anlatmayacağım. Nikolaki’nin geçmişini ya da Mehmed Nüvid’in sonrasını yazmayacağım. Benim için Harikalar Lügatı tamamlandı.
Yıllar sonra yeniden bir öykü kitabı yazacağım. Bütün hikâyelerin ana ya da yan karakteri ben olacağım. Okur “Bunlar gerçekten yaşandı mı, tamamen kurgu mu, ikisinin arasında mı?” diye düşünecek. Biraz okurun sinir uçlarıyla oynayabileceğimi düşünüyorum artık. Bir aksilik olmazsa adı “Hikâyesi Gibi” olacak. Bunun dışında çeviriler var, bir de Babil Kulesi kitabının ikinci cildini yazmak istiyorum.

MAHİR ÜNSAL ERİŞ İLE SÖZÜN KISASI
İyi vakit geçirme aracıdır.
Yetenek önemli ama insan azimle istediği her şeyi yazabilir.
Bende yok. Bende merak var.
Okumak. Çünkü okudukça insan yazı karşısındaki çaresizliğini görüyor.
“Yazdıklarımı beğenmiyorum.”
Okumam. Utanıyorum çünkü. Ergenlik günlüğümü okuyormuşum gibi hissediyorum.
Muâşaka.
Umarsız.
Dünsemek. Geçmişe özlem duymaktan biraz farklı. Belirli bir anın eksikliğini hissetmek.
Rüya.
Ben çok evciyim ama evimin neresi olduğunu bilmiyorum.
Aramak.
Gelecek. Çünkü gelecek sosyalizmdir.
“Canını sıkma.” derdim